Margaret Atwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Margaret Atwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nis 2018

Margaret Atwood - Kör Suikastçı

“Bir insanın gerçek nefesi hangisidir? İçine çektiği nefes mi, yoksa dışarı verdiği nefes mi?” (s.46)

“Küçük mutluluklar için şükran duyun derdi Reenie. Niye duyalım, derdi Laura. Neden bu kadar küçük bu mutluluklar?” (s.56)

“Ölümün karanlık vadisinde yürüsem de hiçbir kötülükten korkmuyorum. Çünkü Sen benimle birliktesin. Evet, iki kişi olunca, insan kendini aldatıcı bir biçimde daha emniyette hissediyor ama sen kaypak bir karakter. Hayatıma giren bütün Sen’ler şu ya da bu biçimde kaybolup gitti. Kimisi şehri terk etti, kimisi vefasız çıktı ya da sinek misali düşüp öldü; o zaman Sen neredesin?” (s.68)

“Bugünlerde değil ama eskiden insanlar kültürün sizi daha iyi bir insan yapacağına inanırlardı. İnsanı geliştireceğine inanırlardı, en azından kadınlar böyle düşünürdü. Henüz Hitler’i opera seyrederken görmemişlerdi.” (s.88)

“Düğünden sonra savaş başladı. Aşk, sonra evlilik, sonra felaket. Reenie’nin yorumuna göre bu kaçınılmazdı.” (s.102)

“Ayrılışlar yürek paralayıcı olabilir ama dönüşler kesinlikle çok daha perişan edicidir. Karşınızda gördüğünüz canlı beden, yokluğunda yansıttığı parlak gölgenin yerini asla tutamaz. Zaman ve mesafe keskin hatları bulanıklaştırır, sonra birdenbire sevdiğiniz geri döner, acımasız ışığıyla öğlen olur, ve her bir leke, her bir gözenek, kırışıklık, kıl, tüy bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.” (s.109)

“Öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin.” (s.119)

“Sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzünde karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. Öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: Ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. Onu mutsuz eden şey, kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.” (s.121)

“Ne hayal ürünüydü bu anneler. Bostan korkuluğuydular, üstlerine iğneler yapıştırdığınız mumya bebekler, kaba saba şekiller gibiydi. Onlara kendi varlıklarını yaşama fırsatını vermiyorduk, kendi keyfimize göre yaratıyorduk onları: Kendi açlık duygumuza, dileklerimize ve zayıflıklarımıza göre. Şimdi onlardan biri olduğum için daha iyi anlıyorum.” (s.131)

“Neden öyle bakıyorsun bana?
Seni ezberliyorum.
Neden?
Sana sonra da sahip olabilmek için. Ben gittiğim zaman.” (s.170)

“Kadınlar neden böyle hatıra düşkünü olurlardı ki?” (s.176)

“Annem ölmüştü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Başımı dik, üst dudağımı gergin tutmam söylenmişti. Kim söylemişti bunu? Kuşkusuz Reenie, belki de babam. Tuhaf, hiç kimse alt dudağımı nasıl tutacağımı söylememişti. Oysa başka bir acının yerini tutsun diye ısırdığımız alt dudaktır.” (s.185)

“Reenie dedi ki: boşver, büyüyünce öğrenirsin. Bilmediğin şeyden sana zarar gelmez.
Kuşku götürür bir atasözü: Bazen bilmediğin şey sana çok zarar verebilir, canını çok yakabilir.” (s.186)

“Gitgide kendimi bir mektup gibi hissetmeye başlıyorum, bir yerden postalanıyorum, başka bir yerden almıyorum. Ama üstünde kimsenin adı ve adresi yazılı olmayan bir mektup bu.” (s.228)

“-Senin için fazla yaşlı değil mi?
  -Ne için fazla yaşlı? Ruhun yaşı yoktur.” (s.266)

“İnsanlar mutlu sonlara neden ağlarsa, düğünlerde de aynı nedenle ağlar. Aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.” (s.316)

“Romantik aşklar orta mesafeli bir uzaklıkta gerçekleşir. Romans, buğulanmış bir pencereden kendi içine bakmaktır. Romans, her şeyi dışarıda bırakmaktır: Hayat homurdanır ve burnunu çeker, aşk yalnızca iç çeker.” (s.346)

“Tehlike fazla yakından bakmak ve çok fazla şey görmekte. Adamın yavaş yavaş ufalmasında, kendisiyle birlikte. Sonra bomboş uyanmak, hepsi kullanılmış, bitmiş, sona ermiş. Elinde hiçbir şey kalmamış.” (s.346)

“Aşk bir suçtur. Ama olmaması daha büyük bir suçtur.” (s.400)

“Gençken her şeyin icabına bakabileceğinizi düşünürsünüz. Günübirlik yaşarsınız, zamanı avucunuzda dertop edip kenara atıverebileceğinizi sanırsınız. Hızlanarak giden arabanızın kumandası kendinizdedir sanırsınız. İstemediğiniz şeylerden ve insanlardan kurtulurum, onları geride bırakırım diye düşünürsünüz. Henüz farkında değilsinizdir, o bıraktıklarınız sonra tekrar tekrar geri döner.” (s.517)

“Doğru yargı, deneyimlerle elde edilir. Deneyimler, yanlış yargılamalar sayesinde elde edilir.” (s.544)

“Ev, yüreğinin olduğu yerdir. Artık bir yüreğim yoktu, yüreğim kırılmıştı ya da kırılmamıştı, yalnızca artık yoktu işte. Rafadan pişmiş bir yumurtanın sarısı gibi dikkatle çıkartılıp alınmıştı, bedenimden geri kalanını kansız, pıhtılaşmış ve oyulmuş bırakarak. Yüreksizim diye düşünmüştüm. Demek ki evsizim.” (s.579)

“Eğer herkes kendinden biraz verirse, herkesin kazanacağı çok şey vardır.” (s.587)

“Önce söz vardı, diye inanırdık bir zamanlar. Tanrı o sözün ne kadar dayanıksız bir şey olabileceğini biliyor muydu? Ne kadar narin, ne kadar kolaylıkla silinebilecek bir şey olduğunu?” (s.632)

“Ne olursa olsun, bilmeyi seçeriz ve bu süreçte kendimizi yaralarız. Gerekiyorsa bunun için ellerimizi ateşe sokarız. Tek dürtümüz merak değildir. Sevgi ya da acı ya da umutsuzluk veya nefret de bizi harekete geçirir.” (s.637)

3 Oca 2018

Margaret Atwood - Damızlık Kızın Öyküsü

“Geleceğe özlem duyardık. Nasıl öğrendik bunu, bu doymazlık yeteneğini?” (s.16)

“Yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.” (s.27)

“Alçakgönüllülük görünmezliktir derdi Lydia Teyze. Asla unutmayın bunu. Görülmek fethedilmektir.” (s.46)

“Su gibi berrak olmaya ihtiyacım var, zihnimin içinde.” (s.51)

“Sıradan olan derdi Lydia Teyze, alıştığınız şeydir.” (s.51)

“Yatıyorum öyleyse, odanın içinde, tavandaki sıvalı gözün altında, beyaz perdelerin ardında, çarşafların arasında, onlar kadar dümdüz ve kendi zamanımın dışına adım atıyorum. Zamanın dışına. Gerçi zaman bu, ben de dışında değilim. Gene de gece benim çıkış zamanımdır. Nereye gitsem?” (s.55)

“Öykü mektup gibidir. Sevgili Sen, diyeceğim. Sadece sen, bir ismin olmaksızın. Bir isim vermek seni gerçekler dünyasına bağlar, bu daha rizikolu, daha tehlikeli: Orada, dışarıda, senin yaşama şansının ne olduğunu kim bilir? Sen, sen diyeceğim, eski bir aşk şarkısı gibi. Sen birden fazla demek olabilir. Sen, binlerce demek olabilir.” (s.58)

“Sinirliydim. Beni sevdiğini nasıl bilecektim. Öylesine bir macera olabilirdi. Neden hep öylesine derdik? Gerçi o zamanlarda erkekler ve kadınlar birbirlerini elbise giyer gibi öylesine denerlerdi, uymayanı bir kenara atarak.” (s.70)

“Burada bir çocuk gibiyim, bana anlatılmaması gereken şeyler var. Bilmediğin bir şey sana zarar veremez.” (s.73)

“Yaşardık, her zamanki gibi, aldırmadan. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.” (s.77)

“Öyküler arasındaki boşluklarda yaşardık.” (s.77)

“Kendimi derleyip toparlıyorum. Varlığım, derleyip toparlamam gereken bir şey şimdi, bir konuşmayı derleyip toplamak gibi. Sunmam gereken şey yapay bir şey, doğal değil.” (s.88)

“Boş vakit var. Bu, hazır olmadığım şeylerden biri; doldurulmayan zaman miktarı, hiçliğin uzun parantezleri. Beyaz sese benzeyen zaman. Keşke bir şeyler işleyebilseydim. Dokumak, örmek, ellerimle yapacak bir şeyler.” (s.91)

“Burada sevebileceğim kimse yok, sevebileceğim bütün insanlar ya ölü ya da başka bir yerdeler. Nerede olduklarını kim bilebilir ya da şimdi adlarının ne olduğunu? Hiçbir yerde de olmayabilirler, tıpkı benim onlar için olmadığım gibi. Ben de kayıp bir kişiyim.” (s.131)

“Umut yok. Nerede olduğumu biliyorum, kim olduğumu ve günlerden ne olduğunu. Böylece sınıyorum kendimi, aklım başımda. Akıl, sahip olunacak değerli bir şey; bir zamanlar insanların para biriktirdiği gibi biriktiriyorum onu. Saklıyorum, zamanı geldiğinde, elimde yeteri kadar olacak.” (s.139)

“Pamuk helva gibi hissediyorum kendimi: şeker ve hava. Sıkmaya görün beni, küçük, hastalıklı ve ağlamaklı pembemsi kırmızı, nemli bir topağa dönüşüveririm.” (s.175)

“Gereksindiğim şey bir bakış açısı. Derinlik yanılsaması, bir çerçevenin yaratacağı, düz bir yüzeyde biçimlerin düzenlenişi. Bakış açısı gereklidir. Yoksa sadece iki boyutla kalırsınız. Yoksa yüzünüz bir duvara bastırılmış yaşarsınız, her şey devasa bir ön plan oluverir, ayrıntılar, yakın planlar, saçlar, çarşafın dokuması, yüzün molekülleri. Deriniz bir harita gibi, bir boşunalık diyagramı, hiçbir yere varmayan ince yollarla çaprazlanmış. Yoksa o anın içinde yaşarsınız. Bu da olmak istediğim yer değil.” (s.181)

“Duygularını dizginleyemezsin, demişti Moria bir zamanlar, ama davranışlarını kontrol edebilirsin.” (s.240)

“Bilmek baştan çıkmaktı. Bilmediğiniz şey sizi baştan çıkaramaz, derdi Lydia Teyze eskiden. Belki de neler olup bittiğini bilmeyi aslında istemiyorum. Belki de bilmemeyi yeğliyorum. Belki bilmeye dayanamazdım. İnsanoğlunun düşüşü, masumiyetten bilgiye düşüştü.” (s.244)

“Gençken ve düşleme çağındayken, fazla zamanı kalmadığında insan her şeyin değerini daha iyi anlar belki, diye düşünürdüm. Enerji kaybını eklemeyi unutmuşum. Bazı günler bazı şeylere gerçekten de daha çok değer verdiğim oluyor; yumurtalara, çiçeklere, ama ardından sadece bir duygusallık saldırısına uğradığıma karar veriyorum.” (s.248)

“Anlatmak zorunda değilim aslında. Hiçbir şey anlatmak zorunda değilim, ne kendime ne de bir başkasına. Burada öylece oturabilirim, huzur içinde. Geri çekilebilirim. İnsanın o denli uzağa gitmesi mümkün ki içinde, aşağıya ve geriye doğru o denli uzağa, bir daha asla çıkaramazlar oradan.” (s.279)

“Âşık olmak, dedim. Aşka düşmek, hepimiz yapardık o zaman, şu ya da bu şekilde. Onu nasıl hafife alabilmişti böyle? Küçümsemişti hatta? Sanki bizim için önemsizmiş, bir gösteriş, bir kaprismiş gibi. Aksine zahmetliydi. Temeldeki şeydi; kendinizi anlamanın yoluydu, eğer başınıza hiç gelmediyse, bir kez bile, mutasyona uğramışsınız demektir, dış dünyadan bir yaratık. Herkes bilirdi bunu.” (s.280)

“Yaşamınızda olup biten her şeyin zihninizden yayılan olumlu ya da olumsuz bir güçten kaynaklandığı düşünülürdü.” (s.281)

“Luke, benim için ilk erkek değildi, dahası sonuncu da olmayabilirdi. Bu şekilde donup kalmış olmasaydı. Zamanın içinde, havanın tam ortasında, geçmişteki o ağaçların arasında, tam o düşme eylemini gerçekleştirirken donup kaldı Luke.” (s.282)

“Beklemek aynı zamanda bir yerdir. Beklediğiniz yerdir. Benim için beklemek, bu oda. Bir boşluğum ben, burada, parantez işaretleri arasında. Diğer insanlar arasında.” (s.283)

“Utançsız olmayı isterdim. Utanmaz olmayı isterdim. Cahil olmayı isterdim. Böylece ne kadar cahil olduğumu bilmezdim.” (s.326)

“Odamda oturuyordum, pencerede, bekleyerek. Kucağımda örselenmiş bir avuç yıldız. Beklemek zorunda kaldığım zamanların sonuncusu olabilirdi bu. Ama ne için beklediğimi bilmiyorum. Ne bekliyorsun, derlerdi eskiden. Acele et anlamına gelirdi. Yanıt beklenmezdi yani. Ne için beklemektesin, farklı bir soru, benim bu soruya verecek yanıtım da yok. Gene de, tam olarak beklemek değil bu. Bir havada asılı kalma durumuna benziyor daha çok.” (s.46)

“İnanç bir sözcük sadece, süslü, yastığa işlenmiş bir sözcük.” (s.361)

27 Ara 2017

Margaret Atwood - Başka Dünyalar

“Zaman akışı yavru bir kedinin yün sepetinden çıkarıp oynadığı bir yumağa benziyor ve tarih de büyük ölçüde boşluklardan oluşuyor.”  Ursula Le Guin (s.136)

“Doğa pek çok hata yapmıştır ve bunlardan en büyüğü de ölümdür.” (s.149)

“Belki sonsuzluk gerçekten de bir kum tanesinde ve ebediyet bir anda görülebilir. Belki mutluluk bir hedef değil, bir yolculuktur. Belki mutluluk arayışı, mutluluğun ta kendisidir.” (s.153)

“Rüyalarla aynı kumaştan dokunmuşuz.” Huxley (s.205)

“Bir şeyin dışına çıkamıyorsan, cehennemin ta kendisidir o.” (s.249)

18 Ara 2017

Margaret Atwood - Kırmızı Pabuçlar

“Olağan ya da olağan dışı terimleriyle düşünmüyorum. Elbette yapmış olduğum pek çok şey, diğer insanlar açısından olağan dışı olabilir, ama benim açımdan öyle değil.” Margaret Atwood (s.1)

“Ailemde erkekler için asla tehdit oluşturmadım. Onlar, kendinden şüphesi olan insanlar değillerdi. Canımın istediği şeyi yapabiliyordum. Benim gibi, bütün erkeklerin kendine güvendiği bir ailede büyüdüğünüzde, bazı erkeklerin korkak, endişeli ve titrek olduğunu fark etmek, çok sarsıcı olabiliyor. Erkeklerin zayıflığını fark etmek, benim için müthiş bir şoktu.” Margaret Atwood (s.56)

“Öz güven diye açıklıyordu Margaret, çocuğun insan olarak takdir edilip edilmediğine bağlı. Pek çok insan, ilk heves geçtikten sonra tutkularının peşini bırakır, çünkü öz güveni yoktur. Özellikle kızlar, başkalarını memnun etmek üzere eğitilir ve birileri onlardan hoşlanmazsa, sorunun kendilerinde olduğunu düşünürler.
Margaret, başkalarını memnun etmek için eğitilmemişti: Şakayla karışık şöyle şeyler söyleyebiliyordu: Birilerinin sinirine dokunmuyorsanız, hiç yaşamıyorsunuz demektir.” (s.57)

“En zor şey, aslında erkeklere ait bir dünyada kadın yaratıcılığına yer bulmaktı.” Margaret Atwood (s.123)

“Kadın yazarlara ait pek de yüreklendirici olmayan biyografiler okumuştum. Jane Austen asla Bay Darcy ile evlenmemişti. Emily Bronte erken yaşta, Charlotte ise doğum esnasında hayatını kaybetmişti. George Eliot hiç çocuk sahibi olmamış ve evli bir adamla yaşadığı için toplum dışına itilmişti. Emily Dickinson gelip geçmiş, Christina Rossetti yaşama kefende açılan solucan deliklerinden bakmıştı. Yaşamı, benim normal yaşam saydığım şeyle birleştirmeyi başaranlar -Bayan Gaskell, Harriet Beecher Stowe- da vardı, fakat herkes onların ikinci sınıf olduğunu biliyordu. Bir elimde mükemmellik ve korkunç son, ötekinde sıradanlık ve rahatlık seçenekleri vardı. Dişlerimi sıktım, yüzümü rüzgara döndüm, çiftli buluşmalara son verdim, kemik çerçeveli gözlük ve sert bir ifade takınıp balon olmadığımı ispatlamaya çalıştım.” Margaret Atwood (s.126)

“Demek ki hayatım böyle olacaktı. Tavan arası ve tüberküloza gizem ve yalnızlık unsurlarını ekledim. Tek başıma uygun bir renge (siyaha) boyanmış bir tavan arasında yaşayacak ve sevgililer bulup münasip bir şekilde ıskartaya çıkaracaktım. Hiç çocuk yapmayacaktım. Sanat her zaman önde gelirdi. Asla otomatik çamaşır yıkama-kurutma makinesi almayacaktım. Sartre, Samuel Beckett, Kafka ve Ionesco’nun beyaz eşyaları olmadığından emindim ve en çok hayran olduğum yazarlar onlardı. Çamaşırların nasıl yıkanacağı hakkında somut bir fikrim yoktu ama kederle, hepsi benim çamaşırlarım olacak, diye düşünüyordum -yumuşak bebek tulumları, minik tişörtler olmayacaktı- ve bu gibi ayrıntılar, daha sonra da halledilebilirdi.” Margaret Atwood (s.127)

“Onu çok sevdim desem yalan olmaz -bu biraz da gül yapraklarını koparıp altında böcekler bulmayı sevmemden kaynaklanıyor- yani böcekleri böcek oldukları için değil de, oluşturdukları tezatla çiçeği vurguladıkları için seviyorum.” Gwen MacEwen (s.129)

“Bir insanla yatmak zordu. Bir düşünceyle yatmak istiyor ve yatıyordunuz, fakat düşünce kollarınızda örseleniyordu, fakat sabahleyin uyandığınızda ortada insan bile olmuyordu. Yalnızca, et, saç ve tırnak gibi ayrıksılıklardan oluşan allak bullak bir yığın buluyordunuz. Ardından bir an evvel ondan uzaklaşıyordunuz.” Margaret Atwood (s.152)

“Mektuplara izin var ama bana dokunma,
Yoksa düşerim dedim.
Her şey bağlı, senin uzak durmana…” Margaret Atwood (s.185)

“Margaret yazar olarak, kâğıttan bir evrende yaşıyordu. Bir başkasının girişi, bu dünyayı değiştirebilirdi. Buna karşı Margaret de herkes gibi sevgi istiyordu. Belki de onun için zorluk, her şeyi çok net görmesi ve kendini ikna edememesiydi. Bir başkasının hayatına girmenin sonuçlarını daha net görebiliyordu. Yazmak için gerekli olan o boş alanlara ve boş zamanlara ne olacaktı?
Bu şekilde düşünmek soğukluk muydu? Purdy, Margaret’in duygusal merkezinde bir katılık olduğunu söylemişti. Margaret bunu kabul ediyordu. Eğer duygusal olmak, insanın aşk için kendisini en yakın mecazi uçurumdan aşağı atmasını gerektiriyorsa, o bunu yapmaya hazır değildi. İnsanın kendine dikkat etmesi gerektiğini düşünüyordu; başka kimse bunu yapamazdı, üstelik yapmak zorunda da değildi.” (s.187)

“Margaret’in hayali, iki insanın bir dengede buluşup kendi farklılıklarını korumasıydı; o eski romantik metafordaki gibi, bir bütünün iki yarısı olarak tanışıp birleşmesi değildi. O modelde, yarımlardan biri her zaman kontrolü ele alıyordu. Margaret romantik değildi. Fakat bunun bedelini ödemek zorunda kalacaktı. Bir yanıyla Gwen’in romantizminden çok etkileniyor olmalıydı. Dünya sadece bir çeşit aşk olduğunu söylüyor ve o aşk, nihai bir yakınlık için özü tehlikeye atmayı öngörüyordu. Ona inanmamakla hata mı ediyordu?” (s.187)

“Benim teorime göre şiir beynin melankolik yanıyla yazılıyor ve bir şey yapmasanız bile, kendinizi yavaş yavaş karanlık ve çıkışı olmayan bir tünelde ilerlerken bulabiliyorsunuz.” Margaret Atwood (s.187)

“Yetmiyor mu damarlarından akan kelimeler
Seni yaşatmaya…” Margaret Atwood (s.209)

“Margaret, Purdy’ye yakında Jim’le evleneceğini söylediğinde, onu Jim’in kendisi kadar güçlü biriyle baş etmek için gerekli tüm savunma teçhizatına sahip olduğuna ikna etmek zorunda kalmıştı: Beni idare edebiliyor, yani beni kendi halime bırakıyor çoğunlukla.” (s.225)

“İyi kızlar evlenip çocuk sahibi oluyor, şiir yazmıyor. Bu nedenle şiir yazıyorsan, iyi bir kız olmuyorsun ve bir şekilde cezalandırılmayı hak ediyorsun. Bunun bir yorumu daha var: Sanatçılar acı çeker. Yani acı çekmiyorsan sanatçı değilsin. Bu yüzden yazmak için üçkağıtçı bir şekilde kendine acı çektirmenin yollarını arıyorsun. Ben de böyle şeyler yaptım. Ya sen? Ama işin aslı, acı çekmekten pek hoşlanmıyorum. Böylece, daha az acıya izin veren bir mantık geliştirdim.
Herkese birtakım nevrozlar verilmiş. Fakat sanatçı, bunları bir şekilde sanatına yansıtabiliyor ve sanatçı olmayanlar bunu başaramıyorlar. Onlar, bunu yaşayarak çözmek zorundalar. Bu nedenle, sanatçı kendi nevrozlarına, eşit şiddette nevroza sahip sanatçı olmayan birinden daha iyi adapte oluyor. İnsanlar bana ne kadar aklı başında olduğumu söylediğinde, aslında acı çekiyor olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu alışkanlıktan kurtulmak kolay olmuyor.” Margaret Atwood (s.265)

“Hepimiz kamusal yaşama kapalı ve ondan farklı bir özel yaşam istiyoruz ve bu yaşamda, hükmeden ve hükmedilenin, hiyerarşinin ve politikacıların olmamasını, sadece eşit ve özgür insanların olmasını arzu ediyoruz. Ancak bu, her kültürün kapalı bir sistem olması ve bizim de güce dayalı ve ondan beslenen bir kültüre sahip olmamız nedeniyle çok zor, hatta imkânsız görünüyor. Çok yazık, çünkü gücü uygulamak aşkı yaşamakla zıt anlamlı. Aşk verirken, güç alıyor ve aldığı için kendini haklı çıkarıyor. Ne yazık ki kendi kişisel yaşamımız olarak gördüğümüz şey boyunca yaptıklarımız, aslında dış dünyanın güç oyunlarını ve güç mücadelelerini kopyalamaktan ibaret. Bu durumu, kendimizden ve birbirimizden gizlemek için büyük bir çaba harcamamız ise daha da üzücü.” Margaret Atwood (s.300)

“Margaret’in deyimiyle, aynaları kıran bir ilişki yaşamak mümkündü. Kadınlar, aşkı saplantı haline getirerek çok vakit harcıyorlardı ve aşk kendisiyle çelişen bir biçimde kişisel bir saplantıya dönüşüyordu. Margaret, kadınların kendilerini iki kişilik evreni aşan bir bağlamda düşünüp yaratıcı bir şekilde dünyayla meşgul olmalarının onlar için daha iyi olacağını söylüyordu. Sonuçta, kendi sorumluluğumuzu üstlenmemiz gerekiyordu, çünkü elimizdeki tek şey kendi kaderimizdi ve kaderimizi sadece biz belirleyebilirdik.” (s.308)

“Aşk dediğimiz şey, genellikle kendi güvenliğimiz adına ötekine sahip olmayı gerektirir -kalıcılığa yönelik bu talep, boğucu ve yıkıcıdır. Graeme, bu şiir hakkında kendisine yöneltilen soruya, aşkın sonsuz olduğunda ısrar ederek, onu kaderin cilvelerine ve tehlikelerine teslim ediyorsun. Bunu yapmaya başladığın an belaya davetiye çıkarıyorsun, diye cevap vermişti. Bu sana yetiyor. Aşk, hemen olsun diye tutturulamayacak kadar büyük bir şey.” (s.344)

“Yazar olmama izin vermeyen biriyle yaşamak, benim için imkansız olurdu. Ama yazarlık bana epey pahalıya patladı, onu da söyleyeyim. Diğer kadınların sahip olduğu pek çok şeyi kaçırdım -uzun bir süre çocuksuz ve bekar yaşadım. Şimdi bir şey kaçırmadığımı biliyorum. Ancak sorun şu ki, eskiden böyle düşünmüyordum.” Margaret Atwood (s.345)

“Kendi başının çaresine bakabilen, canı istediğinde yemek pişirebilen erkeklerden hoşlanıyorum. Kimsenin çorabındaki söküğü de dikmem. Erkekler çaresiz değiller ve gerektiğinde kendi ev işlerini yapabilirler. Aksini düşünseydim, onlara saygısızlık etmiş olurdum.” Margaret Atwood (s.346)

“Graeme Gibson, ilişkiler hakkında yöneltilen sorularda romantik metaforlara güvenmediğini belli ediyor. Benzerlik ararken en fazla, iki insan arasındaki ilişki liken gibidir, diyor. Liken, alglerle simbiyotik bir birlik kuran halofit bir bitki. Bir başka deyişle, iki organizma birbirine geçmiş, ancak tamamen bağımsız.” (s.395)

18 Eki 2017

Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle - Kadınlığın 21 Hikâyesi

“Bildiğiniz gibi: Dünya sözcüklerle politikleşir. Dünya halinin doğal bir parçası sanılan durumlar, sözcüklerle politik anlamlarına kavuşur. Politika, bir anlamda terimlendirilmiş dildir.” Murathan Mungan

“Anılarla uğraşmak filan gibi saçmalıklar yok sevgili Bayan Cooper. Bunu unutmanızı öneririm. Yalnızca şimdiki zaman var olmalıdır.” Road Dahl, Son Perde (s.32)

“Bu benim tekniğim, kendime giysilerle hayat veririm. Hatta o anda ne giydiğimi hatırlayamadığım sürece, ne yaptğımı, bana ne olduğunu hatırlamak benim için olanaksızdır. Elimden ne zaman bir süveter ya da elbise çıkarsam, hayatımdan da bir parçayı çıkarmış olurum.” Margaret Atwood, Tokalar (s.41)

“Hayatımın bu döneminde, karşılıksız aşk bana en uygun duyguymuş gibi geldi. Bana çok acı verdi, ama geriye dönüp baktığımda avantajlarını da görüyorum. Hiçbir risk almam gerekmeksizin cinsel ve duygusal fırtınalar yaşattı. Zayıf ve sıradan bile olsa, benim olan hayatımı engellemedi ve hiç karar vermem gerekmedi. Çıplak fiziksel gerçeklik dünyasında, üzerime uymayan giysilerimi çıkarmam gerekebilirdi. O zamanlar metafiziğe inanırdım. Platonik biçimim, eğer açılırsa belki de toza dönüşecek olan, gizemli bir şekilde sarmalanmış Mısır mumyasına benzerdi. Ama karşılıksız aşkta giysilerinizi çıkarmanız gerekmezdi.” Margaret Atwood, Tokalar (s.43)

“Fötr şapkalı adam dışarıda beni bekliyordu. İçki içmek için ona katılmamı istedi.
Hayır, teşekkürler dedim. Başka biriyleyim diye ekleyerek. Bunu onu yumuşatmak (kadınlar her zaman kendilerini tavlamak isteyen erkekleri reddettiklerinde onları yumuşatmak zorunda olduklarını hissederler) için söylemiştim.” Margaret Atwood, Tokalar (s.48)

“Olması gerektiği gibi ayrılmadığın için sanki hiç ayrılmamışsın gibi gelmişti bana.” Margaret Atwood, Tokalar (s.54)

“Daha sonra seni kutlamak için yanına geldim. Beni böyle gördüğüne şaşırmıştın. Söylediğine göre beni hiç düşünmemiştin. Muhtemelen endişeli gözlerle şık saç kesimime, zarif kırmızı takımıma ve gösterişli botlarıma bakmıştın. Evliydin, üç çocuğun vardı ve onların cüzdanındaki şipşak fotoğraflarını, koruyucu bir tılsım gibi tutarak, aceleyle bana gösterdin. Onlarla benimkileri karşılaştırdım. İkimiz de içki içmeyi teklif etmedik. Birbirimize iyi dileklerde bulunduk, ikimiz de düş kırıklığına uğramıştık. Şimdi anlıyorum ki sen benim genç yaşta veremden ya da onun gibi bir hastalıktan ölmemi istemiştin. Yine de sen de bir romantiktin.” Margaret Atwood, Tokalar (s.55)

“Kendini aldatıyorsun ama avutulmayı da reddediyorsun.” Margaret Atwood, Tokalar (s.56)

“Neyiniz var bakalım? dedi. Soluğumu içime çektim, ellerimi kaldırdım ve yeniden indirdim, kendimle hiç ilgilenmiyordum demek istiyordum, sonra bunun yalan olduğunu düşündüm, ben yalnızca kendimle lgileniyorum ve bu mu? Yani hiçbir şey olmaması mı? Yalnızca yorgunluk ve boş, durgun günler, denizdeki balıkların yaşamı gibi bir yaşam ve nedensiz bir gülüş mü? Ona içimde pek çok hikâye var demek istedim, bunlar benim hayatımı güçleştiriyor.” Judith Hermann, Kırmızı Mercanlar (s.57)

“Deniz dibinde fazla kalırlarsa mercanların karardıklarını bilirsin.” Judith Hermann, Kırmızı Mercanlar (s.58)

“Ben hayal kurmam. Bir şeylerin ötesine bakıp boşluğu gören insanlardan değilim.” Flannery O’Connor, Saf, Temiz Köylüler (s.85)

“Hepimiz lanetliyiz. Ama bazılarımız gözlerimizdeki bağı çözdük ve görülecek bir şey olmadığını gördük. Bu bir tür kurtuluş.” Flannery O’Connor, Saf, Temiz Köylüler (s.85)

“Hemen hemen her kitap yaşamdan daha iyiydi Audrey’e göre. Ya da işte, kendi sürdürdüğü yaşamdan... Yakında yaşamı değişecekti elbette, hareketlenecek, tümüyle başkalaşacaktı. İnsan bunu ummasa nasıl sürükleyip durabilirdi günlerini? Ama şimdilik, yaşamaktan uzak durmanın çok daha hoş olduğu kuşkusuzdu. Ve kitaplar onu uzaklaştırabiliyordu.”Jean Rhys, Böceklerin Dünyası (s.90)

“Bütün üzüntüler, sen durup onu düşünmeye başladığın zaman ortaya çıkıyor.” Dorothy Parker, Büyük Sarışın (s.137)

“-Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene!
  -Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun.” Charles Bukowski, Kasabanın En Güzel Kızı (s.160)

“Ona ne kadar serinkanlı olursa olsun, durumun olağan bir durum olmadığını göstermek istedim. Yanıtı mantıklıydı. Aşk hiçbir zaman olağan bir durum değildir ki zaten.” Marta Lynch, Latin Âşık (s.209)

“Benimle fazla kalmıyordu, üç saat kadar. Birlikte uyuyorduk; en iyi ilişkilerin uykuda kurulabileceğini o zaman öğrendim.” Marta Lynch, Latin Âşık (s.213)