Mine Söğüt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mine Söğüt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eki 2020

Mine Söğüt - Gergedan

“Korku nedir, artık hiç bimiyorum. Bildiğim tek şey… Bu hayat bir ada… Hayırsız bir ada. Bizi ta ne zaman atmışlar bu adaya. Birbirimizi yiyoruz iştahla.” (s.27)

“Zaman hep yuvarlak. O yüzden devamlı başa dönüyor kader.” (s.30)

“O kapıdan, o pencereden, o kurşunlardan, o piknik sepetinden, o geçmişten ve o gelecekten, korkulardan, şüphelerden, bayraklardan, dillerden, isimlerden, intikamlardan ve suçluluklardan, kinlerden, nefretlerden, sınırlardan, dağlardan, yollardan, sürgünlerden, çetelerden, her şeyden, var mı, her şeyden arkamıza bakmadan kaçıyoruz işte. Madem zaman bir türlü geçmiyor; biz geçeriz. Vazgeçeriz.” (s.43)

“Kimse bizi tanımazsa, kimse bize düşman da olmaz. Kırlarda yürüyoruz, bir yandan çiçek topluyoruz, bir yandan yeni isimler arıyoruz kendimize. Çiçek toplamak kolay, yeni isim bulmak zor. Hangi isme heveslensek içinde eski şeyleri anımsatan bir şey var. Eski şeylerin ne yasını tutmak istiyoruz, ne intikamını almak. Eski şeyler yinelenmesin yeter.” (s.43)

“Senin hem arkanda olacağım hem önünde…
Güvenli zannettiğin evinde…
Atalarından devraldığın fikrinde.
Hem geçmişinde, hem geleceğinde.
Denizlere de açılsan… Kırlara da çıksan peşinde…
Benden kaçarken vardığın her yerde.
Hayatının tam orta yerinde dev bir kafeste.” (s.45)

“Tanrılara inandığımız falan yok aslında. Olmadıklarını ikimiz de biliyoruz. Ama adlarını geçirerek kurduğumuz cümleler başka kelimelerle kurulduğunda aynı etkiyi yapmıyor.” (s.48)

“Dilimizdeki başka kelimeleri düşünüyorum. Ve başka dillerdeki başka kelimeleri. Onları anlamaya çalışırken insan hayatın anlamını çözüverir. Ama o çözdüğü anlam da o an ayağına, hatta boynuna dolanıverir. O yüzden anlamlar da kelimeler de aslen tehlikelidir. Denizden, fırtınadan ve yalnızlıktan daha tehlikeli.” (s.49)

“Hazır mıyım? Değilim aslında. Ne fırtınaya ne kadere ne denizkızına ne gergedana ne de bu derin ve uçsuz bucaksız yalnızlığa. Ama gemideyim. Herkes gibi. Hayalet gibi. Kadere doğru…” (s.50)

“Ceplerimizde huzursuz hikâyeler. Belleklerimizde irini kurumamış yaralar. Tırnaklarımızın arası hayattan kazıdığımız kirlerle dolu. Ne geçmişe güvenimiz var, ne bugüne, ne de geleceğe. Ölülerimizi sırtımızda taşıyoruz. İnatla doğurmuyoruz. Çoğalmıyoruz. Geceleri daracık mezarlarda uyuyoruz. Gündüzleri ha öldük ha öldürdük diye korkuyoruz. Kötüyü gördük. Unutamıyoruz.
Ama işte kırlardayız. Nergis tarlasına gidiyoruz. Haneke, Pasolini, Greenaway ve bir de ben. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Yol bitmiyor. İyi ki bitmiyor.
Nergis tarlasına hiç varmıyoruz. İyi ki varmıyoruz.
Termosumuzda çayımız sıcacık.
Kurabiyelerimiz taptaze.
Dördümüz de biliyoruz, tanrı yok ama zaman var.” (s.55)

“Kaybetmekle kaybolmak bir midir?
Ben kaybettim… o kayboldu.
Kaybolmuş bir cambaza kaybettiklerimi anlatmayacağım. Onunla aynı ormanda doğduk. Onun bıktığı şeylere ben hâlâ tutkunum. Onun kurduğu hayaller benim için kâbus, sevdiği kadınlar çirkin, vurduğu kuşlar biçare. O sirkini kaybetmiş bir cambaz, ben geçmişini yitirmiş bir salyangoz. O dışına… Ben içime.” (s.61)

“Devrim düşleri yeniden kurulacakmış… gibi.
Zaman şehrin içinden bir ileri bir geri geçip gidecekmiş gibi.
Benim adımı sirkten silin, kabuğumu kırıp toprağa serpin.
Onun adını sirke verin, ipini yeniden gerin.
İkimiz de ormanda doğduk, şehirde ölüyoruz.
Beni ormanda yakın, onu şehirde.
Ben küllerimden yeniden… yeniden… yeniden doğacağım.
O hiç sönmeyecek.” (s.61)

“Seni bazen sırtıma alacağım bazen ayaklarımın altına.
Yanı başımda yatacaksın tüm uykularına.
Rüyalarında gezeceğim ve hayallerinde.
Kararlarında ve niyetlerinde.
İyiye dair ne varsa eze eze.
Yaşlı ve öfkeli bir gergedan.
İnsanlığın peşinde dolaşan.” (s.67)

“Saçlarımı o kadar sıkı toplamışım ki kökleri kalbimi yerinden sökecek gibi. Uzun upuzun saçlarım. Kısa kısacık saçlarım. Saçlarım.

İçim ne kadar ferahsa… o kadar sıkıntılıyım. İçim içime sığmıyor ve içim içimde kuruyor. Ben ve ben. Aramızda yarım asırlık bir zaman. Altımda bir pantolon kendi dizimin dibimde, eteklerimde oturuyorum nice zaman.” (s.71)

“Kalkıp pencereyi kapatıyorum. Oturduğum yerden pencereyi kapatışıma bakıyorum. Şehir dışarıda kalıyor. Kırmızı balıklar hayallerimden çıkıp pencerenin pervazına konuyor.” (s.71)

“Görmedim mi, diyorum eteklerimi düzelterek: Öldü, kuş cama çarptı ve gözlerimin içine baka baka öldü. Kuşa değil, kendime ağlıyorum ben diyorum. O camı oraya, kuşun yoluna takarken düşünecektim. Onu benim tercihlerim öldürdü. Tercihlerimin sonuçlarına ağlıyorsam, o zaman kuşa değil kendime üzülüyorum demektir.
Ne desem çok şaşırıyorum. Aklımdan geçen düşüncelere de, ağzımdan çıkan kelimelere de yabancıyım.
O an anlıyorum. Kadere inanmıyormuşum. Tanrı falan hep safsataymış benim için. Varsa yoksa tercihler. Kırmızı uçan balıkları tercih ediyormuşum. Açık camları ve gezgin kaplumbağaları. Ben karabasanlarla büyüdüm. Camları sıkı sıkı kapatmayı ve kapılara kilit üzerine kilit takmayı biliyorum.
Hep kendimi korumam gerektiğini sanıyorum. Kaybetmemem gerektiğine inanıyorum.

….

Aslında hiçbiri. Kaybetsem de olur kaybetmesem de olur. Kuş misal, kaybetti. Ama kaybedene kadar uçtu. Çünkü korku nedir bilmiyordu. Şu durumda ölümü bir kazanç mı kayıp mı?
Ama diyorum, bu canına mal oldu.
Uçabilecekken, sırf korktuğu için uçmayan kuşa bu korku neye mal olur, onu da düşün.
Düşünüyorum, içim ürperiyor.
Ben hiçbir şeyden korkmuyor muyum gerçekten, diye soruyorum.

Çok şeyden korkuyormuşum. Açık duran camdan içeri girebileceklerden ve dışarı çıkabileceklerden. Kırmızı balıkların beni götürdükleri yerden geri getirmemesinden. Kaplumbağanın beni bir gün sırtından atmasından. Öfkeli bir gergedandan. Alnımın ortasında çıkıntı çıkacak gibi duran bir boynuzdan. Korkuyormuşum hep.” (s.72)

“Elimde bir ayna. Kendime bakıyorum. Baktığım ve gördüğüm bir yana, bana anladığım lazım diyorum. Yaşadığım yeri cehennem yapan, hep yanlış anladıklarım ya da hiç anlamadıklarım.” (s.77)

“Kendimi biri zannettiğim için düştüğüm derin kuyuda alamadığım nefes benim kendi kafesim.” (s.78)

“Tapamayacağım tanrılar yaratıyorum. Yaşatamayacağım çocuklar doğuruyorum. Bitiremeyeceğim işler icat ediyorum. Çıkamayacağım yollarım, aşamayacağım dağlarım var. Uyuyamayacağım uykularım, uyanamayacağım kâbuslarım, konuşamayacağım dillerim. Çözemeyeceğim bilmecelerim. Sorgusuz sualsiz yüklendiğim sorumluluklarım. Cennete ait sandığım her şey benim topyekûn cinnetim.” (s.79)

“Tanrı dünyayı altı günde yarattı. Yedinci gün utandı.” (s.85)

“Kendi aklında yaptığın yıkılmaz demir bir kafesin içindesin.” (s.97)

10 Kas 2016

Pınar Kür - Aşkın Sonu Cinayettir

“İnsan gençken aşkın tanımını yapmayı düşünmüyor ki, yaşıyor sadece ve biraz aptalca... Aşkın tanımını yapmak için onu birkaç kez yaşamak, yaşın da kırka gelmesi gerekiyor galiba. Gençken derin sandığın duygular aslında epeyce yüzeysel... Olanakların sınırsız, vaktin sonsuz sanıyorsun. Daha doğrusu pek düşünmüyorsun, hayatın bir sürü son içerdiğini aklına getirmiyorsun.
Gene de o zaman bilincinde değildim tabii, ilerki yıllarda yaptığım analizler sonucu anladım ki, aşk benim için her zaman mutluluktan çok, mutsuzluğu içermiş. En mutlu olduğumu sandığım anlarda hep mutsuzluğu beklemişim. Son diye bir şeyi aklıma getirmediğim zaman bile bilinçaltımda bir yerde hazırlanıyormuşum sona. Bitmeyen aşk yok yani, ama bunu sonra konuşuruz.” (s.94)

“Devrim bir ihtimaldi ve ihtimal olduğu zaman çok güzeldi, diye bir laf vardı. Evet bir ihtimaldi ve olmadı. Artık ihtimal bile değil şimdiki gençlik için. Çok daha acıklı bence.” (s.197)

“Görmemek ve bilmemek duyguların, düşüncelerin üremesine olanak tanır.” (s.248)

“Ben ayna kuramı diye bir kuram geliştirdim. İnsan kendisini görmek istediği gibi yansıtan birine aşık oluyor. Görmek istediğin imajı Mehmet’in elindeki ayna yansıtıyorsa o zaman Mehmet’e aşık oluyorsun; Ahmet’in elindeki ayna yansıtıyorsa Ahmet’e... Ama insanın kendine yakıştırdığı imge her zaman aynı olmuyor, ihtiyaçlarına göre değişiyor... Yavaş yavaş orada gördüğün imaj eskimeye başlıyor. Ve başka imajlar aramaya başlıyorsun. Yepyeni bir aynada yepyeni bir yüz gördüğünde, bu sefer ona yöneliyorsun.” (s.305)

“Aşk biter ama sevgiye saygıya dönüşür diye ukalalıklar vardır ya, katiyen doğru bulmam, bir röportajda, bırakın yahu dedim, aşkın sonu her zaman kötüdür, sevgiye filan dönüşmez, her aşkın sonu cinayettir.” (s.351)

“Yaşanacak günlerin en güzelinin artık ileride olmadığını, tam tersine gerilerde kaldığını anladığında bir ağırlık çöküyor insanın üstüne. Ne yaşamında yepyeni bir sayfa açma umudun var ne yeni ve eskilerden daha mutlu bir aşka kavuşma ihtimalin.” (s.407)

14 Ara 2014

Mine Söğüt - Beş Sevim Apartmanı

“Bana sorarsan dışarıda suskunluğuna devam et. Sırlar insanı değerli kılar.” (s.56)

“İstemek, başarıyı baştan çıkarır. İstek, mıknatıstır, başarıyı sorgusuz sualsiz kendine çeker.” (s.90)

“Belki mucizelere inanmak hasta ruhların en iyi ilacıdır; ama mucizelere kanmak kimi zaman ölümcül bir hastalıktır.” (s.115)

5 Haz 2012

Mine Söğüt - Deli Kadın Hikayeleri


“İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların, delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.” (s.9)

“Hiçbir ev kadını, kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz.” (s.12)

“-Deli olduğunun farkında mı? Bunu bilebilir misiniz?
-Evet, farkında.
-Deliliğinden kurtulmaya çalışmamış mı hiç? İyileşmeye…
-Hayır, o çok sevmiş deliliğini.
-Nereden anladınız bunu?
-Bir zamanlar yatağının durduğu yerin tavanına takılı kancalardan. Kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri, kendini de çok seviyor demektir. Kendini ve deliliğini…” (s.43)

“Pencereden dışarı bakıyorum.
İçimde ateşler yakıyorum.
Yaptığım her yemek o ateşte pişiyor.
Doğurduğum her çocuk o ateşte eriyor.
Sevdiğim her erkek o ateşte ölüyor.
Bir bardak su içsem… Söner mi?
İsteklerimi nehre gömsem… Cinayetler biter mi?
Her şey senin yüzünden, diyor babam.
O kupkuru bir adam.
İçinde ne ateş var, ne su.
O da biliyor, benimse içimde hem ateş var, hem su.” (s.73)

“Ah Allah’ım erkeklik hep hatırlanan bir şey midir? Erkeklik bu kadar tehlikeli midir? Şükürler olsun kadın doğduğuma.” (s.78)

“Bir keresinde gölgeme gömülmüştüm.
Günler geceler boyu gölgemle sevişmiştim.
Korkma demişti yılan gözlü falcı, kadın böyle bir şeydir.
Aşk diye diye kendini öldürür.
Defalarca ölmüştüm, her seferinde yeniden dirilmiştim.
O yüzden biraz çürük kokar nefesim.
İçimde aşkla terbiyelenmiş cesedim.” (s.99)

“Dağa baktığımda dağ görmem
Suya baktığımda su görmem
Gözlerimin yerinde derin bir boşluk
Yüreğimin yerinde yalçın bir korku
Kadınım… Kadınım… Artık kadınım…” (s.105)

“Omzumda hiç kapanmayan bir yara
Topuğumda hiç kaynamayan bir kırık
Saçlarımın ucu yanık yanık
Binlerce yıldır kandırıldık.
Ben artık doğurmayacağım.” (s.121)

“Kadın değilim ben,
Doğurmadım, sevişmedim,
O kapıdan geçmedim.
Daha içime çökmedim.” (s.137)

“Gözleri kapalı bir kedi, kimsenin bilmediği bir dilde,
Kadının doksan dokuz ismi var dedi.” (s.145)

“Babama annemin onu gerçekten sevmesinin imkansız olduğunu sen mi söylemiştin anneanne? Kalpler tepelerden kıyılara yuvarlanır ama kıyılardan tepelere tırmanmaz mı demiştin? Babamı, annemin onu sevmediğine inandıran sen miydin? İkisini de aslında sen mi öldürdün? Aşkı hikaye yapan imkansızlıktır değil mi anneanne?” (s.157)

“Şehri avucumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam… Şehir tehditten arınır mı? Binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?” (s.171)

30 Mar 2011

Mine Söğüt - Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979

"Bizi bizden uzaklaştıran...
Unutulmuş bir geçmiş...
Silinmiş bir hatıra...
Parçalanmış bir benlik...
Lanetlenmiş bir tarih...
Elleriyle öldürdüğü ikizini kucağında taşıyan bir deli gibiyiz.
Ne yazık ki o cesedi hiçbir zaman gömemeyeceğiz."

"Şubat asabi bir aydır. Belki devamlı soğuk olduğundan, belki de kıştan kaçmaya hiç fırsat tanımadığından. Şubat çaresizlik kokar. Sanki hayatın tek gerçeği soğuktur ve bahar denen karnaval, baştan sona bir yalan, bir hayaldir." (s.39)

"Aynada kendisinden başka bir ben daha var. Kendi içinden ona bakan ve unutmak istediği bir sürü şeyi inadına ona hatırlatan. İnsanın aynaya bakıp da kendisini görememesi ne dehşet verici." (s.44)

"Mart ürkütücü bir aydır. İçinde her şey vardır. İyilik, kötülük, tehlike, güven, ihanet. Mart hayata benzer." (s.63)

"Nisan ayında iyimserlik, tıpkı yeryüzünün çekirdeğine yakın yaşayan ve dünya yıkılsa ölmeyecek olan kalın kabuklu böcekler gibi toprağın yedi kat dibinden çıkar ve göğün yedi kat üstüne tırmanır. Tam her şey bitti derken yeniden yaşama dönen bir hasta gibi. Hayat yeniden bir şeylere kanar, ölümsüzlük hevesine kapılır, bir kabustan uyanır, gözleri bir daha hiç kapanmayacak sanır... Aldanır." (s.81)

"Mayıs rüzgarların ayıdır. Çiçekler sevişsin diye her yerde birbiri ardına deli rüzgarlar eser." (s.95)

"Bir son var mı bilmiyorum. Karamsarlık ihanettir dedim ama bazen bir sona şiddetle ihtiyaç duyuyor insan." (s.101)

"Yaz aylarında şehir insan kokar. İnsanlar hangi duyguları yaşıyorlarsa öyle kokar." (s.113)

"Dışarıyı dinledikçe içine döneceksin. İçini daha çok seveceksin." (s.113)

"Haziran vaatlerle dolu bir aydır. Başka bir mevsimin ve başka bir zamanın müjdecisidir. Sanki iyi bir şeyler olacakmış gibi. Ama hayal kırıklığıyla doludur. Baharın nasıl söndüğünü görür insan. Toprağın çatlaklarında bir hüzün. Haziran, hayal kırıklıklarının adıdır. Fırtınaları bol, yağmurları ürkütücü olur. Tam her şey artık değişiyor derken, tam bahara sevinmişken kışla tehdit eder insanı. Akılları karıştırır. Hayatın hiç de sanıldığı kadar tekin olmadığını acımasızca hatırlatır." (s.117)

"Zamanı kaybetmekle başlar her şey. Sonra gerçek kaybolur. Sonra sen kaybolursun. Zaman, gerçek ve sen ortadan kalktığınızda kaybolma durumu da ortadan kalkar. Ve her şey yeni baştan başlar." (s.124)

"Acımasız olmak yeryüzünün en meşakkatli işi. Kendine bile acımayan insan, bizzat acı kesilir. Dokunamazsınız. Soluğunun keskin buzu sanmayın ki sadece sizin kalbinizi deler. Kendi kalbini de delik deşik eder." (s.127)

"Unutmanın sihirli gücü... Eğer hayatımızı acılar yönetseydi, yaşam fazla ilerleyemezdi. Hayat, unutkanlık sayesinde devam edebiliyor. Hafızaların kısalığı, Tanrı buyruğu." (s.131)

"Haklılık savaşı, savaşların en yamanıdır. Herkes doğrunun peşinde olduğuna inanıyor. Herkes kendi doğrusunun intikamını alıyor. Savaşlar intikamla beslenir. Savaş bir kez çıkmayagörsün, kendi besinini kendi üretir." (s.136)

"Yaşam denilen şey, gerçeğin peşinde alınan yoldur. Kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler." (s.146)

"Cevapsız sorularla ilerleyen hayattan ne beklenilebilir ki? Hem de herkes, bir cevabın peşinde koşarken..." (s.147)

"Herkesin eşit ve mutlu yaşamasını istemek şu an ki düzende anlamsız bir hedef olabilir. Ama iyiyi istemek, her koşulda soylu bir uğraştır." (s.150)

"Eylül bu şehirde yaşanan en büyülü aydır. Işık bu ayda, dünyanın saklı tüm renklerini bir anda ortaya çıkartır." (s.169)

"Ekim, Tanrı'nın toprağı uysallaştırdığı aydır. Toprak uykuya yatar ve uyurken her şeyi kabule hazır olduğunu fısıldar." (s.183)

"Yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman kader telaşlanır. Sırları ortaya çıksın istemez. Eğer insanlar başlarına gelenin başkalarının başına gelenlerden çok da farklı olmadığını sezerlerse güçlenirler. İnsanların gücünü azaltan, kendilerini hedef tahtasının ortasında sanmalarıdır. Oysa hayatta hiçbir şey şahsi değildir. İyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende." (s.185)

"Yaşamak hayat labirentinde kaybolma yarışı. Çıkışı bulan ölecek." (s.193)

Not: Alıntılar, Mine Söğüt'le tanışmama vesile olan Mayam'a ithafen...

23 Kas 2010

Mine Söğüt - Kırmızı Zaman

"Küçükken anneannem bana, sonsuz zamana algısından bahseden bir masal anlatmıştı: Çocuklar zamanı algılayamadıkları yaşlarda, tüm evrene hakim olan o tanrısal sonsuzluğu hissedebilirlermiş. bu onları huzurlu ve korkusuz yaparmış. Zamanı algılayamadıkları için zamanın geçişini de farketmez ve kendilerini ölümsüz bilirlermiş. "Sen" demişti. "Şimdi o sınırsız zaman algısının büyüsündesin; zamanın geçip gittiğini farkettiğin an büyüyeceksin..." " (s.9)

"Hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur." (s.11)

"Berduşlar kolay kolay ölmezler. Hatta bazıları yaşlanmazlar bile. Çünkü değişmezler. Çünkü onlar en esaslı değişimi bir kez yaşamışlardır hayatlarında. Kimse berduş doğmaz. Yoksullukla berduşluğu birbirinden ayıran temel nokta budur." (s.19)

"Hayatı, baştan sona "ölüme yolculuk" olduğunu bildiğimiz halde, hevesle sürdürmemizin sırrı şeytani cazibesinde gizlidir." (s.29)

"İnsanoğlu gerçeklerden kaçar,çünkü efsanelere inanmaya meyyal doğar." (s.37)

"Babalar bir yerde bir çocukları olduğunu hiç bilmeyebilir; işte sırf bu yüzden bile, bu tuhaf olasılığın yüklediği özgürlük duygusuna inanıp, varolan çocuklarını da isterlerse gözlerini kırpmadan terk edebilirler." (s.43)

"Ölüm ve süreklilik paralel olarak yaşamı belirler. İnsan bu paradoks yüzünden deliliğe bu kadar yakın yaşar." (s.53)

"Kader, insanın kendi hayatına hiçbir zaman gerçekten sahip olamayacağının açık tehdididir." (s.59)

"Tanrı, bir insan/bir canlı öldüğü zaman hala hayatta olanların cesedi derhal toprağın altına gömmesini/ateşe atmasını/çle/dağa/suya bırakmasını; cesetleri hiç vakit kaybetmeden ortadan kaldırmasını emreder; onlara ölümlü oldukları gerçeğini kavramaları için zaman bırakmaz." (s.76)

"Takvim, canlıların celladı olan zamanı kavrayabilmenin yegane aracıdır. Aynı zamanda bütünüyle tanrısal düzeni işaret eder." (s.85)

"Delilere sır konusunda güvenilmeyeceğini sananlar çok yanılırlar. Bir deli değer görürse tüm sırları saklayabilir, çünkü deli, kara kutunun içini, onu hiç açmadan da görebilir." (s.88)

"Hayat sadece ölümü anlamak için verilmişti insanoğluna. İnsanoğluysa ölümü yok sayarak, hayatı tek gerçekmiş gibi kabul edip hep yanlış yola giriyordu." (s.97)

"İnsanlar delilerden uzak dururlar. Çünkü kendi içlerindeki delinin uyanmasından korkarlar." (s.107)

"Işık vurduğu yeri aydınlatır ama her zaman görmeyi kolaylaştırmaz; bazen gözleri kamaştırır; akla olmadık hayaller sızdırır." (s.113)

"Heves, içinde tehlike olduğu hep unutulan bir lunaparktır." (s.117)

"Rastlantı belki de Tanrı'nın ta kendisidir." (s.123)

"Gerçekler rüyalara saklanmayı sever." (s.129)

"Yaşamanın ilk şartı bir gün mutlaka ölmektir." (s.147)

"İnsanoğlu bazen masalla gerçek arasında yolunu yitirir." (s.159)

"Suç, her zaman cezalandırılmaz; bazen de ödüllendirilir. Suçun tarifi de hayattaki her şey ama her şey gibi görecedir." (s.171)

"Şair, sözü kendince söyleyendir." (s.181)

"Bazen masal gerçeği gölgeler, bazen gerçek masalı..." (s.185)

"Hayal kurmak her zaman ve her yerde serbest ama tehlikelidir." (s.197)

"Vicdan,
Tam kalbimizin altında duran bir organ...
Vicdan, bir bebeği ilk ağlatan,
Bir ölüyü son terkeden...
Vicdan..." (s.199)

"Tırtılın kaderi kelebek olamak ve güzel ölmektir." (s.218)

Not: Mayam'ın hediyesi bu kitap. Telaşlı bir iş günümü renklendirmişti. Şaşırtıp, mutlu etmişti beni. Tekrar teşekkür ederim Mayam.