10 Tem 2021

Tiffany Watt Smith - Duygular Sözlüğü

 

“Bulutlara bakın, bir duygunun her şeyin rengini bir anlığına değiştirdiğini görebilirsiniz, birden gökyüzü kendini yeniliyor ve o renk kayboluyor. Kendi duygusal hava durumumuzu tanımak ve isimlendirmek en az bunun kadar garip bir iş.” (s.14)

“Bazı duygular gerçekten dünyayı tek bir renge boyayabiliyor, araba kaydığında hissedilen dehşet ya da aşık olmanın getirdiği öfori mesela. Bazı duyguları ise bulutlar gibi, yakalaması epey zor.” (s.14)

“Bazen duygular bize değil de biz duygulara aitmişiz gibi geliyor.” (s.15)

“Duygulara öncelikle ve esas olarak birer biyolojik gerçekmiş gibi yaklaşmak bir duygunun gerçekte ne olduğunun yanlış anlaşılmasına yol açıyor.” (s.15)

“Duyguların bastırılabilir ya da birikip dışa vurulabilir şeyler olduğunu Freud’un çalışmaları üzerinden düşünebilmeye başladık. Özellikle de çocukluk korkuları ya da  arzuları olmak üzere bazı duygular da zihinlerimizin en derinlerine çöküp saklanabiliyor ve ancak yıllar sonra rüyalarda ya da karşı koyulmayan istekler şeklinde hatta baş ağrısı ya da mide krampları gibi fiziksel semptomlar olarak karşımıza çıkabiliyor.” (s.18)

“Duygular aynı zamanda bizi düpedüz insan yapan şeyler tarafından da tetiklenebiliyor: kullandığımız dilden ve bedenlerimizi anlamak için kullandığımız kavramlardan, dini inançlarımız ve ahlaki yargılarımızdan, modadan hatta zamanımızın siyasi ve ekonomik koşullarından. 17. Yüzyıl soylularından François de La Rochefoucauld en coşkulu dürtülerimizin bile geleneğe uyum sağlama ihtiyacından ortaya çıktığını kabul ediyordu: “Bazı insanlar” diyordu iğneleyici bir şekilde “eğer aşk hakkında konuşulduğunu duymamış olsalardı asla âşık olamazlardı.” Nasıl ki konuşma, izleme ve okuma, bedenimizdeki duygulanmaları kışkırtabiliyorsa, onları sakinleştirebiliyor da.” (s.19)

“Duygulara yüklediğimiz anlamlar onları nasıl yaşadığımıza göre değişir. Deneyimlerimiz bir duyguyu keyifle mi yoksa telaşla mı karşılayacağımızı belirliyor; tadını mı çıkaracağız, utanacak mıyız? Bu farkları yok sayarsak duygusal deneyimlerimizi deneyim yapan şeylerin çoğunu kaybetmiş oluruz.” (s.22)

“Günümüzde duygusal sağlık ve bu sağlığa ulaşmak için duygularımızı tanıma ve anlama mecburiyeti Bhutan’dan İngiltere’ye pek çok ülkede açıkça belirtilmiş bir kamu politikası. Televizyonu ya da gazeteyi açın, orada bir yerde kalıcı mutluluğa ulaşmak için tavsiyeler ya da ağlamanın neden faydalı olduğu konusunda bir yazı olacaktır. Duygularımıza önem vermek yeni bir fikir değil. Antik Yunan’da Stoacılar bir tutkunun ilk izlerini fark edebilirlerse onu daha iyi kontrol edebileceklerini düşünüyorlardı. Ensedeki tüylerin ürpermeye başladığı ilk an yakalanırsa kör bir paniğe kapılmamak konusunda insan kendini ikna edebilir, diye düşünüyorlardı. 17. Yüzyılın önemli düşünürlerinden, melankolinin anatomisi konusunda uzmanlaşmış Robert Burton da duygularını fark etmenin kendisine faydalı olduğunu düşünüyordu ama onun yaklaşımı biraz farklıydı. Hissettiği çaresizlik ve endişe meraklanmasına neden oldu ve özellikle geçmişteki yazar ve filozoflara danışarak bu durumu anlamaya çalıştı. Başlangıçta çok anlamsız görünen melankolisi nihayet anlam kazanınca hakimiyetini de kaybetti.” (s.24)

“Duyguların farkında olmakla stres altında dayanıklılık, yüksek iş performansı, daha iyi idare, pazarlık becerileri ve daha istikrarlı aile ilişkileri arasında güçlü bir korelasyon var.” (s.24)

“Bu cesur yeni duygusal dünyada bir kâşif olarak öğrendiğim şey de şu: Duygularımızı anlatırken ihtiyacımız olan şey sözcükleri azaltmak değil. Daha fazlasına ihtiyacımız var.” (s.27)

“Amae:

Çoğumuz zaman zaman sevdiğimiz birinin kucağına sığınıp sevilip avutulmak isteriz. Bir anlık hissedilen, tamamen güvende olma hali, önemli ve insanı canlandıran bir etkiye sahip. Bunun bize verdiği hissi kendi dilimizde aktarmak zor ama Japonya’da amae olarak biliniyor.

Japonya’da amae pek çok ilişkinin bir parçası olarak kabul ediliyor, sadece aile içinde değil arkadaşlar arasında ve işyerinde de. Tabii bu duygunun dereceleri var. Çocuklar bazen amaeci şekilde davranmakla suçlanabiliyor, örneğin gözlerini kocaman açıp birinin onlar için bir şey yapmasını beklediklerinde. Ya da ergenlik çağında biri, bir şekilde geçerim nasıl olsa düşüncesiyle sınavlarına çalışmadığında amae olmak konusunda uyarılabiliyor. Şımarık bir çocuk gibi davranmak ya da sırtını başkasına yaslamak olarak çevirileri var.

Ancak bu çeviriler amae’ye nasıl bir saygıyla yaklaşıldığını hiç iyi yansıtmıyor. Japon psikanalist Takeo Doi’ye göre amae “bir kişinin sevgisini çantada keklik görmek ve değerini bilmemek” anlamına geliyor ve bu duygu, karşılığında şükran duyma gereği görmeden birinden destek aldığımız zaman ortaya çıkıyor. Hatta çok çalıştığımız zamanlar kendimize de biraz amae göstermemiz teşvik ediliyor. Doi için amae’yi hissetmek önemli; çünkü çocukluk evresinde gördüğümüz koşulsuz bakıma bir dönüşü temsil ediyor. Düzenli ilişkileri sağlamlaştıran bir tutkal, derinlemesine duyulan güvenin bir sembolü.” (s.39)

“Tren gördüğünüzde kendinizi tren yoluna atmak istiyorsunuz. İnsanlar yükseklik korkusundan bahsediyorlar ama işin aslı uçurumlar konusundaki gerginlik, düşme korkusundan değil mantıksız bir atlama hevesinden geliyor.” (s.40)

“Bir şeyi arzu edeli çok zaman olmuştu ve bunun üzerimdeki etkisi bir felaketti.” Samuel Beckett, The End (s.41)

“Önünde engel olmayan bir arzu sadece gelip geçici bir duygudur ve yerini hızla doygunluğa bırakır. Ama ya yasak olan, reddedilen, ulaşamayacağımız bir yerden parlayan? Arzularımızın tarihi, kendimizi bu tür şeylerle nasıl kaybettiğimizin hikâyesidir.” (s.41)

“Aşk. Bu kaygan duygu o kadar önemli ki tüm dikkatleri topluyor ve anlaşılması o kadar zor ki tekil bir çaba onu tam olarak belirlemeye yetmiyor. Beraber mutlu yaşanmış bir hayatın sonunda bile aşkın ne olduğunu tam olarak söylemek zor. Orada olduğunu biliyoruz, olmak zorunda; yoksa nasıl birbirimiz için hâlâ öncelikli olabilir ve tartışmaları ya da yanlış anlaşılmaları nasıl atlatabilirdik?” (s.48)

“Beklenti. “Bekle ve gör” dedi Büyükanne. Işıklar söndü, perdenin alt kısımları kızıllaştı. Bunu çok seviyordum ve hep çok sevmiştim, ışıkların söndüğü ve perdenin kızıllaştığı, muhteşem bir şeyin olacağını bildiğin o ânı. Bundan sonra her şey mahvolsa bile önemi yok; beklentinin kendisi hep saf kalıyor. Ümitle yola devam etmek, varmaktan daha iyidir, Perry Amca’nın da dediği gibi. Ben her zaman ısınma turlarını olayın kendisine tercih ederim. Aslında. Her zaman değil.” Angela Carter, Wise Children (s.54)

“Belirsizlik. Her şey o kadar belirsiz ki, içimi rahatlatan tam olarak bu.” Tove Jansson, Moominland Midwinter (s.55)

“Can sıkıntısı. Eline bir kitap alıp bırakıyorsun. Esniyorsun, bir yere yığılıyorsun ve uzaklara dalıyorsun ama hiçbir şey dikkatini çekmiyor. Can sıkıntısı, duyguların en çelişkilisi. Sıkışmışlık, eylemsizlik ve ilgisizliğin bir karışımı: Bir şeylerin değişmesini istiyorsun ama ne olduğunu tam olarak söyleyemiyorsun.” (s.59)

“Gamsızlık. D.H. Lawrence’a göre umursamamak, kazanılması gereken bir duyguydu.” (s.88)

“Hayal kırıklığı. Vaat edilen plandan/buluşmadan mahrum kalmak, hiçbir şeysiz bırakılmak demek. Kendimiz için, iyi düzenlenmiş bir ev gibi ayarladığımız inançlar ve planlar altüst olduğunda hissettiğimiz şeydir bu; beklenen bir terfi ya da ümit edilen bir konum bizden çekip alındığında.” (s.103)

“Hayal kırıklığı sadece üzüntü izleri bırakmıyor kafa karışıklığı hissettiriyor ve hayatın baştan şekillendirilmesini gerektirecek yorucu bir ihtimal ortaya çıkarıyor.” (s.104)

“Kafa Karışıklığı. Çoğumuz karışık bir çekmecede bir fiş ararken değerli bir şey bulmuşuzdur. Benzer şekilde karışık zihinlerimize daldığımızda, aramadığımız fikirler ve alakalı olduğunu düşünmediğimiz şeyler arasında bağlantılar buluruz.”

“Bir şeyin olmasını engelleyen herhangi bir şey başka bir şeyi mümkün kılıyor.” (s.134)

“Kırılganlık. Bağ kurma arzusu bizi en çok kırılgan kılan şey. Tökezleyerek çıktığımız tehlikeli şekilde aydınlık sahnede, tüm kusurlarımızın meydanda olduğu ve aslında ne istediğimizi söylediğimiz o anlar: seks, affedilmek, bir çocuk. Kırılganlık ihtiyacımız olan bir şeyi isteyecek cesareti topladığımızda orada, “Bunu umursuyorum ve senin de umursamanı istiyorum.” Bağlandığımızda, “seni seviyorum”, “sana güveniyorum” derken orada veya sıcak, sevinçli ya da dehşete kapılmış hissettiğimizi itiraf ettiğimizde. Göğüs kafesimizden içeri giren bir rüzgâr gibi. Hoş olmayabiliyor. Korunmasız hissettirebiliyor. Kırılganlık, Yeats’in şiirinde dendiği gibi, rüyaları serip kimsenin onları ezip geçmeyeceğini ummak: Hafifçe bas, düşlerimde yürüyorsun.” (s.145)

“Mono no aware, doğrudan, “bir şey”lerin (mono) dokunaklı olması hissi (aware) anlamına geliyor ve genellikle hayatın geçiciliği karşısında bir iç çekiş olarak anlatılıyor. Pek çok nüansla dolu bir his: değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul edince gelen hüzün ve huzur; gelecekte yaşanacak kayıpların önceden tutulan yası; hayatın zevklerinin biteceğini bilmenin acısı.” (s.186)

“Martin Seligman’ın da bulunduğu pek çok çağdaş filozof ve psikolog, mutluluk yerine “çiçeklenme” demeyi tercih ediyor. Aşağı yukarı Yunanca eudaimonia kavramına karşılık gelen ve hakkında yazılmış en etkili açıklama, Aristotales’in Nikomakhos’a Etik kitabında bulunan bu terim, anlamlı bir hayatın ayrıcalıklar kadar acılarla da dolu olacağını öne sürer. Mutluluk genel anlamda olumlu bir hisle bağdaştırılırken, çiçeklenen bir hayat, cesaret (ki bu zor olabiliyor) ve şefkat (başkaları adına üzgün hissetmek anlamına gelebiliyor) ve ertelenmiş tatmin (bu da beklemenin getirdiği sinir bozukluğunu yaşamak anlamına geliyor) pratiği gerektirir. Üretken ve gelişen bir hayat, sürekli Norveç’te yüzmek ve balık tutmakla geçmiyor olabilir ama en azından Seligman ve meslektaşları için bir yaşam olarak tatmin edicidir.

Belki de mutluluktan bahsetmek yerine üretken ve gelişen bir hayattan bahsetmenin en büyük sonucu mutluluğu ait olduğu yere, bir duygu statüsüne koyması. Son 200 yılda mutluluk sonsuza kadar mutlu yaşamak türünden geçici bir duygu olmaktansa, diğer tüm duygular gibi bazen hissedilen bazen de hissedilmeyen bir durum ya da hal anlamında kullanıldı.” (s.192)

“Eğer mutluluğu hayret gibi gelip geçici, yas gibi karmaşık bir duygu olarak yeniden düşünürsek, pek çok çelişkisini ve pek çok farklı biçimini bulabilir. Çünkü kimisi için mutluluk, memnuniyetin sonsuz inlemesiyken, bir başkası için her şeyin “olması gerektiği gibi” oluşunun esrarengiz hissi ve bir diğeri içinse insanın içini pır pır ettiren heyecan olabilir; mutluluk aynı zamanda tehlikeli ve cesurdur. Timsahların üzerindeki mükemmel köprü gibidir.” (s.192)

“Fazla nostalji sisi tatmin olmadığınız bir şimdiki zaman ile çekici bir şekilde ulaşılmaz geçmiş arasında sıkışmış bir halde bırakabilir. Genellikle uzun zamandır düşünmediğimiz bir anıyla bağlantı kurmak, arzu ettiğimiz aidiyet, kimlik ve süreklilik hislerini yaratıyor. Virginia Woolf’un Deniz Feneri’nde yazdığı gibi, bir şeylerin eski hallerine çevrilen bu istemsiz bakışlar, kaotik hayatlarımızın içinde değerli taş gibi parlayan uyum ve istikrar getiriyor.

Son zamanlarda şaşırtıcı sayıda psikolojik çalışma varoluşsal anlam ve toplumsal bağlılık hislerimizi artırdığını ileri sürerek nostaljik düşüncelerin faydalarının altını çizdi. Hatta psikolog Clay Routledge kaygı, yalnızlık ve köksüzlük hisleriyle savaşmak için eski mektupları okuma ve değer verdiğimiz anıların listesini yapma gibi nostalji egzersizleri önerdi. Çevremizin ve fiziksel hislerimizin de yardımı olabilir. Korkular üzerinden hatırlama en güçlü ve çabuk olanı, nörologlara göre bunun nedeni korkuların burun deliklerimizden doğrudan duyguların ve anıların bulunduğu limbik sisteme geçmesi. Çin’in güneyinde bir grup araştırmacı nostaljik hislerin soğuk havalarda arttığını fark edip geçmişi düşünmenin vücut sıcaklığımızı artıran evrimsel bir amacı olabileceğini iddia ettiler; bir anlamda içimizi gerçekten ısıttıklarını.” (s.201)

“Sabun bedene neyse, gözyaşı da ruha odur, der bir Yahudi atasözü.” (s.224)

“18. Yüzyılın son on yılında isyankâr bir grup romantik şair ve ressam bilerek yalnızlık peşinde koşmaya başladı. Bugün yalnızlıktan, uzak durulması gereken, keyifsiz ve kopuk bir his olarak bahsediyoruz. Ama Romantiklerin yalnızlık dedikleri şey, ruhsal ve duyusal deneyimlere vesile olan, fiziksel anlamda tek başına olma durumuydu.” (s.292)


23 May 2021

Engin Geçtan - İnsan Olmak

“Yirminci yüzyılın ilk yarısında, toplum normlarına uyma oranının normalliği, bu kurallardan sapma oranının ise normal dışını belirlediği görüşü oldukça egemendi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, toplumların da bazen hasta olabileceğinin fark edilmesi üzerine bu görüş geçerliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Hasta toplum, bünyesindeki normal bir davranışı normal dışı olarak yorumlayabilen toplumdur. Belirli bir oranda toplum kurallarına uyma, toplu halde yaşamak için gereklidir ve bunun karşıtı tutumlar bireyin kendisi için de zararlı olabilir. Ancak, normalliğin temel ölçütlerinden biri, kişinin kendisini iyi hissedebilmesidir. Bu ise yalnızca yaşamın sürdürülmesini değil, insanın dünya içinde kendine özgü bir yer edinebilmesini ve yaşamından doyum sağlayabilmesini de içerir. Buna karşılık, yalnızca toplumun onayına yönelik davranışlar kişiliğin ortadan silinmesine neden olabilir.” (s.12)

“Kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık. Beyaza çok yakın bir tonu tutturabilenlerin azınlıkta olduğunu biliyoruz.” (s.12)

“Samimiyetsizlik ilkel toplumların bilmediği bir davranış biçimidir. Samimiyetsizlik uygarlıkla gelişmiştir. Çünkü uygarlıkla birlikte diplomasi de gelişmiş, çalınacak şeylerin sayısı da artmıştır. İlkel insanlarda mülkiyet geliştikçe hırsızlık ve yalan da başlar.” (s.19)

“İnsan hem yapan hem bozan, hem seven hem kıran bir varlıktır. Bu çelişki kendisini ve diğer insanları anlayabilmesini güçleştiren en önemli etmenlerden biri olmuştur.” (s.21)

“Gelenekler ve töreler insana koruyucu bir ortam sağlar, ama onun toplum içinde farklılaşmasını ve kişiliğine yeni boyutlar katabilmesini de önemli ölçüde kısıtlar.” (s.22)

“İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen süre içinde çağdaş toplumlar kendine özgü bir olguyu da birlikte getirmiştir. İnsan eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha kısa süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir. Bu, soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar.” (s.31)

“İnsanlar vardır, bilirsiniz, başkalarından sürekli bir şeyler bekler ya da isterler. Aslında bu, bir insanın ihtiyaçlarını kendisinin karşılamasından çok daha büyük bir çabayı gerektirir. Üstelik onur kırıcıdır da. Ama onlar için önemli olan, diğer bir insanın ya da insanların kendileri için bir şeyler yapmasıdır. Bunun için her şeye katlanırlar. Genellikle bu tutumlarının bilincinde değildirler. Amaçları diğer insanları sömürmek değil, bir şeylerin hazırca kendilerine verilmesidir. Aşırı bağımlıdırlar ve kendi sorumluluklarını başkalarının üstlenmesini beklerler. Onların çevremizdeki varlığından sıkılabilir ya da bize yük olduklarını düşünebiliriz. Ama çoğu kez kendi bağımlılığımızdan ötürü onları çevremizde tutarız. Kendilerine bir şeyler verildiği sürece bizden kopmazlar. Bir diğer deyişle, böyle kişiler kronolojik olarak yetişkin, hatta entelektüel yönden iyi gelişmiş olsalar bile, bebeklik yıllarının asalak varoluş biçimini sürdürürler.” (s.36)

“Bir insanı sevmek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmayı da içerir.” (s.43)

“Yaşamak iniş ve çıkışları içerir. Ana-babasının bu dalgalanmaları yüreklice göğüsleyebildiğini gözlemleyen çocuk da ileriki yaşamındaki inişleri dünyanın sonu gelmişcesine algılamaz. Noksan yönleriyle yüzleşebilen bir ana-baba modeli gördüğünden, kendisi de kendine karşı dürüst olmayı öğrenebilir.” (s.47)

“Duyguların geçmişe dönük nedenlerinin, yalnızca insanın kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmesini engelleyen etmenlere ışık tutması açısından konu edildiğini bir kez daha vurgulamakta yarar görüyoruz. Çünkü bir duyguyu nasıl yaşamakta olduğumuzu fark edebilmek, onun geçmişe dönük nedenlerini açıklayabilmiş olmaktan çok daha büyük önem taşır.” (s.51)

“Aslında herkesin çocukluk döneminde bir şeyler aksar. Ama insan, duyguların dürüstçe yaşanabildiği bir çevrede yetişmişse olumlu duygular gibi olumsuz duygularını da açıkça yaşamayı öğrenebilir, dolayısıyla kendine fazla yabancılaşmaz. Eğer insanlar olumsuz duyguların evrensel olduğunu, reddedilme kaygılarının herkes tarafından yaşanmakta olduğunu ve bunun yalnızca yoğunluk derecesinin önemli olduğunu bilebilselerdi, bu tür duyguların üzerini fazlaca kapatmaz ve gereksiz bir suçluluğu da yaşamazlardı.” (s.56)

“İnsanları sevebilmek, onlarla baş edebilecek yöntemleri geliştirebilmeyi gerektirir. Bununla kastedilen, karşımızda düşmanlar varmışcasına geliştirilecek savunma yöntemleri değil, kendimizi dürüst ve açık bir biçimde yaşayabilme yürekliliğini gösterebilmektir. Sinsice yaşanan duygular, insanların bize, bizim de onlara ulaşabilmemizi engeller. Çünkü onlar gerçek bizi değil, gösterdiğimiz yanlarımızı kabul ederler. Sonunda, kabul edilen gerçek benliğimiz olmadığından, kendimizi de kabul edilmiş hissedemeyiz.” (s.56)

“Bir beraberlikte kendisini gözlemlemeden ve olduğu gibi yaşayabilecek yürekliliğe sahip olan bir kimsenin sonradan konuşacağı bir şey olmaz, yaşanan yaşanır ve biter. Olumsuz duyguların egemen olduğu bir geçmiş, geleceğe doğru taşınmadığından yeni bir yaşantıya kolayca geçilir.” (s.63)

“Sürekli değişen koşullara uyum sağlayabilmek ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmek belirli bir esnekliği ve yaratıcılığı gerektirir. Burada etkin olmakla kastedilen, kişilerin olaylara kendisini iyi hissedebileceği bir biçimde yön verebilmesidir.” (s.73)

“Her bir insan kendi benliğiyle yüzleşmeyi göze alabildiği ve değişmeyi istediği oranda değişebilir. Böyle bir değişim sürecini başlatabilmek için insanın davranış alanını daraltan katı savunma sistemlerini görebilmesi gerekir.” (s.74)

“Bir insana değer vermek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi benimseyebilmektir. Ama birçok kişi diğer insanlara değer verdiği sanısıyla kendi narsist ihtiyaçlarına doyum sağlar.” (s.77)

“Kişiliğin bireyleşelebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.” (s.79)

“Sürekli görkem ya da kusursuzluk bir ütopyadır. Kusursuzluğun tanımı yapılabilmiş olsaydı, bu tanımdaki ölçütlere uyabilen bir kişi herhalde çok sıkıcı olurdu. Kusursuz olmaya çalışanlar bile öyle olduktan sonra...” (s.83)

“Kendini lanetlemek ya da kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller. Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir.” (s.84)

“Bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir.” (s.85)

“Sorumluluk denince çoğu insanın aklına, ailesi, çalıştığı kurum ve dostlarına karşı görevleri gelir, ama kişinin kendisine karşı görevi olan “iyi yaşama sorumluluğu”ndan pek söz edilmez. Başkalarına karşı sorumluluklarımız olduğu kaçınılmaz bir gerçek olmakla birlikte, bazen bunu kendimize karşı sorumluluklarımızı görmezden gelmek için kullanmak da sorumsuzluktur.” (s.97)

“İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür. İnsanın başkalarının sorumluluğunu üstlenerek kendine karşı olan sorumluluklarını görmezden gelmesi çoğu kez çocukluk yıllarında öğrenilmiş kusurlu bir davranıştır. “O bensiz yapamaz” sözü aslında “Ben onsuz yapamam” gerçeğinin saptırılmasından başka bir şey değildir. Yaşamasını beceremeyen bir insanın bunun sorumlusu olarak yakınlarını göstermesi ise kabul edilebilir bir gerekçe olamaz.” (s.98)

“Öyle zaman olur ki, sorumluluğumuzun bir başkası tarafından üstlenilmesini isteriz. Bazen ise bir diğer insanın sorumluluğunu üstlenmemiz gerekir. Bir başka deyişle, arada bir çocuk olur ya da çocuk olmak ihtiyacında olan bir yakınımızın ana ya da babası oluruz. Dengeli bir biçimde olmak koşuluyla bu tür dayanışmalar yaşamın doğal bir parçasıdır. Çünkü aslında kimse kendi kendine yeterli olamaz. İnsanlara gereğinde “hayır” diyebilmek ve bundan ötürü suçlanmamak kadar, onlardan bir şeyler isteyebilmek ve beklentilerimizi hissettirebilmek de kendimize karşı sorumluluğumuzun bir parçasıdır. İnsanlara verebilmek de öyle.” (s.106)

“İnsan bir zaman tüketicisidir.” (s.107)

“Bir insanın kendi benliğini ne ölçüde diğer insanların görüşlerine göre değerlendirdiği, o insanın yalnız kaldığı zaman yaşayacağı korkunun oranını belirleyen en önemli etmenlerden biridir. Ama yine de, yalnız kalmanın ne zaman insanın yaratıcı güçlerine etkinlik kazandıracağını ve ne zaman ruhsal dengesinin bozulmasına neden olabileceğini kestirebilecek ve değerlendirebilecek bilgilere sahip olduğumuz söylenemez.” (s.111)

“Zaman zaman yanlış yorumlandığını gözlemlediğimiz “kendini gerçekleştirme” kavramına burada bir açıklık getirmeyi gerekli görüyoruz. Bu, bir insanın biçimsel olarak ya da bazı toplum normlarına göre giderek yükselen bir başarı çizgisini gerçekleştirmesi anlamını taşımaz. Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısırdöngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar. Bir insanın kendi kısırdöngülerinin tümünü görebilmesi, gerçekleşmesi olanaksız bir durumdur. Böyle bir durumun gerçekleşmiş olduğunu varsaysak bile bu, o insanın kısır döngülerinden arınabileceği anlamını taşımaz. Ama yine de kendine dönük yıkıcı mekanizmaların kökenini tanıyabilmek, insanın kendisine ilişkin bilinmeyenlerinin sayısını azaltır ve onu rahatlatır.” (s.152)

“Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir.” (s.161)

“Diğer insanların gerçeklerini anlamaya çalışacağımız yerde, onları dünyada yalnızca kendi gerçeklerimiz varmışcasına yargılamak etkin olabilmemizi engeller ve yalnızlığa yol açar. Kendi benliğine yabancılaşmış bir insanın değerleri ve inançları tehlikeye karşı savunma niteliğinde olduğundan, davranışları da katı, inatçı ve esneklikten yoksundur. Bu, kendi gerçeklerini algılayabilen bir insanın esnek bir biçimde sürdürdüğü kararlılıktan farklıdır.” (s.163)

“Her şeyin mantık ve irade gücü ile çözümlenebileceğine inanmak bir yanılgıdır. Bu, araçlardan yalnızca biridir ve tek başına kullanıldığında insanı zorlar. Mantık ve irade içimizden gelen istekle bütünleştiğinde anlam kazanır. Bu gerçekleştirilemediğinde kendimize uymayan amaçlar doğrultusunda davranmış oluruz. İstek ve yetenek birlikte oluşur. Yetenek olmayınca istek de olmaz. Salt mantığa dayalı kararlar bizim gerçeğimize uygun olmayabilir. İçimizden gelen ses, eğer onu dinlemeyi başarabiliyorsak, bize hangi doğrultuda davranmamız gerektiğini söyler. Bu ses korku da içerebilir. Ama yeni bir yaşantıya geçerken yaşanan olağan korkuyla, bizim gerçeklerimize uymayan bir eyleme geçmek istediğimizde yaşanan korku birbirinden ayırt edilebilir. İlki benliğimizle bütünleşmiş bir duygu, ikincisi bizi dışarıdan yönetmeye çalışan bir güce karşı geliştirilmiş bir tepkidir.” (s.169)

“Birçok insan “alma” ve “verme”nin birbirinden farklı durumlar olduğu sanısındadır. Çünkü onlar için birinin sorunlarıyla ilgilenmek ya da ona bir armağan almak “verme”, benzeri davranışların kendilerine yapılması ise “alma” anlamını taşır. Ama bu davranışların içsel yaşantımızın gerçeklerini yansıttığını nasıl bilebiliriz? Çünkü bazen verilen şey sevgiden değil, kendimizi yadsımaktan kaynaklanmıştır. Bu sorunun yanıtı “ne” verdiğimiz yerine, “nasıl” verdiğimizi anlamaya çalışarak bulunabilir. Kimi insan almadan vermemekte direnir, kimi ise karşılığını alabilmek için verir. Oysa almak ve vermek aynı anda yaşanan olgulardır. Kendimizi hissederek ve hissettirerek verdiğimizde bunun karşı taraf algılar ve o da kendisini hissettirir. Onu hissedebilmek de bize bir şey verir. Bu öylesi bir yaşantıdır ki, o anda insanlar ayrı varlıklar olduklarının bilincinde değildir. Ama benliğini böylesine paylaşmak, bir diğer insana tutsak olmaktan çok farklıdır. Bu, sevginin kendisidir.

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok ya da kendi yerimize değil. Bir başka deyişle, sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir. Ama sevgi tek bir yaşantı değil, süreçtir. İnsanın kendisini savunmasızca ortaya koyabilmiş olmasının acılarını ve zaferini içeren bir süreç. Mutluluk o anda yaşanılan her şeyi hissedebilmektir. Dünyamızla karşılıklı etkileşimlerimizde keder de yaşanır sevinç de. Mutsuzluk, yaşama katılacak yürekliliği gösterecek yerde, insanın kendi içinde ürettiği ve gerçek dünyayla ilgisi olmayan duygularla yoğrularak kendini yaşamaktan kaçınma sonucu yaşanan bir olgudur. Mutsuz insan, kederine karamsarlık, sevincine kaygı katar, gerçeğini doyasıya yaşayamaz. Çünkü kendine karşıdır. Oysa yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır. Ama bu, içinde bulunduğumuz kısırdöngülerden özgürleşip, her yaşantı parçasının bizi çevreye yönelik yeni bir  etkileşime doğru harekete geçirmesiyle gerçekleştirilir. Bir başka deyişle, sürekli yaşantı üretebilmeyi içerir. Dünyamızla beraberliğimizde bu sürekliliği ya da ileri doğru hareket eden süreci gerçekleştirebilmek, kendini yaşamakla eşanlam taşır.

İnsanlar sürekli seçim yaparlar, ama çoğu bunu kabul etmek istemez. Denize girmek için kıyıya gelen üç kişiden biri derhal suya dalabilir, diğeri sonunda nasıl olsa gireceğini bildiği halde bir süre suyun soğukluğunu deneyerek vakit geçirdikten sonra girebilir, sonuncusu ise girmekten vazgeçebilir ve girenleri seyreder. Bu bir seçimdir ve insan nasıl isterse öyle olur. Ama seçimlerinin sonuçlarını da kabullenmesi koşuluyla!” (s.173)


3 Nis 2021

Alain de Botton - Aşk Üzerine

“Belli bir yazgıya en çok romantik yaşantımızda özlem duyarız. Genelde ruhumuzun derinliklerine inemeyen insanlarla yatağımızı paylaşmak zorunda kaldığımızdan, günün birinde düşlerimizin erkeği ya da kadınıyla karşılaşacağımıza inandığımız için bağışlanamaz mıyız? Bu amansız özlemi doyuracak bir yaratığa adeta batıl bir inanç duymamız, hoş görülemez mi?” (s.7)

“Chloe ile tanıştıktan kısa süre sonra onu yaşamımın aşkı olarak değerlendirmek, hiç de tuhaf gelmiyordu bana. Nedenini bilmiyorum ama, hissettiklerimi göz önünde bulundurarak ona birden duyduğum bu yakınlığın olsa olsa aşk olabileceğini söyleyebilirim.

...

Chloe Noel’i annesiyle geçirdi, ben arkadaşlarımla İskoçya’ya gittim., ama birbirimizi her gün aradık, bazen günde beş defa konuşuyorduk -bir şey söylemek için değil hani yalnızca ikimiz de daha önce hiç kimseyle böyle konuşmadığımızı, ötekilerin zorlama ve kandırmacadan öteye gitmediğini, (doğal olarak bir kurtarıcıya gerek duyan) o bekleyişin artık gerçekten sona erdiğini hissettiğimiz için arıyorduk birbirimizi.” (s.10)

“Birbirimize bu denli uygun olduğumuzu hissetmeye başladığım için de (yalnızca cümlelerimi tamamlamıyor, yaşamımı bütünlüyordu) Chloe ile tanışmamın basit bir rastlantı olabileceğini aklım almıyordu. Yazgı, kısmet gibi olguları gerekli şüphecilikle değerlendirebilecek yetkinlikteydim oysa. Genelde batıl inançlarım da yoktur, ama Chloe ile birlikte, önemsiz bile görünse bir dizi ayrıntıyı içgüdüsel olarak zaten hissettiklerimizin bir kanıtı olarak görmeye başladık; birbirimiz için yaratılmıştık biz. İkimiz de çift rakamlı yılların aynı ayında gece yarısı sularında doğmuşuz. Çocukluğumuzda klarnet çalmışız, okul piyeslerinde Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda rol almışız. Sol ayaklarımızın baş parmaklarında iki büyük ben, arkadaki dişlerimizde ikimizin de dolgusu var. Güneşli havalarda ikimizi de hapşırık tutuyor. Hatta kütüphanelerimizdeki Anna Karenina’ların baskısı bile aynı. Bunlar küçük ayrıntılar belki ama inananlar yeni bir dini nasıl kuruyorlar dersiniz? Elimizdeki verilere yüce anlamlar yükleyerek zamanı kendimizce öyküleştirdik.” (s.11)

“Gökyüzündeki o dev beyin, doğduğumuz andan başlayarak yörüngelerimizi kurnazca kaydırarak bir gün o Paris-Londra seferinde karşılaşmamızı sağlamıştı.” (s.11)

“Bir olayın gerçekleşmesi olasılığı son derece zayıfken, o olay yine de gerçekleşirse durumu yazgı olarak değerlendirmek suç mu? Mesele de aşk olunca, yazgıdan başka ne gelir akla? Bu denli zayıf bir olasılığın sonucu yaşamımızı değiştiren bu tanışma en akılcı adamın bile aklını çelerdi. Gökyüzünde birisi kukla oynatıyor olmalıydı.” (s.14)

“İnsanların asıl yüzünü görmek hem kolay, hem de bir işe yaramıyor, demişti Elias Canetti; başkalarında gereksiz yere kabahat bulmamıza ilişkin. Öyleyse aşık olmak, bu süreçte biraz körleşmek pahasına da olsa, başka insanlarda kabahat bulmayı anlık bir dürtüyle askıya almaktan kaynaklanıyor olamaz mı? Bir yelpazenin iki zıt ucunun birinde aşk, birinde sinizm yer alıyorsa, bizi yorgun düşüren sinizmden kaçmak için aşık olmuyor muyuz bazen? Enerjimizi kısa bir süre içinde mucizevi bir biçimde inandığımız belli bir yüz üzerine odaklamak ve böylece hayal kırıklığından kaçınmak için aşık olunanın değerlerini inatla abartmak her yıldırım aşkında yok mu?” (s.17)

“Aşk, gereksinimlerimizi görülmemiş hız ve özelliklerle yeniden belirler.” (s.21)

“Taksiyle kent içine doğru yol alırken tuhaf bir yokluk, hüzün duygusu çöktü içime. Gerçekten de aşk mıydı bu? Birlikte doğru dürüst bir sabah bile geçirmemişken aşktan söz edebilmek romantik yanılsamalara, anlam kaymalarına yol açıyordu. Oysa kime aşık olduğumuzu bilmeden aşık olabiliriz ancak. O ilk an ister istemez cehalet üzerine kuruludur. Ve ben bu kadar psikolojik ve epistemolojik kaygının arasında buna yine de aşk diyorsam, bu belki de sözcüğün hiçbir zaman tam anlamıyla kullanılamayacağına olan inancımdan kaynaklanıyordu. Aşk bir yer, bir renk, bir kimyasal madde olmadığına, ama tüm bunların bileşimi ve dahası ya da tüm bunların hiçbiri ve eksiği olduğuna göre, gündeme geldiğinde herkes dilediğince söz edemez miydi ondan? Akademik doğru ve yanlışın ötesine uzanmıyor muydu bu konu? Zaman dışında (ki o da kendi kendinin yalancısıydı) kim bir şey söyleyebilirdi bu konuda?” (s.22)

“Şifre: Aşk söz konusu olunca insanlar daha az sinik olmalı.

Mesaj: Benim için sinizmini bir kenara bırak.” (s.32)

“Albert Camus, kendimizi dağınık hissetmemize karşılık, başkalarının dışarıdan bakınca hem fiziksel hem de duygusal olarak son derece derli toplu göründüğü gerekçesiyle aşık olduğumuzu öne sürmüştü. Tutarlı bir öykü, sabit bir kişilik, belli bir yön duygusu hissetmeyince, öteki insanlarda bunu gördüğümüzü sanırız.” (s.64)

“Batı düşüncesinde aşkın yalnızca karşılıksız kalabilecek Marksist bir pratik olduğunu, zaten karşılık görmeyerek beslendiğini ileri süren karamsar bir gelenek vardır. Bu düşünceye göre, aşk varılacak bir nokta değil o noktaya giden yolun kendisidir ve aşığın hedefine ulaşması, yani sevdiğini elde etmesi aşkı küllendirir.” (s.65)

“İnsanın sahip olduğu bir şeyi sevmesi alışıldık bir durum değildir. Stendhal de aşkın ancak aşık olunan kişiyi yitirme duygusu üzerine temellendirilebileceğine inanıyordu, Deniz de Rougemont ise, en ciddi engel en çok yeğlenen engeldir, tutkuyu çoğaltandır, diyordu ve Roland Barthes de tutkuyu elde edilemez olana duyulan özlem olarak tanımlıyordu.” (s.66)

“Çoğu ilişkide, Marksist bir durum gelip dayanır kapıya mutlaka (genelde aşkın karşılıklı olduğu anlaşıldığı anda) ve nasıl sonuçlanacağı, insanın kendi kendine duyduğu sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlıdır. Kendi kendine duyulan nefret ağır basıyorsa, aşkına karşılık bulan taraf ötekinin kendisine layık olmadığını söyleyecektir (layık değildir çünkü kendisinden daha iyi birisiyle ilişkiye girmiştir) Ama kendi kendine duyulan sevgi ağır basarsa, her iki taraf da aşklarına karşılık bulmanın karşısındakini alçalttığını düşünmeden, gerçekten sevilesi olduğunu kabullenebilir.” (s.67)

“Aşık olunan kişiyle henüz bir samimiyet kurmadan önce bile onu zaten tanıyormuşuz gibi tuhaf bir duyguya kapılabiliriz. Onunla daha önce bir yerde, bir önceki yaşamamızda ya da belki rüyalarımızda tanışmışızdır sanki. Platon’un Şölen’inde Aristofanes, bu aşinalık duygusuna ilişkin aşık olduğumuz kişinin bir zamanlar yapışık olup da sonra yitirdiğimiz “öteki yarımız” olduğu iddiasını ortaya atar. Başlangıçta, bütün insanlar çift sırtlı, çift böğürlü, dört elli, dört bacaklı ve aynı başta zıt taraflara bakan iki suratlı, çift cinsiyetli canlılarmış. Bu çift cinsiyetliler öyle güçlü, öyle gururluymuşlar ki Zeus onları ikiye ayırmak zorunda kalmış -erkek ve dişi olmak üzere işte o gün bugündür. Her erkek ve kadın, öteki yarısıyla birleşebilmek için çabalayıp duruyor demek ki.” (s.68)

“Hoşgörüsüzlüğün temelinde neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin belli kavramlar ile başkalarına ille de doğru yolu gösterme arzusu yatar.” (s.82)

“Benim için iyi’nin, bence bu senin için de iyi’ye dönüşmesinden doğuyor zorbalık.” (s.83)

“Farklılıkları şakaya dönüştürememek, iki kişinin birbirlerini artık sevmediğine (en azından aşkın yüzde doksanını oluşturan çabayı göstermeyi artık arzu etmediğine) dair bir işaret sayılabilir.” (s.87)

“Göze görünen yalnızca vücut olduğundan, tutkulu bir aşığın tek umudu ruhun kendisini taşıyan vücuda sadık olması, başka bir deyişle, belli bir vücudun o vücuda uygun bir ruha sahip olmasıdır, yani tenin gerçeği temsil etmesi. Ben Chloe’yi vücudu için sevmiyordum, vücudunu bana vaat edilen kişiliği taşıdığı için seviyordum. Son derece esin verici bir vaatti bu.” (s.111)

“Kırk yaşına geldiğinde herkesin suratı hak ettiği gibi olur.” George Orwell (s.111)

“İki insan birbirlerini tanıdıkça, aralarında konuştukları dil sözlüklerde karşılığı bulunan sözcükleri aşar. Samimiyetle yeni bir dil doğar, iki aşığın birlikte işledikleri ve başkalarınca hemen anlaşılamayacak öyküye göndermelerde bulunan bir özel dildir bu. Onların paylaşılmış deneyimlerini ima eden bu dil, ilişkinin tarihini barındırır içinde, sevgiliyle konuşmayı başkalarıyla konuşmaktan ayıran da budur.” (s.125)

“İnsanın sosyal bir yaratık olması ne demek? İnsanların, yumuşakçalardan ya da solucanlardan farklı olarak kendilerini tanımlayabilmeleri ve bilinçlenmeleri için birbirlerine gereksinim duymaları anlamına mı geliyor? Etrafımızda bizim nerede bitip, başkalarının nerede başladığını gösterecek birileri olmadığı sürece kendi benliğimizi tümüyle kavrayamayız. “İnsan yalnızlık içinde yaşadığında bir karakter dışında her şeyi kendi kendine edinebilir” diye yazmış Stendhal, karakter oluşumunu başkalarının kişiye gösterdiği tepkilerle açıklamaya çalışarak. “Ben” bütünüyle bağımsız bir yapı olmadığı için başkalarına gereksinim duyar. Kişisel tarihimi özümseyebilmem için beni iyi tanıyan, hatta bazen kendimden bile iyi tanıyan bir başkasına gereksinimim vardır.” (s.128)

“Aşk olmadan doğru dürüst bir kimlik edinme yeteneğimizi yitiririz, aşk olduğunda ise benlik bir bakıma sürekli onaylanır. Dinde Tanrı’nın bakışının bu kadar önemli olmasına şaşmamak gerek: Göze görünmek, varoluşunu onaylatmaktır, bakanın Tanrı ya da bizi seven biri olması daha da iyidir. Kişisel dünyamızın temelinde bulunan (ve onun dünyasının temelinde bulunduğumuz) bir başka varlığın gözlerinde meşruluk kazanır varlığımız.” (s.128)

“Kişiliğimizin kolay kolay yüzleşemediğimiz, başkalarının da pek umursamadığı yönlerine dikkat çekmeyi ancak bir sevgili başarabilir kurduğu samimiyetle.” (s.129)

“Başkalarını tanıdığımızı sanırız ama genelde birkaç yönüyle bütünü yorumluyoruzdur. Birisini tümüyle tanımak için, insanın yaşamının her dakikasını o insanla, onun yanında geçirmesi gerekir. Bunu başaramayınca, birer dedektif ve psikolog olarak, ipuçlarını bir araya getirerek bir bütün oluşturmaya çalışırız. Oysa her zaman biraz geç varırız suç mahaline; suç işlenmiş, ilk sahne oynanmış olur ve uyandıktan sonra çözümlemeye çalıştığımız rüyalar gibi bir kurgu oluşturmaya çalışırız kalan tortulardan.” (s.131)

“Bulmayı umduğumuz imge, gerçekte var olan bir imge midir? Akıl, onda ne buluyorsun diye sorar aynaya. Yürek ise, onda ne bulmayı istiyorsun diye sorar.” (s.133)

“Eğer, Stendhal’in dediği gibi, başkaları olmadan kişiliğimiz oluşmuyorsa, o zaman yatağımızı paylaştığımız öteki, yetenekli bir yansıtıcı olmak zorundadır- yoksa vah halimize. Ya her şeyi yanlış anlayan birisiyle birlikteysek, duygularımızı paylaşmaktaki yoksunluklarıyla kişiliğimizin bir yönünü görmezden gelen birisi seviyorsa bizi? Ve de o büyük kuşku: Ötekiler (çünkü aynanın yüzeyi asla kaygan değildir) bizi, iyi ya da kötü, değiştiriyor olmuyor muydu öyleyse?” (s.133)

“Herkes bizi kim olduğumuza dair farklı verilerle donatır, çünkü bizler, onların tahayyül ettiği kişi oluruz biraz biraz.” (s.134)

“Seni seviyorum, ancak ve ancak, seni şimdi seviyorum anlamında söylenebilir.” (s.144)

“İnsan düşünerek sorunları yoktan var edebilir, demişti Chloe bana. Düşünme özgürlüğü, yolumuza çıkacak şeytanlarla karşılaşmaya cesaret edebilmektir. Ama korkmuş bir zihin gezinemez, ben paranoyamın sınırları içinde kaldım, cam kadar kırılgandım.” (s.166)

“Chloe’den birkaç yıl önce birlikte olduğum bir kadın, çok fazla düşündüğüm için aşkta asla mutlu olamayacağımı söylemişti bana. Doğru, fazla düşünüyorum: Aklım işe de yarıyor ama kimi zaman da bir işkence aletine dönüşüyor. Belki de bu kadar düşünerek, Chloe’nin önüne, kendisine tamamen aykırı olan analitik, kuru bir kimlikle çıkarak yabancılaştırmıştım onu kendimden.” (s.195)

“Artık beni üzerin onun yokluğu değil, onun yokluğuna giderek artan kayıtsızlığımdı.” (s.214)

21 Mar 2021

Swami Dayananda - Bhagavad Gita'nın Öğretisi

“Vedanta’da kullanılan mantık şudur: sebep her zaman sonucun içinde saklıdır. Eğer sebep yoksa sonuç da yoktur. Sebep gerçek, sonuç ise onun yansımasıdır. Bu durumda, sonucun asla bağımsız bir varlığı yoktur ve sebebe bağımlı olarak mevcudiyet bulabilir. Yazıtlar çerçevesinde eğer bir şeye “Gerçek değil” derseniz, bu “O yoktur” anlamına gelmez. Gerçek olmayan, “değişime tabii olan” demektir.

İşte bu nedenledir ki, yazıtlarda “Dünya gerçek değildir” diye geçer. Söylemek istediği şey dünyanın olmadığı değildir, dünyanın geçici ve değişken olduğudur.

Sebebi kendinde saklı, öncül bir sebep olmalıdır. İşte o sebepsiz sebebe Brahman ya da nihai gerçek ismini veririz. O nihai gerçekten ya da Brahman’dan bu Dünya ortaya çıkmıştır, tıpkı örümceğin ağının örümcekten çıkması ya da toprak bir testinin kilden üretilmesi gibi. Eğer kili ortadan kaldırırsanız geriye testi kalmaz. Bu durum şunu gösterir: testi kilin farklı isim ve biçimle tezahüründen başka bir şey değildir. Bu durumda, kil gerçektir, testi ise gerçek değil yani varlığı toprağa bağlıdır. İşte, aynı kil ve toprak örneğindeki gibi Dünya da varlığını Brahman’a, nihai gerçekliğe bağlı olarak kazanır. Dünya’nın kendinden menkul, bağımsız bir mevcudiyeti yoktur.” (s.8)

“Her zihin bir savaş alanıdır.” (s.11)

“Bir kişi bir şey istediğinde, gerçekte istediği şey o nesne değildir. Daha ziyade, o nesneyi elde ettiğinde daha farklı birisi olmayı ümit eder.” (s.14)

“Düşününce görürüz ki, kişinin hayatı boyunca peşinden gittiği tüm arayışlar iki kategoriye ayrılır: bir şeyi elde etmek için çabalamak ya da bir şeylerden kurtulmak için uğraşmak. Sanskrit dilinde sırasıyla buna pravritti ve nivritti denir. Savaş sırasında ordunun ilerlemesi pravritti iken, düşmandan geri çekilme nivritti’dir.

Kişinin rahata ermek adına yaptığı şeyler, kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bazı insanlar başkasının sahip olmaya can attığı bir arabadan kurtulmaya çalışır. Kişinin sahip olmaya ya da elden çıkartmaya çalıştığı şey sahip olduğu değerlere bağlıdır. Ortak olan şey ise herkesin bir şeye sahip olmak ya da bir şeyi elden çıkarmak istemesidir. Bir kişinin arzuları sürekli değişir -bir zamanlar arzulanan şey bir süre sonra arzulanmayabilir- ancak yine de sruti’nin ta kendisi hiç değişmez: istiyorum, istiyorum, istiyorum.”” (s.14)

“Hayat istemek ve yetersizlik gerilimi arasında yaşanır. Başka birisinin birçok rahatlığa ve kolaylığa sahip olduğunu görünce onun mutlu olduğunu düşünebilirsiniz. Bu durum, sizin onu sahip olduklarıyla değerlendiriyor olmanızdan kaynaklanır. Hiç kimse aslında gerçekten mutlu değildir. Sahip olmak ve sahip olmamak arasındaki tek fark sahip olanlar bu nesneler ile mutsuz ve sahip olmayanların ise bu nesnelersiz mutsuz olmalarıdır. Herkes, sadece var olduğu halinden farklı olmayı istemektedir. Bu durum, her insanda mevcut, ortak bir sorundur.

Bu meseleyi çözmek hayatın amacıdır. Kişi bu soruna duyarsız kalamaz. Hayattaki deneyimler bize, istediklerim bunlar değildi, ben kendimle barışık olmak istiyorum. Bunu nasıl keşfederim diye düşündürür. Sorun teşhis edildiğinde ise, kişi nereye bakması gerektiğini çok iyi bilir ve hayat anlam bulur. İşte o zaman, hayat yaşamaya değerdir.” (s.16)

“Peki, Arjuna’nın peşine düştüğü sreyas nedir? Sreyas, herkes tarafından aranan nihai amaçtır, herhangi bir eksiklik ve rahatsızlık hissinden azat olmak, tam ve tatmin bir kişi olmanın keşfidir. Sreyas, genelde çevrildiği üzere  sadece “birisi için iyi olan şey” demek değildir, herkesin bilinçli ya da bilinçsiz olarak aradığı nihai iyiliktir.” (s.32)

“Tüm arayışlarımızda üç şeyden özgürleşmeyi arıyoruz: keder, ölüm ve cehalet.” (s.36)

“Yasla dolu birini teselli etmeye çalışırız çünkü onun kederli olmaması gerektiğini düşünürüz. Acının ne bize ne de diğerlerine hiç dokunmamasını isteriz çünkü kederin ve acının doğamıza yabancı olduğunu fark ederiz. Öte yandan, mutlu olan birisini teselli etmeyiz, tam tersine onun mutluluğunu kutlarız. Mutluluğun doğamıza uygun olduğunu biliriz.

Eğer keder ve acı gerçekten bizim bir parçamız değilse ve sadece mutluluk bize aitse neden mutluluğu kendimizin sışında arıyoruz? Arıyoruz çünkü onun nerede olduğunu bilmiyoruz. Kayıp bir anahtarı aslında sonunda kendi cebinde bulan birisi gibi, kendi doğamız olan mutluluğun eksikliğini çekiyor ve onu dışarıda, başka yerlerde arıyoruz.

Hindistan’ın küçük bir köyünde yaşayan bir adam bir gün pazar yerine gitmiş ve beş eşek satın almış. Geldiği köy, Pazar yerinden çok uzak olduğu için, en güçlü eşeğinin üzerine binmiş ve diğer eşekler de onu takip ederken köyüne doğru yola koyulmuş. Evine yaklaştığında diğer eşeklerin hala onu takip edip etmediğinden emin olmak istemiş. Geriye dönüp sayınca birden fark etmiş ki sadece dört eşeği kalmış. Yolculuk boyunca daha dikkatli olmadığı için kendisine kızmış ve evine üzgün bir şekilde varmış. Tam eşekten ineceği sırada onu karşılamaya gelen karısına “Çok mutsuzum, beş eşek satın aldım ancak bir şekilde bir tanesini yolda kaybettim” demiş. Karısı ona bakmış ve “ Haklısın, burada beş eşek yok, altı eşek var” demiş. Benzer şekilde, aradığınız şey sizinle iken eğer onu fark etmezseniz o zaman onu gerçekten kaybeder ve arama üzere peşine düşebilirsiniz. İşte böylesi bir arayış gerçek değildir, yersizdir; arayış, ancak ve ancak aradığınız şeyin her zaman sizinle olduğunu bildiğinizde çözülebilir.” (s.38)

“Sen, bilensin. Bilinebilir her şeyden farklısın. Senin doğan sadece, farkındalıktır.” (s.51)

“Eğer mutlu bir anı incelersen, hoşlandığın herhangi bir şeyin sende hoş bir zihinsel hal oluşturduğunu fark edersin. Bir şeyi arzuladığında, zihin huzursuz olur ve arzulanan nesne elde edildiğinde huzursuzluk çözülür ve zihin tatmin olur. Keşfettiğin mutluluk işte bu tatmin olmuş, boş zihinsel halden gelir, herhangi bir nesneden değil. Sende hoş bir zihin yaratabilen insanlar, durumlar ve nesneler senin sevdiklerin olurlar. Geçmişine, değerlerine ve yetiştirilme biçimine göre her nesne bunu getiremez, sadece belli başlı nesneler ve bireyler bunu gerçekleştirebilir. Hissettiğin mutluluk her ne kadar sana yakın olursa olsun aslında insanlardan ya da nesnelerden gelmez. Mutluluk sadece hiçbir şey arzulamayan, tatmin olmuş bir zihinde tezahür edebilir; çünkü Öz, mutluluğun kaynağıdır. Güzel bir şey gördüğünde ya da hoş bir şarkı duyduğunda hissettiğin sevinç senin doğanın bir ifadesidir ki bu sınırsız mutluluk olan Sen’in sadece bir zerresidir.” (s.54)

“Kişi, zihin tarafından üretilen tüm arzuları terk ettiğinde ve onlardan azat olduğunda, Öz içerisinde ve Öz’ü ile tatmin kişiye bilge ve sağlam kişi denir. Ateşin herhangi bir sebepten değil de sadece doğasından ötürü sıcak olması gibi, bilge kişi de herhangi bir sebepten değil sırf doğası mutluluk olduğu için mutludur. Bilge kişi, Öz’ün, mutluluğun kaynağı olduğunu bildiğinde hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz, işte bu bilgi ile tüm arzulardan arınır.” (s.56)

“Tıpkı bir okyanus gibi, bilge kişinin yüreği de her zaman tam ve yeterlidir. Dünya onu önemsese de önemsemese de, istediği şeyi elde etse de etmese de mutludur; tamlığı herhangi bir şeyin gelip gidişine bağlı değildir. Tam tersine, mutluluğu nesnelere bağlı olan kişi istediğini elde edip etmeyişine bağlı olarak memnun ya da mutsuz olacaktır. İşte böylesi bir kişi küçük bir gölcük gibidir, üzerine yağan yağmurlar durduğunda kurur ya da sağanak altında yaşar.” (s.57)

“Bilge kişi mutluluğu için hiçbir şeye bağlanmaz ve böylece dünyada korku ve bağımlılık olmadan hava gibi hafif yaşar.” (s.57)

“Kendisinin tam olduğu gerçeğini ayırt etmiş kişide, onu aşağı çeken herhangi bir duygu olamaz; çünkü tamlık ile hiçbir şey kıyaslanamaz.” (s.58)

“Sadece eylemin üzerine seçim hakkına sahipsin, sonuçları üzerinden hiçbir tercih hakkın yok.” (s.71)

“Herkesin en çok ihtiyaç duyduğu şey özgürlüktür. Mutluluğumuz için herhangi bir insana ya da nesneye bağlanmak istemeyiz. Nesnelere ve kişilere, kendi mutluluğu için bağlanmaya samsara denir. Salt nesnelerin mülkiyeti samsara esaretini, bağımlılığını yaratmaz, ancak herhangi bir şeyin yokluğu sizi mutsuz ediyorsa işte o zaman esaret altındasınız demektir. Eğer bir şeyi kasıtlı olarak bırakır ancak yine de mutluluğunuzun ona bağlı olduğunu hissetmeye devam ederseniz acı çekersiniz ve o taktirde bir samsari’sinizdir, sannyasi değil.” (s.89)

“Sannyasa, bütünüyle terk eden anlamına gelir. Bütünüyle terk etmek ya da vazgeçmek ne demektir? Hangi bakımdan sannyasa, nyasa’dan farklıdır? Eğer kişi gurur ya da acı nedeniyle bir şeyi terk ederse, o zaman söz konusu terk nyasa olur. Ancak kişi bir şeyi bıraktığında herhangi bir eksiklik ya da rahatlık duygusuna artık sahip değilse işte o zaman sannyasa’nın keyfini çıkarmaya başlamış demektir.

Nyasa’yı tanımayan kimse var mıdır? Eğer ergenliğe girmiş bir çocuğun babası artık bilye oynamak için büyüdüğünü, bilyeleri bırakması ve onun yerine kriket oynaması gerektiğini söylerse çocuk bilye oynamayı bırakabilir. Kendi küçük kardeşlerine tüm bilye koleksiyonunu da verebilir. Ancak o, bir bilye nyasi’dir, sannyasi değil, çünkü hala oynamaya karşı bir hevesi vardır; diğer çocuklar bilye oynarken onları gördüğünde durup izlemeye başlar. Krişna, bu konuda önceki bölümlerde şöyle der: duyu nesnelerinden vazgeçen kişi için nesneler ortadan kalkabilir ancak (onlara dair) tat hala devam etmektedir.

Ertesi gün, çocuk bilye oynayan diğer çocukların oyun oynadıkları yere gitmekten kaçar, çünkü onları izlemenin sadece oyun oynama arzusunu arttıracağını bilir. Böylesi bir yaklaşım sannyasa değil nyasa’dır, çünkü çocuk vazgeçtiği şeye karşı özlem ve isteği hala içinde taşımaktadır.

Ancak, çocuk yaşlanıp da bir büyükbaba olduğunda torunları bilye oynamasını istediğinde içinde herhangi bir tereddüt yaşamaz. Neden? Çünkü bilye oynamaya karşı artık içinde bir heves ya da özlem yoktur, dolayısıyla da bilyenin yokluğunda  herhangi bir üzüntü olmaz. Bilyelerle ilişkisi açısından artık bir nyasi değil sannyasi’dir.” (s.89)

“Herhangi bir şeye karşı ne nefret ne de özlem duyan kişiyi sen her zaman sannyasi diye bil. Bileği kuvvetli Arjuna, gerçekten de karşıtlıklardan (sevinç ve keder, acı ve haz vs.) özgür olan kişi kolaylıkla esaretten özgürleşir. Çocukluk oyunlarının cazibesi bittiğinde artık sen bir bilye-sannyasi’sin. Kendinizi tam ve özgür, mutluluğu hiçbir şeye bağlı olmayan bir varlık olarak fark etmeniz sizi sannyasi yapacaktır.” (s.90)

“Sannyasa yani terk etmek, bırakmak ne zihinsel ne de fiziksel bir eylemdir. Sabit ve odaklı bir zihin gerektirir ancak psikolojik bir hal değildir. Terk etmek, Ben’in hakikatinin eylemsizlik ve Öz’ün fiziksel, algısal, zihinsel tüm eylemlerden azade olduğunu bilmektir. Öz’ün herhangi bir eylemde bulunamayacağını bilen kişi, fiziksel olarak eylemde bulunsa bile azat olmuştur, o artık bir sannyasi’dir.

Ancak sannyasa da eylemden ziyade tefekküre, kendi özüne dönmeye dayalı bir yaşam tarzı vardır. Zihin tefekküre müsait olunca eylemde bulunmak adına herhangi bir arzu taşımaz ve kişi Öz’ün sorgulanması ile meşgul olabilir. Ancak ve ancak böylesi bir zihin özgürlüğü keşfedebilir.

Bu nedenle, Krişna sannyasa’yı tepkisellikten ziyade vakur, olayları açık bir şekilde görebilen, yargılamadan gözlem yapabilen, kendi halinde gülümseyebilen ve galeyana hemen gelmeyen, tefekküre meyilli bir zihin geliştirmesi gerektiğini vurgular. Ancak ve ancak böylesi bir zihin tefekküre ve öğrenmeye müsait olacaktır.” (s.92)

“Krişna şöyle der: Karma yoga, tefekkürde, kendi özüne dönme sürecinde ustalaşmak isteyen ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilen birisi için araçtır; terk etmek ise tefekkürde zaten ustalaşmış kişi için araçtır.” (s.93)

“Deneyim Bilgi Değildir

Terk etmek, bırakmak aslında hiçbir zaman değişmeyen, tam ve eksiksiz olan kendi doğamızı tanımaktır. Bu hakikatten uzak kalmamıza neden olan cehalet ve hatayı sadece Vedanta öğretisi giderebilir. Sevinç ya da tamlık gibi pek çok deneyime sahip olabilirsiniz, ancak deneyim size sat-cit-ananda, Varlık-Farkındalık-Tamlık olduğunuz hakikatini vermez. Sşzş öylesi deneyimlere sevk eden koşulları yaratmaya daha çok çalışmalısınız. Hepimiz mutluluğun ne demek olduğunu deneyimlerimiz sayesinde biliyoruz, ancak her birimiz o hiç bitmeyen daimi mutluluğu arıyoruz. Hali hazırda var olan zihin çerçevemiz ile yargıladığımız bazı standartlarımız var. Daha tatmin edici deneyimler istediğimizi söylüyoruz çünkü deneyimlerin en tatminkârı o derin sevinci tanıyoruz. Özellikle çok güzel bir şey keşfettiğinizde, zihniniz bir an için arınır ve mükemmel sevincin tadını alırsınız. O andan itibaren diğer tüm deneyimleri onunla kıyaslarsınız ve o deneyim bir standart olarak kalır. İlelebet sürecek o mutluluk deneyimini gerçek kılacak araçları aramaya başlarsınız. Peki, söz konusu o mutluluğun kaynağı nedir?” (s.94)

“Doğruyu yanlıştan ayırt etme yetisi yani zekâ bahşedilmiş kişi, zihni adım adım çözümleyip ayrıştırır. Zihni, Öz içerisinde ikamet eden kişi, artık hiçbir şey düşünmez. Düşünmenizi gerektiren hiçbir şey yok. Şu ana kadar yeterince düşündünüz. Sadece kendinizin saf sessizlik olan biçimsiz, şekilsiz Farkındalık olduğunu takdir edin. Aniden bir rahatlama gerçekleşecek. Sessizliği düşündüğünüz zaman, sessizlikten başka bir şey olamazsınız. İşte, Krişna’nın Arjuna’ya öğrettiği meditasyon budur.” (s.100)

“Hepimiz özgür olmak istiyoruz. Eğer özgürlük erişilebilir bir şey ise, Krişna Arjuna’ya özgürlüğün kendinden başka hiçbir yerde olamayacağını söyler ki bu durumda özgürlük zaten kişinin ta kendisidir. Elde edilen herhangi bir kazanç kişiye özgürlük veremez, çünkü her kazanç bir miktar kaybı da içinde barındırır. Krişna Arjuna’ya: “Sen, bu beden zihin bileşiği değilsin, çünkü bu bileşik senin tarafından biliniyor. Sen öznesin, her tür bilgi nesnesinden farklısın. Sen biçimsiz Farkındalık’sın ve bu sebeple mekânda ya da zamanda hiçbir kısıtlamaya tabii değilsin.” (s.102)

“İnanç, herhangi bir bilgi elde etmeden önce sahip olunan bir yargıdır ve sorgulama ile doğrulanmaya tabiidir. İnanç bilgiye dayanmaz, bu nedenle her zaman sarsılabilir. Sarsılamayan inanç, inanç değil bilgidir.” (s.104)

“Öz’ün bilgisine sahip olan kişi hayatında iniş çıkışlar ya da geliş gidişler deneyimlemez. Bilgelik denge getirir.” (s.127)

“Zihnin saflaştırılması terimini sıklıkla duyarız. Bu ne anlama gelir? Zihnin saflaştırılması, zihinde oluşan hoşlandım-hoşlanmadımlar nedeniyle oluşan tepkilerin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Herkes bu ikilik haline fazlasıyla sahiptir. İnsanlara seçim yetisi verilmiştir; doğa bizi belli şekillerde eylemlerde bulunmaya programlamamıştır. Özgür irademizi kullanarak, hoşlandıklarımızı ve hoşlanmadıklarımızı süreç içerisinde seçerek tercihlerde bulunuruz.

Kişi olgunlaştıkça, eğitim, kültür ve medeniyet daha ince ayarda hoşlanma ve hoşlanmamalar yaratır. Bazen insanlarda hoşlandım-hoşlanmadımlar daha kaba nitelikte iken diğerlerinde daha hassas ve ince olabilir. Şairler, sanatçılar ve bilim adamları daha yüksek seviye bir hassasiyete sahiptir çünkü onlar sıradan bir gözlemciden daha fazla gören gözlere sahiptir. Bu hassasiyet bir sorun oluşturabilir, çünkü kişi hassaslaştıkça hoşlanma ve hoşlanmamaların gücüne karşı korumasız kalarak, incinebilir. Böylesi kişilerin kederlenmesi için bir faciaya gerek yoktur; eğer hassasiyetleri dayanıklılıkları ile desteklenmiyorsa hava durumunda oluşan en küçük bir değişiklik bile düşünmelerine neden olabilir. Eğer kişi hassas ise bir şeyler tam olarak kendi istediği gibi olmadığında tepkilerini sönümleyecek bir yastığa ihtiyaç duyar. Böylesi bir yaklaşım ve anlayış yastığı ile desteklenmeyen bir zihin güçlü olamaz.” (s.128)

“Krişna bilginin elde edilmesinde gerekli yirmi değer sayar. Analiz edildiğinde her bir değerin bizi tek bir değere götürdüğü görülür: kendini, kendinde tutacak, sakin ve dengeli bir zihne sahip olmak.” (s.149)

“Kibirden muaf, yapmacıksız, zarar vermeyen, uyumlu, dürüst, öğretmenine hizmette kusur etmeyen, saf ve duru, azimli ve sebatkâr, nefsi üzerinde kontrol sahibi, duyu nesnelerine karşı kayıtsız ve tutkusuz, bencillikten uzak, doğum, ölüm, yaşlılık, hastalık ve acının getirdiği sorunların farkında, mülkiyet hissinden azade, oğluna, eşine, evine vs. tutunmadan, bağımlı olmadan özen gösterebilen, istediği ve istemediği her şeye eş zihinsel tutum içerisinde yaklaşabilen, Tanrı’ya adanmış, sessiz yerlere çekilip sükûnet içerisinde kalabilen, yanına eşlik edecek birisini sürekli aramayan, Öz’ün bilgisini veren yazıtları düzenli olarak çalışan, Öz’ün hakikatini görebilen kişi bilgiye erişebilir. Tüm bunlar, bilgiye erişmek için gerekli araçlardır ve hepsinin karşıtında ise cehalet vardır.” (s.150)

“İnsanlar farklı mizaçtadır. Eğer onları olduğu gibi kabul ederseniz santi, huzur içerisinde olursunuz. Eğer onların sizin istediğiniz gibi değişmesini isterseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Herkesin kendi yaradılışı gereğince sorunları vardır; istediğiniz değişim onlar için mümkün olmayabilir. Eğer bunu anlayabilirseniz, insanlarla ilgili sorunlarınızın yüzde doksanı çözülebilir. Kalbinizin rahat ve geniş olması gereklidir, o kişiyi olduğu gibi kabul edin. Eğer birisinin değişmesine yardım edebiliyorsanız, yapın; ama eğer yapamıyorsanız, sadece onun iyiliği için dua edin. Dünya ikinize de yetecek kadar büyüktür, neden kalbinizi sıkıştırıyorsunuz?” (s.152)

“Samacittatvan zihnin sükûneti, dinginliğidir. İyi ya da kötü, başarı ya da yenilgi neyle karşılaşırsanız karşılaşın dengede kalmak yani kısacası karma yoga yaklaşımını korumaktır. Zihnin bu sükûnetine, dinginliğine yoga denir.” (s.154)


21 Şub 2021

Carl Gustav Jung - Eşzamanlılık

O'nun için 💗

“Önümüzde ucu bucağı olmayan bir alan vardır. Bu alanın boyutu, nedensellik dünyasının dengeleyici karşıtı gibidir. Burası, rastlantılar dünyasıdır. Burada bir şans olgusunun, onunla kesişen olgu ile nedensel bir bağı olmadığı görülür. Bundan ötürü, rastlantının doğasını, rastlantı ideasının tümünü biraz daha yakından incelemek zorunda kalacağız. Rastlantının nedensel açıklaması olması gerektiğini söyleyebiliriz. Nedensellik ilişkisi bulunmadığı için bir olguya şans ya da denk geliş dediğimizi de söyleyebiliriz. Bizde yasanın kesin geçerli olduğu konusunda köklü bir inanç vardır. Onun için de bu rastlantı açıklamasını düpedüz doğru sayarız. Ama nedensellik ilkesi yalnızca göreli olarak geçerliyse, buradan şu sonuç çıkar: Belirgin şans dizileri, olgularının büyük çoğunluğunda nedensel olarak açıklansa bile, geriye, hiç nedensel bağlantı sergilemeyen birçok olgu kalmaktadır. Demek ki, rastlantı olgularını eleyip nedensel olarak açıklanabilen olgulardan, nedensiz olanları ayırma ödevi ile yüz yüzeyiz.” (s.14)

“Genelde olgular birbirine bir yandan nedensel zincirlerle; öte yandan  bir tür anlamlı kesişme bağıyla bağlıdır.” (s.20)

“Schopenhauer bu eşzamanlılığı coğrafi bir benzetmeyle betimler. Bu benzetmede enlemler, nedensel zincirler olarak düşünülen boylamları kesen bağlantıları temsil eder. Buna göre bir insanın yaşamındaki bütün olaylar temelde farklı türden iki bağlantı içindedir. İlkin nesnel olan, doğal sürecin nedensel bağlantısı; ikincisi, yalnızca onu yaşayan birey ile ilişkisinde var olan öznel bağlantı. Dolayısıyla, bu bağlantı, bireyin düşleri kadar özneldir. Bir bağ bütün farklı zincirlerde ikiye bölünse de, özünde bir tek olgu olan iki tür bağlantı zamandaş olarak vardır. Böylece bir bireyin yazgısı değişmez biçimde ötekinin yazgısına uyar. Her biri kendi dramının kahramanıdır. Bu arada ona yabancı bir dramda da yer alır -bu bizim kavrayış gücümüzü aşan bir şeydir; ancak önceden düzenlenmiş çok harika bir uyum sayesinde olanaklı olarak kavranabilir.” (s.20)

“Her duygusal durum bir bilinç dönüşümü üretir.” (s.46)

“Ruh ya büyük coşkusu yüzünden kendi gövdesel tözleri ile başka nesneleri uğrunda didindiği şeye dönüştürüyor.” (s. 49)

“Bu metin, sinkronistik (büyüsel) olayların, duygu patlamalarının etkisine bağlandığını açıkça gösterir. Doğallıkla, Albertus Magnus, bunu, ruhta büyülü bir yeti olduğu varsayımıyla açıklar. Hepimizde elektriksel, manyetik güçler var, karşılaştığımızın hoşlandığımız ya da hoşlanmadığımız bir şey olmasına göre kendi kendimize çeken güç ile iten gücü uygularız.” (s.50)

“Nedensellik ilkesi, neden ile sonuç arasındaki bağın zorunlu olduğunu ileri sürer. Sinkronisite ilkesi, anlamlı bir rastlantının öğelerinin hem aynı anda olma hem de anlam aracılığı ile bağlandığını ileri sürer.” (s.96)

“Temelde sınırlamalar yaşamın anlamına dayandırılamaz. Özünde sözcüklerin değişmez anlamları yoktur. Ayrılıklar, şeylere öznel bakıştan doğar yalnızca.” Chuang Tzu (s.101)

“Anlamlı denk gelişlerin saf rastlantı olduğu düşünülebilir. Ama bu denk gelişler artıp büyüdükçe, daha sağın bir örtüşme oldukça, onların olasılıkları azalır, düşünülemezlikleri artar. Bir yer gelir artık onları salt şans sayamaz oluruz. İşte o zaman, nedensel açıklamaları olmadığı için, bu denk gelişlerin, anlamlı düzenlemeler olduğunu düşünmek gerekir. Dediğim gibi, bunları açıklanamazlığı nedenin bilinmemesine değil, nedenin entelektüel terimlerle düşünülememesine bağlıdır.” (s.143)

“Eşzamanlılık yerine iki ya da daha fazla olayın anlamlı denk gelişi kavramını da kullanabilirdik. Burada işin içinde şansın olasılığından başka bir şey vardır.” (s.144)

“Dejavu, düşlerdeki bir ön bilgiye dayanır. Birçok olguda öyle olduğunu buldum. Ama bu ön bilginin yalnızca uyanık durumda olduğunu gördük. Böyle durumlarda salt şans olanak dışı olur. Çünkü denk geliş önceden bilinmektedir. Dolayısıyla, durum, yalnızca psikolojik olarak, öznel olarak değil, nesnel olarak da rastlantı niteliğini yitirir. Çünkü kesişen ayrıntıların birikimi, belirleyici bir etken olarak rastlantının olasılık dışılığını arttırır, hem de ölçüye gelmeyecek biçimde arttırır.” (s.147)

“Anlamlı denk gelişler söz konusudur. Genelde bunlar önceden bilme ile -başka deyişle önsezi ile açıklanır. İnsanlar geleceği görmeden, telepatiden de söz ederler. Gelgelelim, bu yetilerin ne olduğunu; uzamda, zamanda uzak olayların bizim algımıza ulaştırılması için hangi aktarım araçlarını kullandıklarını açıklayamazlar. Bütün bu düşünceler olsa olsa adlardır; bir ilkenin açıklamaları olarak kabul edilebilecek bilimsel kavramlar değildir. Çünkü şimdiye dek hiç kimse anlamlı bir rastlantıyı oluşturan öğeler arasında nedensel bir köprü kuramadı.” (s.148)

“Uzamsal deneyin sonucu, oldukça kesin bir biçimde, ruhun, uzam etkenini bir ölçüde ortadan kaldırabildiğini kanıtlar. Zaman deneyleri, zaman öğesinin ruhsal bakımdan göreli olabildiğini kanıtlar.” (s.149)

31 Oca 2021

Carl Gustav Jung - Analitik Psikoloji

“Jung’un öleceği günün ikindi vakti, Küsnacht’taki evin üzerinde bir fırtına kopmuş, tam ruhunu teslim etmek üzereyken de pek sevdiği bahçedeki çınar ağacına yıldırım düşmüş. Jung ve Çağımız adlı kitapta, dostu ve arkadaşı Laurens van der Post, ölümünden epey yıl sonra, Jung’un yaşam öyküsünü filme alıyormuş. Filmin hazırlıkları bir yıl önceden tamamlanmıştı diyor, Laurens. Jung’un son gününü canlandıracak sahne evinde çekilecekti. Bütün gün evinde çalışmıştık; kameraman, yapımcı ve ben birbirimize açıklamamıştık ama, sanki Jung’un yanı başımızda olduğunu sezinler gibiydik. Kameramanın yarı şaka, yarı ciddi yanındaki yardımcıya şu sözleri fısıldadığını duydum: Biliyor musunuz, diyordu, öyle bir duygu var ki içimde, sanki Jung, bütün gün omzumun üzerinden bakıyordu.

Zürich’in eski mahallelerinde bazı sahneler çekmek üzere evden ayrıldığımızda, kuru, sıcak bir hava vardı. Zürich’ten Jung’un Küsnacht’taki evine dönüyorduk; gök masmaviyken birden karardı ve gök gürültüleri duyulmaya başladı. Sanki acelesi vardı bulutların. Küsnacht’a varmıştık ki, şimşek çakmaya başladı, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Kameramana Jung’un nasıl öldüğünü anlatırken, şimşeğin nasıl çakıp, sevdiği ağaca yıldırım düştüğünü söylerken, o yıldırım yeniden ağaca düştü. Bugün o sahne gök gürültüsüyle birlikte çekilmiş bulunmakta, isteyen herkes seyredebilir.” Laurens van der Post (s.32)

“Jung’un bütünlükten anladığı, yalnızca birlik yada uyum değildir, kişinin ruhunu oluşturan parçaların bir araya gelerek, bütünleşerek, kişiyi bölünmez bir bütün yapmasıdır. Bir sentezdir bu. Yeni yaşantılar doğuracak bir sentez. Kişiliğin başlıca dört ana işlevi vardır: Düşünme, sezgi, duyum ve duyu işlevleridir bunlar.” (s.34)

“Jung’a göre, irade, serbestçe ele geçirilebilecek ruhsal bir güçtür. İradeye bilinç yoluyla yön verilebilir. Bu bakımdan, irade gücünün kapsamı ve şiddeti, bilinç alanının genişliğine ve gelişmişlik derecesine göre değişir.” (s.35)

“Dört işlevin dördü de, bilinç yüzeyine çıkarılabilirse, tüm daire aydınlığa kavuşur; o zaman, yusyuvarlak, yani dört başı mamur tam insan doğar. Bu kuramsal açıdan doğruysa da, gerçekte bu duruma ancak bir yaklaşma söz konusu olabilir. Kimse kendi içindeki karanlığı tamamlıyla aydınlatamaz. Bununla birlikte, kendimizi eğitebiliriz: Örneğin, önce akıl yoluyla nesneyi bilmeye çalışırız; sezgiyle içimizdeki gizil güçlerin ne olduğunu araştırırız, duyu yoluyla bulduklarımızı algılamaya çalışır, en sonunda da bir dereceye kadar değerlendiririz bunları.” (s.36)

“Dünya, karşı güçler dengede olduğu için vardır.” (s.52)

“Jung’a göre ruhsal düzen sürekli enerjik bir devinim durumundadır. Ruhsal enerjiden anlaşılan, ruhsal düzenin bütün biçim ve etkinliklerinde beliren ve bunlar arasında haberleşmeyi sağlayan kuvvetler bütünüdür.” (s.53)

“Ruhsal güç ile ruhsal enerjiyi ayırmak gerekir; çünkü enerji, aslında bir kavramdır; bu anlamda, olgularda nesnel olarak bulunmaz, yalnızca belli yaşantı verilerinde vardır. Yani enerrji gizil güç olmaktan çıkarak gerçekleştiğinde, özellikle hareket ve güç olarak yaşanılmaktadır; gizil güç durumundayken, bir hayvan, ya da durum olarak yaşanmaktadır. Gizil güç durumundan gerçekleşme düzeyine çıktığında, ruhsal enerjiyi ruhun belli olgularına yansımış görürürüz; dürtüler, dilekler, irade, coşkular halinde belirirler. Yalnızca gizilgüç durumundayken ise, belirli olanaklar, eğilimler, davranışlar, vb. olarak görürüz. Jung’a göre, ruhun yapısı statik değildir, dinamiktir. Metabolizma, organizmanın fiziksel ekonomisinde nasıl bir denge sağlıyorsa, ruhsal enerji de ruhun türlü öğeleri arasındaki ilişkileri düzenler; denge bozulunca da, akıl hastalıkları ortaya çıkar. Karşıtlık, Jung’a göre, insan yaradılışında vardır: Ruh, kendi kendini ayarlayan bir düzendir.” (s.53)

“İki kişiliğin karşılaşması, iki kimyasal maddenin karışımına benzer; herhangi bir tepkime yer alırsa, her ikisi de dönüşüme uğrar.” (s.59)

“Düş ruhun karanlık ülkesinden gelen, anlaşılması güç bir bildiridir.” (s.61)

“Bilinçdışı ne kadar baskı altında tutulursa, ruhsal dengeyi o oranda tehdit eder.” (s.67)

“Kişiliğin gelişmesi hem bir nimet, hem de bir beladır; pahalıya mal olmaktadır, insanı yalnız kılmaktadır çünkü. Yalnız başına ayakta durabilmek yetmemektedir, her şeyden önce insanın kendi yasasına bağlı olması gerekir. İç sesinin gücünü bilinçli olarak benimseyen insan, kişilik sahibi olur. Amaç kişinin bölünmez bir bütün durumuna gelmesidir; tek, uyumlu, biricik bir birey olmak demek insanın kendi özü olması demektir. Bu onu bireyci, bencil yapmak demek değildir.” (s.68)

“Tantrik Yoga’da düşünceye dalmak için, Mandala resimleri kullanılırdı. Mandalanın esas biçimi, daire ya da karedir; bütünlüğü simgeler, hepsinde de merkezle olan ilişki belirtilmiştir. Çiçek, haç, tekerlek, dört sayısı ile dördün çarpanları, Lotus çiçeği, vb. Mandala matematiksel yapısıyla tüm ruhun ilk düzenidir. Amacı, kaosu, kozmosa dönüştürmektir. Çünkü, bu gibi figürler, yalnızca düzeni dile getirmezler, doğururlar da.” (s.76)

“Tao’nun tanımını bir iki sözcükle yapmak güçtür. “Anlam” derler olna. “Yol” da, “Tanrı” diyenler de vardır. Tao’yu, bölünmüş olanı birleştirmeyi amaçlayan bir yöntem, ya da bilinçli bir yol olarak yorumlayacak olursak, kavramın psikolojik içeriğine daha yakınlaşmış oluruz.” (s.77)

“Kişiliğin bütünlüğünü, tamlığını, bölünmezliğini kurmak bütün bir ömrün görevidir. Bu, kişinin kendini, en derin anlamda, ölüme hazırlaması demektir.” (s.78)

“Her şey yolunda gittiği ve ruhsal enerji yeterli ve iyi ayarlı durumda uygulama alanı bulduğu sürece, içimizden hiçbir şey bizi tedirgin edemez. Hiçbir belirsizlik ve kuşku çullanamaz üstümüze, kendi kendimize karşı bölünmeyiz. Ama ruhsal etkinlik yollarından biri, ya da öteki tıkanmaya görsün, o zaman, engellenen bir ırmak çıkar ortaya. Su, gerisin geri, kaynağa akar; içerdeki kişi, görünürdeki kişinin istemediği bir şey istemektedir, buysa kendi kendimizle savaş durumundayız demektir.” (s.84)

“Psikoloji doğrudan doğruya çağdaş isnanın ruhundaki hastalıktan, manevi tedirginlikten doğmuştur. Batı uygarlığının en derin inançlarının sarsılması doğurmuştur psikanalitik açıdan insan ruhunun incelenmesini, Jung’a göre, çağdaş insan, bir “ruh” peşindedir. Eski Tanrı’ları ölmüştür. Her ne kadar birçok alanda psikolojik doğum sancıları duyulmaktaysa da, yeni Tanrı’ları henüz doğmamıştır. Yeni Tanrı’lar zamanla doğacaktır: Jung’un inancı kesindir. İnsan ırkı kendini yok etmek istemiyorsa, inanmak zorundadır. Ruh, yapısı gereği, kendiliğinden yeni, özerk simgeler yaratacaktır; bu simgeler yeni Tanrı’lara biçim verecektir, en sonra da, bu Tanrılar’a adayacağı yeni bir ruh bulacaktır. Çağdaş insan ruhunu arıyor demek, bilinçten önce ve zihinden daha temiz bir taban üzerine oturtabileceği, yaşamı için yeni olan ve kendi içinde duyabileceği bir anlam arıyor demektir.” (s.84)

“Freud, hastaların, geçmişteki takılmalarından kendilerini kurtarmamış oldukları için bugün engellenmiş olduklarını düşünüyor. Jung ise, hastalarının geçmişteki takılmalarına dönmelerini, şimdi bir engelle karşılaşmış olmalarına yoruyordu.” (s.87)

“Aşk, cennet ile cehennem arasında uzayan esnek bir kavram olup, iyi ile kötüyü, ulu ile sıradanı kendi içinde birleştirir.” (s.98)

“Nevrotik insan, anlamını açıklayamadığı, keyfi sınırlamalarla bağdaşmayan bir çocuk psişesine sahiptir; bir yanı, sorunu ortadan kaldırmaya, öteki yanı, özgürlüğe kavuşma peşindedir. Sürüp giden bu çatışmanın adı nevrozdur.” (s.108)

“Bir insanın kişiliğinin, tümüne egemen olması her halukârda bir avantajdır, yoksa bastırılmış unsurlar durup dururken başka bir yerde belirebilirler. İnsanlar, yapılarının gölge-yanını görebilecek şekilde eğitilmiş olsaydılar, hemcinslerini daha iyi anlayıp sevmeleri mümkün olurdu belki. Biraz daha az iki yüzlülük, kişinin kendini biraz daha iyi tanıması, komşumuz için iyi olurdu; çünkü, kendimize uyguladığımız haksızlık ve şiddeti başkalarına aktarmaya hepimiz hazırızdır.” (s.109)

“Yaşamın ikinci yarısı, tıpkı birinci yarısı kadar anlam doludur.; sadece anlam ve amaç başkadır. İnsanın iki amacı vardır: birincisi doğal bir amaçtır, çocuk edinmek, çoluğunu çocuğunu geçindirmektir; bunun için para ve sosyal mevki gerekir. Bu amaç gerçekleştiğinde yeni bir evre başlar: bu da kültür evresidir. Birinci amacı gerçekleştirmek için doğa bize yardım eder, bunun için eğitim yardımımıza koşar; ikinci amaca erişmek için pek yardımcımız yoktur. Çoğu kez sahte bir tutku ile karşılaşırız; yaşlı adam yeniden delikanlılık hevesine kapılır, için için buna inanmaz oysa. Doğal evreden kültürel evreye geçişi birçok kimse için bu denli zor ve acı yapan budur; gençlikten biraz pay almak için gençlik hevesine kapılırlar, gençlerle genç olurlar. Nevrozların hayatın akşamında doğmasında şaşacak bir şey yok. Bu, bir tür ikinci ergenlik çağıdır, tutku fırtınalarının estiği tehlikeli bir çağ. Ancak, bu yaşta ortaya çıkan sorunlara artık eski reçeteler para etmez; yelkovan geri alınamaz. Gencin dışarda bulduğu şeyi, yaşamının ikinci yarısındaki adam içinde arayıp bulmak zorundadır.” (s.152)

“Önemini ve değerini yitiren her bir bilinçli yaşam parçası için -yasaya göre- bilinçdışında bir denge gücü oluşuyor. Fiziksel dünyadaki enerji korunumuna benzer bir şey var bunda, çünkü ruhsal süreçlerimizin bir de nicelik yönü var. Hiçbir ruhsal değer, yerine aynı yoğunluk derecesinde başka bir değer konulmadıkça, yok olamaz. Bu, psikoterapistin her gün karşılaştığı bir gerçek; bu olgu her gün yinelenmekte, bir kez olsun sekteye uğramış değildir.” (s.203)

“Büyük yenilikler hiçbir zaman tepeden gelmez, hep aşağılardan yükselir; tohumlarının gökten düşmüş olduğı nice gerçek olsa da ağaçlar, gökten aşağı değil, yeryüzünden göğe yükselirler. Yeryüzü kabuğunun kabarmasıyla bilincin kabarması aynı şey. Her şey göreceleşiyor, dolayısıyla, kuşkuya bürünüyor. Duraksayan, soru soran insan, barış anlaşmaları, dostluk paktları, demokrası ve diktatörlük, kapitalizm ve Bolşeviklik ile şaşkın bir dünyayı seyrede dursun, ruhu kuşku ve güvensizlik kargaşasını yatıştıracak bir yanıta  özlem duyuyor.” (s.204)

“Ruhsal derinlikler doğanın kendidir; doğa ise yaratıcı yaşamdır. Doğanın, yaptığı şeyi aynı zamanda yıktığı da gerçek. Çağdaş görecelikçe yıkılan ne  varsa şu görülen dünyada, ruh, onların eşdeğerlisini yaratacaktır. İlkin, karanlık ve iğrenç şeylere giden yolun ötesini göremiyoruz, ama bu görüntüye katlanmayan insandan ne ışık çıkar, ne güzellik.” (s.208)

“Mermi izi, hedefte son bulur; yaşam da, yöneldiği son amaç olan ölümle bitmekte. Yükselişi, doruğuna varışı, bu amaca yani ölüme varmak için basamak ve yollardır. Yaşamın yükselişinde bir amaç ve anlam buluyoruz da, inişinde niye bulmuyoruz? İnsanın doğuşu anlamla dolu da, ölümü niye değil?” (s.216)

“Psikolojik deneylerim defalarca bana göstermiştir ki, psişeden çıkan bazı şeyler bilinçten çok daha tamdır. Çoğu zaman, bilinci yaratamadığı, üstün bir analiz, anlayış veya bilgi bulundurur içinde. Bu gibi olaylar için uygun bir terimimiz var: içgüdü. Bunu söylerken, sanki yerine yerleşmiş bir şey varmış gibi, çoğu kimse hoş bir duygu duymaktadır. Ama hiçbir zaman, bunlar, içgüdüyü kendi yapmadıklarının farkında değillerdir. Tersine, hep size gelen bir şey vardır; bir fikir gelir aklınıza, kendi kendini çıkarmıştır ortaya, siz ustaysanız ve çabuk davranırsanız onu yakalayabilirsiniz.” (s.267)

“Bilinçlilik tam bir yansıma durumunda pek varolamaz. Olsa olsa bir duygular yığını olur. Yansıtmaların ortadan kalkmasıyla bilinçli bilgi yavaş yavaş gelişti. Tuhaftır ki, bilim, aslında dünyanın ruhanilikten çıkarılmasının birinci evresi olan astronomi kanunlarının bulunuşuyla başlamıştır.” (s.299)

“Dinsel yaşantı salttır. Tartışmaya gelmez. Ancak bir yaşantı duymadığınızı söyleyebilirsiniz, karşınızdaki de, kusura bakma be duydum, diyecektir. Tartışmanız da orada bitecektir. Dünya dinsel yaşantı üstünde ne düşünürse düşünsün, onu yaşayan, ona bir hayat, anlam ve güzellik kaynağı sağlayan ve dünyaya ve insanlığa yeni bir görkem veren büyük bir hazineye sahiptir, Pistis’e sahiptir, barış içindedir. Böyle bir hayat olmaz, bu gibi yaşantı gerçek değildir, bu gibi bir pistis bir hayalden ibarettir diyebilmek için ölçü nerede? Nitekim yaşamanız için yardım eden nihai şeyler üstünde daha iyi bir gerçek var mı?” (s.306)

“Hindistan’da her şey sanki yüz binlerce defa yeniden dünyaya gelmiş. Günümüzde, eşi olmayan birey dahi, çağlar boyunca defalarca doğmuş. Dünyanın kendisi, geçmişte nice kez varolan dünyanın yenilenmesinden başka bir şey değil. Hindistan’ın en büyük bireyi, eşsiz Guatama Buda’dan önce bile nica Buda’lar gelmiş, gelecektir de. Tanrıların insan ya da hayvan biçiminde yeryüzüne inmesinde şaşılacak bir şey yok. Bir şey ne kadar değişirse, o kadar aynı kalır. Tarihe ne gerek var peki?” (s.361)

“Belli bir şey, başkalarına baktığınız ve kendi psikolojinizi onlara yansıttığınız sürece, hiçbir zaman kendi kendinizle uyum içinde olamazsınız. Bakışlarınızı kendi yüreğinize çevirebilirseniz ancak görüşünüz aydınlanır. Dışta her şey çatışır durumdadır, ancak içerde bir uyum içinde birleşebilir. Dışarı bakanlar düş görmektedirler, uyanıklar içeri bakanlardır.” (s.384)

“Kişinin değeri hiçbir zaman başkalarına oranla ifade olunamıyor, ancak kendi başına bir anlam taşıyor. Dolayısıyla özgüvenimizi veya özbeğenimizi başka bir kişinin davranışına bağlı kılmamalıyız; o kişi bizi insan olarak ne kadar etkisi altında bırakırsa bıraksın. Bize olanlar, doğru anlaşılırsa, bizi kendimize döndürüyor; sanki bizi tüm bağlarımızdan ve bağımlılıklarımızdan kurtarmak, bizi bize bağımlı kılmak isteyen bilinçdışı bir kılavuz var. Bunun nedeni, başkalarının davranışına bağımlılığın çocukluk çağımızdan gelen, onsuz edemeyeceğimizi sandığımız son kalıntısı olması.” (s.390)

“Bilinçdışını seyre dalarsanız, paçanızı zor kurtarırsınız; bilinçli gerçek dünyanızda ayağınızı basacağınız sağlam bir zemininiz yoksa eğer, o bilinçdışı ejderi sizi yutuverir. Bu ne demektir, bilir misiniz! Bilinçdışınıza bakmaya niyetliyseniz, bütün eleştirici gücünüzle bilincinize sahip olmanız gerekir.” (s.392)

“Bilinçdışıyla uğraşmanın en iyi yolu yaratıcı yöntemdir. Örneğin, bir hayal kurun ve eliniz altındaki bütün araçları seferber ederek, işleyin onu. Sanki o hayal, siz kendinizmişsiniz gibi, ya da siz kendiniz onun içindeymişsiniz gibi işleyin onu, içinde bulunup da kaçamadığınız gerçek hayattaki durumlarda nasıl davranıyorsanız, öyle davranın. Böyle bir hayalden üstesinden geleceğiniz bütün güçlükler, sizin kendi içinizdeki psikolojik güçlüklerin simgesel ifadeleridir, hayalinizde bunlarla başedebiliyorsanız, ruhunuzdakilerle de başedebiliyorsunuz demektir.” (s.393)

“Zamandışı ve mekândışı algılar mümkün, algılayan ruhun kendi de aynı yapıda çünkü.” (s.393)

“Eninde sonunda, ancak bireyin kendi kazanabilir kendi savaşını, başkası, onun yerine beceremez bunu.” (s.394)

“İnancın ne kadar öznel bir konu olduğunu düşündüğümü Hristiyanlığın, hakkın tek ve en yüksek tecellisi olduğuna kesinlikle inanmadığımdan çıkarabilirsiniz. Budizm’de olsun, başka dinlerde olsun en azından Hristiyanlıktaki kadar hakikat var. Örneğin Yunan Ortodoks kilisesini mi seçersin, İslamı mı deseler bana, İslamı seçerdim. Siz kendi inancınız konusunda ne kadar böbürleniyorsanız, başkaları da kendi inançları konusunda o kadar böbürleniyor. Bu durumda bütün tartışmalar din kavgalarından öteye gitmiyor, gerçek bir tartışma olanaksızlaşıyor.” (s.395)

“İnsan hayatının cevabı, insan hayatının sınırları içinde değildir.” (s.395)

“Ta başlangıçtan beri bir yazgı duygusu var içimde, sanki yaşamım yazgıma çizilmiş de, o doğrultuda yürümek zorundayım.” (s.399)

“Mandalanın gerçekte ne olduğunun yavaş yavaş farkına vardım: Biçimlenme, dönüşüm, sonrasız zihnin kendini sonsuzca yaratması. Özben bu; yani kişliğin tamlığı. Her şey iyi gittiği sürece, uyum içindedir özben, ne var ki düş kırıklığına gelemez.” (s.400)

“Tutkular cehenneminden geçmeyen, onları yenmiş olamaz. Komşu eve yerleşen o tutkular, her an bir alevle evi tutuşturabilirler; arkamızda bıraktıklarımız, unuttuklarımız, savsakladıklarımız, artan bir güçle dönüp geri gelirler.” (s.401)

“Lao Tzu, her şey pırıl pırıl bir ben bulutla kaplıyım, dediğinde; benim bu geçkin yaşımda duyduğumu dile getirmişti. Lao Tzu, değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip, insan örneği. Bu kişi örneği her zekâ düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep: Yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.” (s.402)

“Arketip: Ruhun kalıtımla geçen bir parçası gibidir, betimlenemez; önceden bilinçdışında var olan kalıptır, biçimdir, her zaman, her yerde kendiliğinden oluşur. İçgüdüsel yapısı yüzünden arketip, duygu yüklü komplekslerin altında olup, onların özerkliğini paylaşır.” (s.403)

9 Oca 2021

Alan Watts - Doğu'nun & Batı'nın Psikoterapisi

“Budizm, Taoizm, Vedanta ve Yoga gibi yaşam biçimlerini derinlemesine incelersek bizim Batı’da anladığımız şekliyle ne felsefe ne de din bulabiliriz. Daha psikoterapiye benzer bir şey buluruz. Bu şaşırtıcı gelebilir, çünkü ikincisini bir bilim olarak düşünürüz; pratik ve materyalistik olduğunu varsayarız; oysa diğerleri son derece ezoterik dinlerdir ve ruhun tamamen bu dünyanın dışında kalan alanlarıyla ilgilenirler gibi gelir.” (s.9)

“Bir insan kendini başkalarının ona atfettiği “kendi” tanımıyla  karıştırmadığı zaman evrensel ve biriciktir. Organizmasının kozmostan ayrılmazlığıyla evrenseldir. Sadece o organizma olduğu için ve sosyal iletişimin yararına bir rolün, sınıfın ve kimliğin stereotipi olmadığı için biriciktir.” (s.15)

“İnsan sorduğu sorunun yanlış olduğunu keşfedene kadar çözümü olmayan ve aynı zeminde sürekli tekrarlanan bir bilmece gibidir. Bu nedenle nevrotik kişi aynı davranış kalıbını tekrarlar; her zaman başarısızdır, çünkü hatalı bir sorunu çözmeye çalışır; kendisiyle çelişmekten anlam üretmeye uğraşır. Sorunun kendisinin anlamsız olduğunu görmezse yeniden psikoza geriler; hiç hareket edemeyecek hale gelir. Alternatif biçimde “psikotik kırılma” kesif umutsuzluğumuzun içinde serbest oyuna izin vermektir. Sorunun çözülemez olduğunu göremeyiz; bunun nedeni son derece zor olması değil, anlamsız olmasıdır.” (s.22)

“Yaşamak için içimizde temel bir içgüdü varsa Freud’un düşündüğü gibi ölmek için de temel bir içgüdü bulunmalıdır. Ama bu hayaletvari güdüler, aciliyetler ve ihtiyaçlar olmadan dil ve düşünce daha açıktır. Wittgenstein şöyle der: Başka bir şey nedeniyle bir şeyin olmasına ihtiyaç yoktur, sadece mantıklı ihtiyaç vardır.” (s.29)

“İnsanı hayal kırıklığına uğratan etkinlik samsara’dır; özgürleşmenin bizi kurtarmayı önerdiği kısırdöngüdür. Bu kurtuluş, hayatın bir sorun, ciddi ve sürmek zorunda olduğunu hissetmemize neden olan ilksel baskılamanın farkına varmayı gerektirir. Çözmeye çalıştığımız sorunun saçma olduğunu görmemiz gerekir. Ama bu, kadere razı gelmekten çok daha fazlasını içerir; hayatın doğanın kaosu içinde kaybetmeye yazgılı bir savaş olduğunu öne süren çileci umutsuzluktan fazlasıdır. Önemli olan sorunun çözümü olmadığını görebilmek değildir, çünkü o zaman mesafeli bir şekilde hayattan eteğimizi çeker ve kolektif bir psikoza kapılırız. Mesele sorunun çözümü olmaması değildir, ama o kadar anlamsızdır ki bir sorun gibi hissedilmemesi gerekir. Yeniden Wittgenstein’den alıntılarsak: Cevabı verilemiyorsa ortada ifade edilecek bir soru da yokturç. Bilmece yoktur. Eğer ortada sorulacak bir soru varsa yanıtlanabilmelidir... Kuşku sadece soru olan yerde barınabilir; soru sadece cevap varsa vardır, bu da sadece bir şey söylenebiliyorsa mümkündür.” (s.32)

“Freud’un id ve libidosu kör ve zorba güdüler olarak sadece şu felsefenin bir yansıtmasıydı: Dünya aslında saf enerjidir; bir tür ham, uçucu bir malzemedir, organik bir örüntü değildir. Bu da her şey bir yana akla verilmiş bir başka isimdir.

“Tüm özgürleşme yolları sonsuz reenkarnasyon döngüsünden kurtuluş vaat eder: Vedanta ve Yoga gerçek Kendilik’in uyanışıyla; Budizm ise herhangi bir öznenin hayat sürecini tamamlamasıyla. Böylece yeniden doğacak kimse kalmayacaktır. Başka sözlerle ifade edersek: Hepsi hayattan hayata ve hatta andan âna yeniden doğmaya devam eden bireysel ruhun maya olduğunu söylerler; bu, oyuncul bir ilüzyondur. Ama Doğu’da ve Batı’da bu doktrinlerin tüm popüler anlatıları insanın özgürleşmedikçe yeniden doğacağını vurgular.” (s.57)

“Özgürleşme ve psikoterapinin ortak bir noktası olduğunu kavramamız için birtakım kanıtlara gerek vardır. Çok iyi bilinen Budizm, Vedanta, Yoga ve Taoizm’in özgürleşme yollarının, bizim sıradan bencil bilinçliliğimizin temelleri gerçeklikte olan sınırlı ve yoksul bir bir bilinçlilik olduğunu iddia etmeleriyle başlamak zorundayız. Temeli ister fiziksel ya da sosyal, ister biyolojik ya da kültürel olsun bu dört yolun da amacı özel bir sınırlandırılmışlıktan kurtulmaktır. Hepsinde meditasyon vardır; bu özel bir nesne, sorun ya da bilincin bir veçhesi üzerine yoğunlaşmak anlamına gelebilir ya da sadece o sırada zihne ne geliyorsa gevşeyip biraz mesafe alarak onu incelemektir.” (s.64)

“Dünyayı kendi orijinal basitliği içinde tutmaya gayret et.” Chuang Tzu (s.77)

“İnsan doğasına onu kendi haline bırakacak kadar güvenebiliriz, çünkü o Tao’nun içindedir ve Tao da dünyanın kendine yeterli düzeni içinde kusursuz bir şekilde hissedilir; kendini yang (pozitif) ve yin (negatif) kutupsallığında gösterir. Kutupsal ilişkiler biri olmadan ötekinin varlığını mümkün kılmazi bu nedenle yang olup da yin’e karşı çıkmanın hiçbir anlamı yoktur. Öte yandan insan kendi doğasına ve parçası olduğu evrene güvenemezse kendi güvensizliğine nasıl güvenebilir? Daha derine inersek güvenmek ya da güvenmemek, kişinin kendini kabul ya da inkâr etmesi, kişi düşünür olarak ve düşüncelerinde kendinden ayrı duramazsa ne anlama gelir?” (s.79)

“Özgürleşmenin yolu, su gibi en az dirençli yolu seçmeyi gerektirir; insan kendi duygularının dopal kıvrımlarını izlemelidir; aptal olmalı ve öğrenmenin inceliklerini reddetmelidir; hareketsiz olmalı ve rüzgârda bir yaprak gibi sürüklenmelidir. Aslında söylenen, aklın tüm sorunları en üst düzeyde yalınlığı arayarak ve en az çabayı göstererek çözdüğüdür.” (s.78)

“Konfiçyus yaşlı bir bilgenin şelaleye girdiğini görür; akıl hastası olduğunu ya da hayatına son vermek istediğini düşünür. Bir müridinden yanına koşarak onu kurtarmayı denemesini ister. Yaşlı adam yüz adım kadar ötede su yüzüne çıkar ve saçlarından sular akarak kıyıya oturur. Konfiçyus onun yanına giderek “Sizin bir ruh olduğunuzu düşündüm bayım, ama bir insan olduğunuzu görüyorum. Lütfen bana söyleyin, böyle bir suyla başa çıkmanın yolları nelerdir?” diye sorar. Hayır, der ihtiyar, benim bildiğim bir yöntem yoktur. Girdapla girer ve girdapla çıkarım, kendimi suya uydururum, suyun bana uymasını beklemem. Onunla bu şekilde başa çıkarım.”  (s.82)

“Bir gün yaşlı üstat Sekito (çok ileri düzeydeki) müridi Yakusan’ı bir kayada otururken görür. “Sekito, burada ne yapıyorsun?” diye sorar.

-Hiçbir şey, yanıtını verir Yakusan.
-O zaman boş boş oturuyorsun.
-Boş boş oturmak da bir şey yapmaktır.
-Sen, hiçbir şey yapmıyorum dedin. Peki hiçbir şey yapmamak nedir?
-Binlerce bilge insanı buraya getirsen de sana bu sorunun yanıtını veremezler.” (s.84)

“Farklı yöntemleriyle Vedanta, Budizm, Taoizm; insan, egosunun sosyal bir kurgu olduğunu anladığı zaman hayatın sorun olmaktan çıktığını vurgular. Hastalık ve ölüm ıstırap verici olabilir gerçekten de, ama onları bir sorun haline getiren, ego açısından utanç verici olmalarıdır. Bu, kendimizi rolümüzün dışında yakaladığımızda  duyduğumuz utancın aynısıdır; bu, tıpkı bir rahibin burnunu karıştırırken ya da bir polisin ağlarken yakalanmasına benzer. Ego roldür, rol yapmaktır; insanın en derinlerindeki benliğiyse süreklidir; organizmasını o kontrol eder ve bazı şeyleri deneyimlerken onlara dahil olmaz. Acı ve ölüm bu sahte tavrı sergiler ve bu nedenle ıstırap çekmekte her zaman bir suçluluk duygusu da vardır; bu suçluluk duygusu bilinçdışı olduğu zaman açıklaması da çok zordur. Bu nedenle karanlık ve güçlü bir duygu da insanın ıstırap çekmemek ya da ölmemek zorunda olmasıdır.” (s.84)

“Sosyalleşmek, sinir sistemimizdeki tüm duyusal deneyimlememizi bastıran en önemli fiziksel etmenlerden biridir. Görsel alanı organizmanın dışında gibi ele alırız, ama aslında içindedir, çünkü dış dünyanın, gözün ve göz sinirlerinin formuna tercümesidir. Bizim gördüğümüz demek ki organizmanın, yani kendimizin bir durumudur. Bunu söylemek bile çok fazla şey ifade eder: Dış dünya yoktur; bizim sinir sistemimiz ve bu durumun gördüğü bir şey vardır.” (s.85)

“Korteks nedeniyle sinir sistemi bildiğini bilebilir; kendi durumlarını kayıt ve ayırt edebilir. Ama bu sadece bir yankıdır, sonsuz bir dizi değildir.

Korteks nasıl korteksi gözler ve kontrol eder? Belki günün birinde insan beyni bir kez daha kendi üzerine katlanacak ve daha üstün bir korteks geliştirecektir, ama o zamana kadar kortekse kendi durumları hakkında gelen tek geri besleme başkalarından gelecektir.

Ego, bilinçsizce organizmanın korteksten daha üstün bir sistemi varmış gibi davranır; bu, kişiler arası enformasyon sisteminin karmaşasıdır ve beyinde yeni, hayali bir katlanma olur. O zaman kendimi (korteksimi) bildiğimi ve kontrol ettiğimi hissettiğim zaman içimde ya da kendimin daha iyi bir versiyonunda geçit töreni yapan başka insanların sözcükleri ve jestleri tarafından kontrol edildiğimi kabul etmem gerekir. Bunu görememek fena halde kafa karıştırır; o zaman sosyal olarak kabul görmeyen duygularıma geçit vermemeye gayret ederim.

Tüm bunlar doğruysa ego duygusunun hipnozdan ibaret olduğu da gerçektir. Toplum kendi emirlerinin birey tarafından bireyin en gerçek kendiliğiymiş gibi görünmesini sağlayarak onu kendi istediği gibi davranmaya ikna eder.” (s.86)

“Kolektif açıdan bir kabulün hâlâ çok uzağındayız. Bizim dışımızdaki dünya yabancı, fena halde bilinmezdir ve onu buğulu bir camın arkasından görürüz gerçekten de, onunla sanki ona ait değilmişiz gibi karşılaşırız. Bu duyguda temelden yanlış bir şey olduğuna çok yavaşça uyanırız; başka hiçbir şey değilse bile yalın mantık, kendilik ve öteki ne kadar ayrı olsalar da bu öteki olmadan bir kendilik olamayacağını kavrar. Bu tanımanın yolunu kesen korku ise, bu dış dünyanın sadece kendiliğimizden oluştuğunu ve sesimize verilen yanıtın sadece kendi sesimizin sonsuz yankıları olduğunu sanmamızdır. Bunun nedeni de kendilik kavramımızın varlığımızın çok küçük ve kurgusal bir parçasına hapsolmasıdır; dünyanın bir aynalar silsilesinden meydana geldiğini sanmamızdır ve aynaların alevi gitgide azaltması gerçekten korkutucu bir solipsizmdir. Ama kendiliğin ve ötekinin bir olduğu ortaya çıkar ve ayrıca kendilik ve yaşanan sürpriz/şaşkınlık duygusu da birdir.” (s.93)

“İnsan, gücünü doğanın güçlerini boyunduruğu altına almaya o kadar adadı ve bunu öyle bir noktaya vardırdı ki artık son insan da yok olana kadar tüm insanlığı ortadan kaldırabileceği bir noktaya erişti. Bu gücünün farkındadır ve çağımızdaki huzursuzlukları, hüzünleri, kaygıları bundan kaynaklanır. Ya insan ya da doğa “semavi gücünü” yani ebedi Erso’un gücünü kendisi kadar ölümsüz rakibi karşısında durabilmek için toplayacaktır.” Freud, Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları (s.99)

“Kabul edene kadar hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Başkalarını mahkûm etmek hiçbir şeyi özgürleştirmez, sadece bastırır... Bir doktor, bir insana yardım etmek istiyorsa onu olduğu gibi kabul etmesi gerekir. Bunu gerçekte yapabilmesinin biricik yolu da kendisini olduğu gibi görebilmiş ve kabul edebilmiş olmasıdır. Belki bu kulağa çok basit gelir, ama en zor şeyler en basit görünenlerdir. Gerçek hayatta basit olma, büyük sanatını icra edebilmeyi gerektirir.” (s.103)

“İnsan kaygılı olmakta kendini tümüyle özgür hissederse çok daha az kaygılı olur ve bunun aynısı suçluluk için de söylenebilir. Ya da müthiş ölüm beklentisi olmasa canlı olmanın hiçbir sevinci kalmazdı.” (s.118)

“Kafaya takmamak dinginliğin, kaygılanmak ilgilenmenin parodisidir.” (s.119)

“Ölüm anında bir sürü insan sadece tuhaf bir kabulleniş duygusunu yaşamakla kalmıyor, başına gelmiş olan her şeye rıza da gösteriyor. Bu, buyurgan bir rıza anlamında değildir; rıza gösterilenle kaçınılmaz olan arasındaki özdeşleşmenin beklenmedik keşfi biçimindedir.

“Olmak” ve “olmamak”ın birbirinden ayrılmaz doğasının bizi götüreceği yer bu kabullenmedir. Bu, kutupsallığın, hayatın ölümü, öznenin nesneyi, insanın dünyayı ve Evet’in Hayır’ı çağrıştırmasının tüm anlamıdır. Özgürleşme yolları birçok kişinin ölümde keşfettiği şeyin yaşarken de keşfedilebileceğini önerir. Özgürleşme insanın kendisinde ötekiyi, hayatı ve ölümü kabullenmesini gerektirir ve bu nedenle birçok inisyasyon töreninde aday sembolik bir ölümle ölür. Ölümün kesinliğini o kadar bütüncül bir şekilde kabul eder ki aslında o gerçekten de ölmüştür ve bu nedenle kaygı duymaz. Zen ustası Bunan’ın sözleriyle: Yaşarken ölü bir insan olur, tam anlamıyla ölü; o zaman yaptığınız her şey, tam istediğiniz gibi, daima iyi olacaktır.” (s.120)

“Eski Berkeleyci motto, var olmak algılanmaktır, bir yanda felsefi oyunlara neden olur: Ben görmek için orada değilsem ormanda bir ağaç var mıdır? Bir yandan da çok derin ve karşı konulmaz bir keşfin nedenidir: Algımızın yasaları ve süreçleri, bizi ayrılmaz bir şekilde algıladığımıza bağlayan köprülerdir; nesneyle özneyi birleştiren bir köprü... İnsanın bilimsel evreninin farkındalığının öngörülmemiş biçimde artmasına neden olur. Ve tekrar vurgulamak istiyorum ki bu tür artışlar vakanın doğası gereği asla öngörülemezler... Kimse algılayanla algılananı -özneyle nesneyi- tek bir evrende birleştirerek başlayan sürecin sonunu bilemez.” Gregory Bateson (s.126)

“Çinli Taoistlerin gördüğü gibi insanın doğasına güvenmekten başka bir seçenek gerçekten yoktur. Bu umutvar bir arzu ya da duygusallık değildir; pratik politikaların en pratiğidir.” (s.127)

“Aydınlanmaya, Zen’in vaat ettiği özgürleşmeye ulaşmaya çok hevesli olan öğrenciye bir koan ya da Zen sorusu sorulur ve bir süre sonra yanıtıyla gelmesi istenir. İlk koan öğrencinin öğretmene sorduğu sorunun gizlenmiş bir halidir: Özgürlüğe nasıl ulaşabilirim? Çok farklı şekillerde dile getirilebilse de koan aslında “Soruyu soran kim? Kim özgürleşmek istiyor?” diye sorar. Ama öğrencinin sıradan bir yanıtı değerli değildir; “kimin” bu eylemi istediğini göstermesi, işaret etmesi istenir. Usta aslında “Bana özgürleşmek istediğini söyledin. Bana seni göster!”der. Bunların sonucunda üzerine önceden düşünülmemiş ve doğaçlama bir eylem ortaya çıkar ve tümüyle içtendir, ama kendi kültürünün otorite figürünün bu kadar ön planda olduğu koşullarda bu Çinli ya da Japon öğrencinin yapacağı son şey budur. Bu şekilde öğrenci bizim argo tabirimizle tam “faka bastırılmış” olur. Ne kadar samimi ve spontan olmayı denerse, o kadar da bir yanıt tasarladığının farkına varır. Bu, yeşil bir fil düşünmeden dileyeceğiniz dileğin yerine geleceğini söylemeye benzer.” (s.136)

“Psikoterapideki en aşina olduğumuz sorunlardan biri hastanın düşüncelerinin ya da eylemlerinin serbest akışının engellenmiş olmasıdır. Zen’de buna kuşku ya da tereddüt denir ve dosdoğru ileri gitmeye karşı egonun baş semptomu olarak görülür. Engellenme bir sorunu düşünmemektir; düşünmeyi durdurmaktır; kaybetme ya da kazanma korkusu nedeniyle kaygılı bir zihin boşluğudur. Engellenme “iki arada kalma” durumuna bir tepkidir ve hayatın olağan akışında eylem ve düşünce öncesindeki bu kısa duraklama bizim egonun gerçek bir duyusuyla karıştırdığımız şeydir.” (s.140)

“İnsan şeylerin olmasına izin vermelidir. Wu-wei cümlesiyle Doğu’da neyi ifade ettiklerini öğrendim: “Bir şey yapmamak, olmaya bırakmak” hiçbir şey yapmamaktan epeyce farklı... İnsanın içine düştüğü karanlık bölge boş değildir. Bu Lao Tzu’nun “müsrif anası”, “imgeler” ve “tohumlar”dır. Yüzey temizlendiği zaman diplerdeki şeyler de büyüyebilirler. İnsanlar bu derinlikte bir şey deneyimledikleri zaman daima kaybolduklarını düşünürler, ama nasıl devam edeceklerini bilemediklerinde, tek yanıt, mantıklı olan tek tavsiye, “Bekle bakalım bilinçdışı bu durum için ne diyecek?” olur. İnsan kendisi bulup kendisi izlediği zaman yol onun yoludur. “Bu nasıl yapılır?” sorusunun genel bir reçetesi yoktur.” Jung (s.149)

“Haley, herhangi bir sosyal durumda; bir insan diğerlerini çıkmazda bırakınca, ötekilerin de aynı tip davranışlarla yanıt verdiklerini göstermiştir.” (s.154)

“Spontan olan kendiliğinden olandır; Taoist Tzu-jan ya da “kendi kendine” çaba göstermeden meydana gelendir. Spontanlık bir ego eylemi değildir, tam tersine egonun sosyal kontrol mekanizmasının engellemediği eylemdir. Biri tutar da, “Seni tüm yüreğimle seviyorum” derse, burada konuşan ego değildir. İnsanın sosyal rolünün, kimliğinin ve görev duygusunun zorlamaları ve çatışmaları olmadan spontan sevmek muhteşemdir demek ister.” (s.155)

“Seçmek ve birini almak olmadığı taktirde, kusursuz yolda zorluklar yoktur. Dümdüz hakikate ulaşmak isterseniz, doğru ve yanlışın aklınızı kurcalamasına izin vermeyin. Doğru ve yanlış arasındaki çelişki zihnin hastalığıdır.” Zen ustası, Sengs Ts’an (s.168)

“Mesele insanın seçmekten vazgeçmesi değildir, gerçekten bir seçim olmadığı bilgisiyle seçmesidir. Doğu felsefesi görünüşte böyle paradokslarla dolu gibi görünür: eylemsiz hareket, düşüncesiz düşünmek, bağlanmadan sevmek. Sadece göreli bir evrende tüm seçimler, tüm taraf tutmalar oyunculdur. Ama bu, insanın bir aciliyet duymadığı anlamına gelmez. Işığın ve karanlığın göreliliğini bilmek, güneşe gözlerini kırpıştırmadan bakabilmek değilidir; yukarının ve aşağının göreliliğini bilmek, yukarı doğru düşebilmek anlamına gelmez.” (s.168)

“İnsan, özünden negatif olunca; normallik giderek kendine zemin bulamayan bir ideal halini almıştır. Çileci bir huzur onun için çaba harcanmasını gerektirir. Kimse normali yakalayamaz; herkes yakalanabilirmiş gibi davranmak zorundadır. Psikolojik insan, normalin peşinde koşarken kendini unutamaz, çünkü normallik bir miktar kendilik-farkındalığı gerektirir.” Rieff (s.178)

“Hayat bir oyunsa onun tersine gitmenin bir yolu yoktur. En belirgin çelişkiler, en sert beyanatlar oyunun ciddi olduğunu gösterir; ancak spontanlık emreden en saçma girişimler ve en çok içine düşülen kısırdöngüler oyunun aşırı uç noktalarıdır. Oyun buna dönüştüğü zaman medeniyetin duyguları bastırma yöntemi bir baraj duvarının ardında biriken su gibi sadece Eros’un gücüne güç katar. Saklambaç oyunu devam eder ve her mantık yürütmede en spiritüelve başka bir dünyaya ait imgelerle ortaya çıkar. Bunu gören bodhisattva hiçbir zaman küçümsemez ve özgürleşmesi, dünyanın bir oyun olduğu bilgisi onu ötekilerden üstün kılar. Başkalarının özgürleşmesi için çalışması sadece şefkatli olmasından kaynaklanır; onların oyun bilinçsiz olduğunda ve ciddiyet aşırı bir uca taşındığında çektiği ıstırabı görür. Bu şefkatin nedeni, bodhisattva’nın kendisinin durumun aşırı ucunda yer alması değildir, çünkü aydınlığın tohumu en yoğun karanlıkta bulunur ve tüm açık mücadeleler aslında örtük olarak sevgidir.” (s.194)