Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Oca 2023

Stefan Zweig - Günlükler

“Benim her şeyi yeniden yaşamak için duyduğum bu hırsın nedeni, belki de geçmişteki şeylere sahip olamamam, her şeyin bir ölçüde akıp gitmesi ve hayatımın herhangi bir şeyle beslenmezse, kuruyup gidecek olması.” (s.19)

“İrademin ipleri gevşemiş, keşke yeniden sıkıştırabilsem onları.” (s.22)

“Geçmişle gereğinden çok ilgileniyorum.” (s.22)

“Onun bu hareketlerinde benzersiz bir yumuşaklık var ve ben bu yumuşaklığı müzik gibi hissediyorum.” (s.26)

“Sevdiğim bir insana yazdığım bir mektup dışında tek bir satır bile yazmıyorum.” (s.32)

“Bu anlamsız günlerin üzerine bir çizgi çekiyorum. Hayatım, anılarla beklentiler arasında bir gölge gibi gidip geliyor, beni dehşete düşürüyor bu.” (s.34)

“Kadınlar geriye dönük yaşar, erkeklerse ileriye doğru, bu yüzden kadınların belleği çoğunlukla erkeklerinkinden iyidir.” (s.48)

“Ne kadar az uyunur oldu dünyada. Geceler kısalmadı ama hepimiz daha az uyuyoruz artık. Günlerse uzadı çünkü hayallerle dolular.” (s.99)

“Korkutucu şeylere karşı kendini savunuyor duygularımız ama yine de bir şeyler hissetmeden dayanmak olanaksız.” (s.179)

“Çokça okudum, kendimi topladım.” (s.190)

28 Mar 2020

Stefan Zweig - Freud


“Sigmund Freud, insanlığın daha da aydınlanmasını sağlamıştır. Şuna dikkat çekmek isterim; daha mutlu olmaktan değil daha da aydınlanmaktan bahsediyorum. Freud bir neslin dünya görüşünü derinleştirmiştir: Güzelleştirmiştir demiyorum, derinleştirmiştir diyorum. Çünkü radikal değişimler insanı asla mutlu etmez, yalnızca bir sonuca ulaştırır. Keza insanlığın ebediyen var olacak çocuk yüreğini daha da yeni sakinleştirici düşler eşliğinde beşiğinde sallamak, bilimin görevleri arasında sayılmıyor zaten.” (s.31)

“Tüm kararlarında, bilinçdışı arzusunu hesaplarına dahil etmeyen kişi kendi kendini yanıltmış olacaktır, çünkü özdeki potansiyelin esas tetikleyicisini hesabın dışında tutmuştur. Örneğin, bir buzdağıyla çarpışmanın yaratacağı etkiyi sadece suyun yüzeyinde görünen kısmından yola çıkarak tahmin etmek (zira asıl güç yüzeyin altında gizli kalır) ne kadar yanlışsa, gün gibi aydınlık düşüncelerimizin ve fark edilir enerjilerimizin hissiyatımızı ve eylemlerimizi tek başına belirlediklerine inanan kişi de ancak kendini aldatır. Tüm yaşamımız, ussal etki alanı içinde özgürce akmıyor, aksine bilinçaltının aralıksız baskısı her daim üzerimizde. Bilinçdışı dünya, görünürde unutulmuş olan geçmişi, her an dalga dalga içinde bulunduğumuz âna savuruyor. Bilinç dünyamız inandığımız  gibi olağanüstü bir ölçüyle uyanık iradenin ve planlar kuran aklın elinde değil, kararlar göremediğimiz o karanlık bulutun içinden çakıyor asıl ve kaderimizin yönünü değiştiren o ani sarsıntılar, içgüdü dünyasının derinliklerinden geliyor.” (s.73)

“Etik veya medeniyet algımız, içgüdülerin barbarca tutkularına aralıksız olarak karşı koymak zorundadır. Böylece tüm ruhsal yaşamımız, bilinçli ve bilinçsiz arzularla iradeyle gerçekleşen eylemler ve içgüdülerimizin sorumsuzluğu arasında durmaksızın süren tutkulu bir savaş meydanına dönüşür. Bu muhteşem olay ilk kez Freud tarafından doğrulanmıştır.” (s.74)

“Bir Çin atasözü der ki: “Yüreğin derinliklerine kadar birikmiş olan, kendini rüyada aksırarak boşaltır.” Bu sayede uykudan sonra yenilenen beden kendi içinde, taşmak üzere olan bir ruh yerine arınmış ve özgürce nefes alan bir ruh bulur.” (s.98)

“İnsanlığın ruhu, kendini yaratıcı hayal olarak daima edebiyatla açıkça ifade etmiştir. Başka türlü ruh hakkında ne bilebilirdik ki?” (s.99)

“Freud, geleceğe yorgun argın bakarak şu soruyu soruyor: İnsanlık bir gün, ruhunun bu iki arada bir derede kalmış halinin üstesinden gelmeyi başarabilecek mi?” (s.162)

“Freud, psikoloji alanını bireysel ruha çevirerek çağın en derin arzusunu da farkında olmadan yrine getirmiş oldu. İnsan kendi benliğini, kendi kişiliğini daha önce hiç, dünyevi yaşamın giderek monotonlaştığı bu yüzyılda olduğu kadar merak etmemiştir. Keza teknoloji çağı kendi insanını gittikçe tek tipleştirirken,özgün kişiliğini de elinden alarak renksiz bir tür haline getiriyor. Aynı gelir sınıflarına taksim edilen, tek tip konutlarda yaşayan, tek tip giysiler giyen, aynı makinelerde, aynı iş saatlerinde çalışan ve sonrasında tek tip eğlence şekillerine sığınan, aynı radyonun başına geçen, aynı plağı dinleyen ve aynı sporla uğraşan herkes; dehşet verici bir biçimde birbirine benzemeye başlıyor. Şehirlein tek tip hale gelmiş sokakları, albenilerini git gide kaybederken uluslar, halklar homojenleşiyor. Ortaya çıkan bütün farklılıklar rasyonalizasyonun dehşet verici eritme potasında kaynaşıp yok oluyor. Dış görünüşümüz baştan aşağı aynı tipe çevrildikçe ve insanlar, kendilerini düzineler halinde, üstelik de seri biçimde kitle fizyonomisinde örgütledikçe; varlık şekilleri giderek genişleyen bir kişiliksizleştirme sürecinin tam ortasında buluyorlar kendilerini. Her bir bireyin dışarıdan ulaşılması ve etki altına alınması olanaksız olan deneyim katmanı da tam bu yüzden daha da önem kazanıyor: Eşsiz ve kopyalanması imkânsız olan kişiliği. Kişilik günümüzde insanın en yüce ve neredeyse tek ölçüsü haline gelmiştir.” (s.173)

10 Nis 2019

Stefan Zweig - Montaigne


“Felsefe yapmak, kendini ölüme hazırlamaktan başka bir şey değildir; bunun anlamı, derin araştırmalara girişmektir ve derin gözlemler, ruhu bir anlamda daha yüksek bir düzeye getirir ve bedensellikten uzak bir özenle sarıp sarmalar; bu özen aynı zamanda hem bir okuldur hem de ölüm benzeri bir durumdur; ya da şu demektir: Bu dünyadaki düşünme eylemlerinin, bilgeliklerin tamamı sonunda tek bir noktada odaklanır; bu bize ölümden korkmamayı öğreten noktadır.” Cicero (s.13)

“Yumuşak başlı ve kuşkucu olması yolunda kendisine öğüt verilmesini istememek, gençliğin özü gereğidir. Gençliğin gözünde her kuşku bir engeldir, çünkü gençlik, içindeki itici gücü harekete geçirebilmek için inançlılığa ve ideallere ihtiyaç duyar. Ve içindeki ateşi körüklemeye yaradığı sürece, en radikal, en saçma çılgınlık bile gençliğin gözünde, irade gücünü zayıf düşüren en yüce bilgelikten daha önemlidir.” (s.19)

“Her zaman ve hayatının her konumunda yaradılışının en özgün, en iyi yanını kendine alıkoyar. Bırakır, başkaları konuşsun, sürüler oluştursun, vaazlar versin, türlü gösterişler yapsın; bırakır dünya karmakarışık ve budalaca yollara sapsın; Montaigne’in önem verdikleri bellidir: kendisi için aklın yolundan ayrılmamak, insanlıkla ilgisini kesmiş bir zamanda insanlığını korumak, kitle çılgınlığının ortasından özgür kalabilmek.” (s.27)

“Yeryüzünde özgürlüğü yayabilenler ve ayakta tutabilenler, yalnızca herkes ve her şey ve karşısında kendi özgürlüklerini koruyabilenlerdir.” (s.30)

“Montaigne için kitaplar, sıkıntı veren, gevezelik eden, kurtulması zor insanlar gibi değildir. Çağrılmadıkları sürece gelmezler; insan canı hangisini çekiyorsa, onun kapağını açabilir. Kitaplığım benim krallığımdır ve burada mutlak bir kral gibi saltanat sürmeye çalışıyorum.” (s.63)

“Benim kitap yazarı olmakla uzaktan yakından bir ilgim yok. Benim bütün meselem, kendi yaşamıma yön vermek. Benim tek işim, tek uğraşım bu.” Montaigne (s.69)

“Yazmak ve not tutmak, Montaigne için yalnızca bir yan üründür, bir çökeltidir. Asıl ürün ise doğrudan yaşamın kendisidir ve ötekiler, ancak yaşamın kırıntıları ya da atakları olabilirler: Benim uğraşım, benim sanatım yaşamaktır.” (s.74)

“Ruhumuzun özgürlüğünü kendimiz için ayırmamız ve aksini yapmayı açıkça doğru gördüğümüz ender durumların dışında, ödünç vermememiz gerekir. Şunu ya da bunu sevebiliriz; fakat kendimizin dışında hiçbir şeye evlilik bağlarıyla bağlanmaya hakkımız yoktur.” Montaigne (s.82)

“Kulesine saklanmış, binlerce kitaptan oluşma duvarlarını kendisiyle dünyanın gürültüsü arasına çekmiştir.” (s.88)

“Dünyayla ilgilenme. Çünkü onu ne değiştirebilirsin ne de daha iyi kılabilirsin. Sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa, onu kurtar. Başkaları yıkarlarken, sen yapmaya bak; çılgınlığın ortasında aklını korumaya çalış. Kendini dünyaya kapa. Kendin için ayrı bir dünya kur.” Montaigne (s.88)

“İnsan bir şeylere sahipse, onlara yapışır ya da binlerce küçük çengelle onlara takılıp kalır; böyle durumlarda yardımı dokunabilecek tek şey, araya bir uzaklık koyabilmektir, çünkü uzaktan bakmak her şeyi değiştirir. Ve ancak dışarıdaki uzaklık, iç dünyada da bir uzaklaşmayı olanaklı kılabilir.” (s.91)

28 Kas 2018

Stefan Zweig - Sabırsız Yürek

“Gözleri kahve çekirdeklerini andırıyor; gülümseyince kavrulan kahve çekirdekleri gibi çıtır çıtır yanıyordu adeta.” (s.31)

“Güldüğümüz, budalaca şakalaştığımız her saniyede birilerinin yatağında kıvranıp öldüğünü, binlerce pencerenin gerisinde yoksulluğun kol gezdiğini, insanların açlıktan öldüğünü, hastanelerin, taşocaklarının, kömür madenlerinin olduğunu, fabrikalarda, bürolarda, hapishanelerde sayısız insanın angarya olarak çalışmak zorunda kaldığını; başka birinin acı çektiğini hissetmenin o kişinin acısına bir faydası olmayacağını biliyordum. Yeryüzündeki acı ve felaketleri yalnızca düşünmenin bile, geceleri insanın uykusunun kaçması ve dudaklardaki gülümsemenin kaybolup gitmesi için yeterli olacağının bilincindeydim.” (s.61)

“Yaşamımda ilk kez her tür bağlılığın ruhun asıl güçlerini engellediğini, insanın gerçek kişiliğinin ancak özgür olduğu zaman ortaya çıktığını anlıyordum.” (s.71)

“Yoğun duygular sonsuza dek süremezdi.” (s.75)

“Gençliğin anlamı her öğrenilenden coşku duyup yeni keşiflere doyamamasıdır.” (s.76)

“Kişinin ruhsal dengesini belirleyen rastlantılar, cesaretimizi artıran ya da kıran küçük ayrıntılar değil midir?” (s.125)

“Genellikle zıt kutuplar birbirini çeker, tabii doğru yerleştirilirlerse kusursuz bir uyum ortaya çıkar. Bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.” (s.181)

“Yaşamda zaman zaman aldanmış olmaktan utanmamalısınız, hatta diyebilirim ki insanlara ve olaylara başlangıçta iyimserlikle yanaşmayı engelleyen eleştirici, kuşkulu bakışların henüz kişiliğinizin bir parçası olmaması büyük bir şans.” (s.187)

“Gerçek yaşam ve yaşantılar konusunda benim kadar deneyimsiz biri doğal olarak, yaşadığı dünyanın kendisine anlatılanlardan, okuduklarından ibaret olduğunu sanır ve bunları deneyimlemeden önce, kaçınılmaz olarak hayal gücünün yarattığı bir dünyada ve kişilerle yaşar.” (s.273)

“Genç ve pek de deneyimli olmayan bir insan olarak, o zamana kadar aşk gereksiniminin ve özleminin yüreğin en büyük acısı olduğunu sanırdım. Ancak içinde bulunduğum o anda arzulamak ve özlem duymaktan çok daha beterinin, istemediğin halde sevilmek ve bu rahatsız edici tutku ve ihtirasa karşı koyamamak olduğunu anlıyordum.” (s.282)

“Karşılıksız bir aşka tutulan biri bu tutkusunu biraz olsun kısıtlama olanağına sahiptir; çünkü bu o yoksunluğun yalnızca kölesi, kulu değil, aynı zamanda da yaratıcısıdır. Aşık olan bu tutkusuna karşılık almayı başaramıyorsa bu, hiç değilse onun kendi suçudur. Ama karşılıksız olarak sevilen kişi, ölçüsünü ve sınırlarını kendinin belirleyemediği bu tutkuya gem vurmakta çaresizdir. Bir başkası tarafından sevilen herkes o kişinin karşısında çaresiz kalır.” (s.282)

“Başkalarından dinlenenler ve kitaplardan okunanların hepsi gelip geçiyor, geriye yalnızca kendi yaşadıklarınızın yüreğinizde uyandırdığı duygular kalıyor.” (s.284)

“İçgüdüler genellikle düşüncelerimizden daha tedbirlidir.” (s.285)

“Beni asıl şaşırtan yaşamımın akışındaki hızdı: Son birkaç saat içinde ne kadar önemli kararlar almıştım. Başka zaman olsa istekle istememek arasında gidip gelir, sayısız bahaneler yaratarak olumsuz duyguların karamsarlığına kapılır, karar almakta bocalayıp dururdum. İnsan yüreğinin en gizemli zevklerinden biri de budur; kararlarımızı gerçekleştirmeden önce kararsızlık yaşamaktan haz duyarız.” (s.322)

“Seven insan sevdiğinin gerçekten mutlu olup olmadığını tuhaf bir şekilde sezinleme gücüne sahiptir. Ve aşk kendi dünyasında her şeyin en sınırsızını, en ölçüsüzünü arzuladığı için, ölçülü ve tedbirli olan her şey onun için dayanılmaz ve iticidir.” (s.364)

“Kararlarımız, kabul etmek istemesek de büyük ölçüde sosyal konumumuzla sağladığımız uyuma ve çevreye bağlıdır. Düşüncelerimizin büyük kısmı genellikle önceden edinilmiş izlenimlerin ve etkileşimlerin doğal bir sonucudur.” (s.437)

“Yaşamda sevgiye gerek duyanlar, sağlıklılar, kendine güvenenler, gururlular, neşeliler, yaşamın zevkini çıkaranlar değildi. Onların buna ihtiyacı yoktu. Onlar sevgiyi yalnızca kendilerine sunulması gerekli bir şey olarak niteliyor, kayıtsız, kendini beğenmiş bir tavır takınıyorlardı. Sevgi onlar için yalnızca bir olgu, saçtaki bir toka, koldaki bir bilezik gibi başkaları tarafından sunulan bir armağandı; asla yaşamın anlamı ve ulaşılabilecek en yüce mutluluk değil.” (s.444)

“Unutmak kaçınılmaz olunca, insan yüreği de ona pekâlâ uyuyor ve unutmayı istiyor.” (s.459)

14 Ara 2017

Stefan Zweig - Satranç

“Bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.” (s.37)

“Fakat kitapla birlikte cehennemime geri döndüğüm an, ne andı! Sonunda yalnızdım ve artık asla yalnız olmayacaktım.” (s.47)

“Çünkü aslında satrancın çekici yanı, stratejisinin birbirinden farklı iki beyinde ayrı ayrı gelişmesidir.” (s.53)

5 Ara 2017

Stefan Zweig - Nietzsche

“Beni öldürmeyen, beni daha güçlü kılar.” Nietzsche (s.27)

“Halbuki sadece zihin ve beden değilim, tam aksine üçüncü bir şeyim.” Nietzsche (s.33)

“Yaşamı adeta yeniden keşfediyorum, kendimi de içine katarak.” Nietzsche (s.39)

“Yaşamı tek bir kanuna zorlayan, tutkuların devindiği bir kargaşanın içinde tek, sadece kendi tutkusunu kabul ettirmek isteyen herkes yalnız kalır ve yalnız biri olarak da yok edilir.” (s.68)

“Tutku varoluşun daha fazlasıdır, hayatın anlamı yaşamın kendisinden daha fazlasıdır.” (s.69)

“İnsan kendini bulduğunda, zaman zaman yitirmeyi de denemeli; kendini tekrar bulmak için.” Nietzsche (s.74)

“Her ne pahasına olursa olsun Güney’e; duru, masum, neşeli, mutlu ve sevecen vurgulara ihtiyacımız var.” Nietzsche (s.85)

“Kendi içinde fazlasıyla kristalleştiği için herhangi bir öğenin onu tamamen çözmesi veya dönüştürmesi artık imkânsızdır.” (s.88)

“Nietzsche’nin son aşkı hafifliktir, her şeye biçtiği en yüksek ölçüdür. Hafifleten, şifa bulduran her şey iyidir: Gıdada, zihinde, havada, güneşte, kırlıkta, müzikte. İnsanın ayaklarını yerden kesen, hayatın boğuculuğunu ve karanlığını, gerçeğin çirkinliğini unutturmaya yardım eden neyse, emsalsiz lütuf gibidir.” (s.107)

“Uzun süre bir uçuruma doğru bakarsan, uçurum da senin içine bakar.” Nietzsche (s.119)

10 Kas 2017

Stefan Zweig - Karmaşık Duygular

“Bu, genelde insanların orta yaşlarında hiç bilmedikleri, ancak çok genç veya çok yaşlı insanların yaşadığı o köpek gibi sadık ve talepsiz aşklardandı. Bu, düşüncelere yer vermeyen, sadece hayallerle yaşayan sakınmasız bir aşktı.” (s.2)

“Ne var ki hakikat, bütün düşlerden daha güçlü ve daha sağlamdı.” (s.3)

“Erika, ürkekliğin verdiği karanlık duygular ve yalnızlığından kaynaklanan çekingenlikle, daha ilk gençlik yıllarından beri, nesneleri soğuk ve cansız şeyler olarak değil de, onlara kulak verenlere gizlerini ve sevecenliklerini açan sessiz dostlar olarak görmeyi öğrenmişti. Resimler ve kitaplar, manzaralar ve müzik parçaları onunla konuşurlardı, cansız eşyalarda renkli hakikatler görme eğiliminde olan, çocukluğun şairane hazinesini yitirmeyen o kızla konuşurlardı. Ve aşk gelinceye değin bunlar Erika’nın tek başına yaşadığı şölenler olmuştu.” (s.16)

“Ondaki binlerce inceliği seviyordu; her güzellik karşısında elinde olmadan bir nabız gibi atan, ama hazzın arı içtenliğini bozmamak için kendini yine de yabancı gözlerden saklamaya çalışan duyarlılığın o sade gücünü seviyordu.” (s.19)

“Uzun, çok uzun günler sonra Erika, artık kabuk tutmaya başlayan bütün o keskin yaralarıyla aşkını düşündüğü zamanlar bazen dudaklarında bir gülümsemeye izin verme cesaretini gösterir olmuştu. Çünkü derin bir acının, yeraltında huzursuz bir suskunlukla taşların arasında köpüren ve kapalı kapılara karşı aciz bir öfkeyle çarpıp duran karanlık bir akarsuyu gibi olduğunu henüz bilmiyordu. Ama akarsu bir yerde duvarı aşar ve dizginsiz bir coşkuyla gücünü saçıp önüne geleni yıkarak, her şeyden habersiz neşeli bir güvenle yayılan çiçek açmış vadiye akın eder.” (s.43)

“Bazı insanlar dünyaya aşk için gelmezler, kavuşmanın acı verici mutluluklarını taşıyamayacak kadar zayıf oldukları için onlarda sadece beklentinin kutsal ürpertisi vardır.” (s.58)

“Ne var ki her insanın yüreğinde, iyiyle kötü arasında, tenle ruh arasında gidip gelen son derece kaçak yollar vardır.” (s.113)

“Bir yüreği derinden sarsmak için, kader her zaman sıkı bir hazırlığa ve şiddetli bir darbe indirmeye gereksinim duymaz; onun dizginsiz biçim verme arzusunu asıl kışkırtan, sudan bir sebeple yıkım yaratmaktır. Biz insanlar, bu ilk hafif dokunuşa kendi kısıtlı lisanımızla sebep deriz ve önemsiz bir sebebi çoğu kez şaşkınlık içinde, yol açtığı muazzam sonuçlarla karşılaştırırız; fakat bir hastalığın teşhisin konmasından çok önce başlaması gibi, bir insanın kaderi de aynı şekilde, olaylar belirginleşip görülür hale gelmeden önce işlemeye başlar. Kader her zaman, bir insanın bedenine dıştan dokunmadan çok önce zihninde de, bedeninde de, içten içe yönetimi ele almış olur. Kendinde olup biteni fark etmek demek, artık kendini savunmaya geçmek demektir ve çoğunlukla boşa bir çabadır bu.” (s.131)

“Yaşadığımız anların haddi, hesabı yoktur, ama yine de bütün iç dünyamızı altsüt eden, her zaman tek bir saniye, tek bir an olur ya, işte o an (Stendhal bunu betimlemiştir), daha önce bütün özsuları içine çekmiş olan çiçeğin şimşek çakar gibi kristalleştiği andır – bu an yaratılış anına benzeyen ve aynı onun gibi, insanın kendi hayatının sıcak rahminde sakladığı, görünmez, dokunulmaz, sezilmez, sadece yaşanabilen bir sırdır. Bu sır, insan zihninin hiçbir bilgisiyle hesaplanamaz, sezginin hiçbir büyüsü onu çözemez, ancak çok ender olarak duyguyla yakalanabilir.” (s.168)

“Tüm dünyevi hazları sözcüklerin ruhunda hissetme isteği.” (s.186)

“Sadece ciddiyet değil delikanlı. Öncelikle tutku gerekli. Tutku yoksa, en iyi ihtimalle bir eğitimci olursun, insan her şeye içten gelen bir duyguyla, her zaman ama her zaman tutkuyla yaklaşmalı.” S.191)

“Kendisi zaten bir güzellik olan gençliğin güzelleştirmeye ihtiyacı yoktur: İçindeki gücün aşırı canlılığı onu trajik olana sürükler ve hüznün henüz deneyimsiz olan kanına ağır ağır karışmasına isteyerek izin verir. İşte, gençliğin her türlü tehlikeye hazır olmasının ve ruhun tüm acılarına kardeşçe elini uzatmasının nedeni de budur.” (s.202)

9 Eki 2017

Stefan Zweig - Clarissa

“Yalnızlık korkusu zehirden beterdir. Bu korkuyu duymaktansa çalışmak daha iyidir. Arkamda bir huzursuzluğun beni beklediğini hissettiğimde beni yakalayamaması için koşarım; tüm meslektaşlarımın hayranlık duyduğu çalışkanlığımın ardındaki son sır budur.” (s.45)

“Ben iyileşmeye inanmıyorum. Her insanın bir takıntısı vardır ya da en azından takıntılı olmaya müsait genleri vardır ve bunlar herhangi bir yerde kendini gösterme dürtüsüyle hareket eder, bu dürtüyü kesip atmak mümkün değildir, kendini boşluğa yansıtma arzusu olan bu aptal dürtü olsa olsa başka yönlere kaydırılabilir. Her insanın, düşün insanının bile ve hatta özellikle düşün insanının beyninde karanlıkta kalmış, kendi aklının aydınlatamadığı bir bölgesi vardır. Napoleon’un aile takıntısı vardı, Dostoyevski’nin kumar, Balzac ise hem oyun yazarı hem de işadamı olmak konusunda takıntılıydı. Bilgi hiçbir işe yaramaz. Kişisel takıntıları konusunda yardımcı olunabilecek herhangi biriyle daha tanışmadım, kendim de dahil olmak üzere.” (s.46)

“İnsan susarak da yalan söyleyebilir.” (s.46)

“Alışkanlıklar insanı kendi içine çeker.” (s.55)

“Vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir, kişi kendini aşmak zorunda kalırsa kişiliği bozulur.” (s.63)

“Dünyanın yeni bir düzene ihtiyacı var. O doğrultuda çalışmak gerekir. Tolstoy gibi, en iyilerin yaptığı gibi. Bakın, insan daracık bir çevrenin içinde durur, ancak onu tamamen doldurduğunu düşünür. Hiçbir şey soyut değildir. Goethe’nin dediği gibi: Milyonlarca lüleli peruk da taksan, arşınlarca yüksekteki kaideye de çıksan, neysen osundur.” (s.63)

“Dünyadaki hırslı insanlar birbirlerine bağlıdır, her biri diğerini teşvik eder. Yalnızca basit insanlar, sessiz olanlar, hırslı olmayanlar, sadece onlar bir araya gelmiyor, dünyamızın bahtsızlığı da budur işte.” (s.64)

“Bu milliyetçilik her şeyi mahvediyor. Kötü olan ise tek bir vatanın her şeyin üstünde olması. Vatanlarımızın aptallıklarının içine sürükleniyoruz. Bu vatanperverliğe. Dürüst ve iyi niyetli olmak neye yarar, eğer tepedeki bir avuç insan böyle olmak istemezse. Boğa kırmızı bez parçasına baktığında ne görüyorsa, onlar da başka bir bayrağa baktıklarında aynısını görüyorlar.” (s.70)

“Çok mutluyum haklısınız. Ama bu mutluluka ne yapacağım? Yalnız başıma benim için biraz fazla bu. Ben daha mütevazı mutluluklara alışkınım. Çoğu zaman akşamları bir kitabım olur, bir arkadaşım, güzel bir mektubum, biraz da müziğim. Aslında bunlardır benim mutluluk diyebileceğim şeyler. Çoğaldıkları zaman onlarla ne yapacağımı bilemiyorum, başkalarıyla paylaşmak istiyorum.” (s.77)

“Artık insanları daha çok bana iyi gelip gelmedikleriyle değerlendiriyorum. Onlarla birlikte olduğumda kendimi daha iyi hissedip hissetmediğimi soruyorum kendime.” (s.78)

“İnsan bazen anlamını kavrayamayacağı özverilerde bulunur.” (s.81)

“Ne tuhaf, her yoksulu düşünüyoNe tuhaf, her yoksulu düşünüyorum, az şeyi olan herkesi. Ama her şeye sahip olanları da düşünüyorum, her birinin istediği şeyi anlayabiliyorum, çünkü her birinde, onları namussuz yapan bir şeylerin var olduğunu biliyorum.” (s.85)

“Sen ve ben, biz ikimz dünyanın kendisiydik ve dünya daha önce hiç olmadığı kadar büyük ve güzel görünüyordu.” (s.89)

“Savaş boyunca insanlık dememek gerekir, savaş insanlığa yakışmıyor.” (s.97) 

2 Eki 2017

Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

“Bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir.” (s.56)

“Yalnızca tutkunun ne olduğunu hiç bilmeyen insanlar, nadiren bu duyguyu tattıklarında, belki de bu kadar çığ gibi ani, kasırgaya benzer tutku patlamaları yaşıyorlar: o anda yaşanmamış yıllar, kullanılmamış güçlerin biriken öfkesiyle birlikte insanın göğsüne yumruk gibi iniyor.” (s.60)

“Yıldırım hızıyla yaşadıklarımı bir kez daha sırasıyla, hatıra denen o büyülü kendini kandırma sayesinde, tadını çıkararak yaşamak istiyordum; şu da var ki insanın böyle şeyleri kavrayabilmesi o kadar da kolay olmuyor. Kim bilir; belki de insanın bunları anlaması için ağrıyan bir kalbe gereksinimi vardır.” (s.61)

“Her zaman kibirle ruh, mantık, duygu dediğimiz, acı dediğimiz şeylerin aslında ne kadar zayıf, zavallı, sıkıntı veren şeyler olduğunu yine korku içinde duyumsuyorum,çünkü bütün bunların hepsi, aşırı olsa bile acı çeken, eziyet çeken bedeni bütünüyle yok edemiyor; böyle zamanlarda ölmemek veya yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmamak için, insan güm güm çarpan kalbiyle o anlara tahammül gösteriyor.” (s.67)

“Bütün acılar korkaktır, yaşama karşı duyulan aşırı arzu karşısında acı geriler; çünkü yaşama arzusu, düşüncelerimizde var olan ölüm arzusundan çok daha güçlü şekilde bedenimizin her zerresinde mevcuttur.” (s.67)

14 Eyl 2017

Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

“Sana, beni asla tanımamış olan sana.” (s.2)

“Yalnızca seninle konuşmak istiyorum. Sana ilk defa her şeyi söylemek istiyorum; bütün hayatımı bilmelisin, o hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin.” (s.3)

“Sabret sevgilim, sana her şeyi, hepsini en baştan anlattığım için, anlatacağım için, senden rica ediyorum, beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.” (s.5)

“Daracık hayatları olanlar, kapılarının önüne gelen her yeni karşısında meraka kapılırlar.” (s.7)

“Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışcasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler. Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim.” (s.12)