Carl Gustav Jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Carl Gustav Jung etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haz 2023

Miguel Serrano - Carl Gustav Jung ve Hermann Hesse İki Dostun Hatıraları


“İnsanların olduğu gibi, kitapların da kendilerine özgü kaderleri vardır. Onları bekleyen kişilere yönelip doğru anda onlara ulaşırlar. Yaşayan malzemeden yapılırlar ve yazarlarının ölümünden sonra da uzun süre karanlığa ışık tutmaya devam ederler.” (s.20)

“Hayat, ışık ve gölgelerin bir ilişkisi olsa da bunun öyle olduğunu asla kabul etmeyiz. Daima ışığa ve yüksek zirvelere uzanırız.

…

Doğu’daki, özellikle de Hindistan’daki durum ise çok farklı. Doğa temeli üzerine kurulu antik bir medeniyet olarak orası çok-yüzlü tanrıların evreni kabul edilir; bu nedenle de Doğulu insan ışık ile gölgenin, iyi ile kötünün eşzamanlı varlığının farkına varabilir. Mutlak şeyler yoktur. Tanrı böyle zararsızsa şeytan da öyledir. Ama böyle bir kavrayışın karşılığı doğrudan Doğa’nın kendisine bir övgüdür. Sonuç olarak bir Hindu, kendini Batılıdan daha az bireyleşmiş bulur; azıcık daha fazla doğanın bir parçası, kolektif ruhun içinde bir unsurdur.” (s.22)

“Kendinizi akışa bırakmalısınız, tıpkı gökyüzündeki bulutlar gibi. Direnmemelisiniz. Tanrı bu dağlarda, bu gölde var olduğu kadar sizin talihinizde de vardır. Bunu anlamak çok zordur çünkü insan Doğa’dan uzaklaştıkça uzaklaşıyor, tabii kendinden de.” Hermann Hesse (s.28)

“Upanişadlar’ın ya da Vedanta’nın bilgeliğinden daha çok Çin’in bilgeliğinden ilham almışımdır. I Ching bir hayatı dönüştürebilir.” Hermann Hesse (s.29)

“-Hayatın ötesinde bir şey olup olmadığını bilmek önemli mi?

  -Hayır, değil… Ölme eylemi Jung’un Kolektif Bilinçdışı’na düşmek gibi bir şey, oradan da forma, saf forma dönüşürsün.” (s.35)

“Sözcükler gerçekten bir maske. Doğru anlamı nadiren ifade ederler; aslında onu saklamaya meyillidirler. Eğer hayal gücünüzde yaşayabilirseniz o zaman dine ihtiyacınız kalmaz, çünkü hayal gücüyle ölümden sonrasını anlayabilirsiniz, insan Evren’le yeniden birleşebilir. Bir kez daha söylüyorum, bu hayattan öte bir şey olup olmadığını bilmek önemli değildir. Değerli olan, doğru türde işi yapmış olmaktır; eğer doğruysa o zaman her şey iyi olacaktır. Tanrı başkaları için ne ise Evren de benim için odur. Doğanın insanın düşmanı olduğunu, fethedilen bir şey olduğunu düşünmek yanlıştır. Aksine doğaya bir anne gibi bakmalı ve kendimizi huzurla ona teslim etmeliyiz. Bu tavrı takınırsak tüm diğer canlılar gibi, tüm hayvanlar ve tüm bitkiler gibi, evrene döndüğümüzü  adamakıllı hissedeceğiz. Hepimiz bütünün ölçülemeyecek kadar küçük parçalarıyız. İsyan etmek saçma, kendimizi yüce akışa bırakmalıyız.” Hermann Hesse (s.47)

“Çakralar, bilincin merkezleridir.” Carl Jung (s.91)

“Uzun psikiyatrik tedavi deneyimimde hiç tamamen kendi kendine yeten bir evlilikle karşılaşmadım. Düşündüm de bir kez karşılaştım, çünkü bir Alman profesör, bana kendininkinin öyle olduğunu temin etti. Bir keresinde Berlin’de onu ziyaret ettiğimde eşinin gizli bir apartman dairesi tuttuğunu öğrenene kadar ona inanıyordum. Bu, bir rol olmaya benzer. Dahası tümüyle ortak anlayışa adanan bir evlilik bireysel kişiliğin gelişmesi için kötüdür; en düşük ortak paydaya doğru bir çöküştür ki kitlelerin kolektif aptallığı gibi bir şeydir.” Carl Jung (s.94)

“Dr. Jung’a birinin kendi rüyalarını çözümlemesinin ve onları dikkate almasının akıllıca olup olmadığı hakkındaki düşüncesini sordum. Ve sözlerime şöyle devam ettim: “Diğer yandan Hindistan’da Krishnamurti’yle konuştum ve bana rüyaların gerçek bir önemi olmadığını ve önemli olan tek şeyin bakmak, bilinçli olmak ve anın tamamen farkında olmak olduğunu söyledi. Bana hiç rüya görmediğini söyledi. Bunun nedeninin hem bilinciyle hem de bilinçdışı zihniyle bakması, rüyalara başka bir şey kalmaması ve uyuduğunda tam olarak dinlenmesi olduğunu söyledi.”

Jung “Evet, bu bir süre için mümkündür” diyerek devam etti. “Bazı bilim insanları bana bütün dikkatleriyle belirli bir sorun üzerine yoğunlaştıklarında artık rüya görmediklerini söylediler. Sonra da açıklanamayan bir sebeple tekrar rüya görmeye başladılar. Bununla birlikte kendi rüyalarınızı çözümlemenin önemi hakkındaki sorunuza dönecek olursak, bana göre tek önemli şey doğayı takip etmektir. Bir kaplan iyi bir kaplan olmalıdır, bir ağaç da iyi bir ağaç. Dolayısıyla insan da insan olmalı. Fakat insanın ne olduğunu anlamak için kişi doğayı izlemeli ve beklenmedik olanın önemini kabul ederek tek başına kalmalıdır. Ancak aşksız hiçbir şey mümkün değildir, simya süreçleri bile; çünkü aşk, insanı her şeyi riske atan ve önemli unsurları saklamayan bir ruh haline sokar.” (s.95)

“Dünyamızda yeterince içgörü ve iyi niyet sahibi olan insanların, kitlelere tavsiye vermekten ya da onlar için en iyi yolu bulmaya çalışmaktan çok kendi ruhlarıyla ilgilenmeleri gerektiği konusunda sizinle tamamen hemfikirim. Fakat ne yazık ki kendileri hakkında hiçbir şey bilmeyen kişilerin çoğunlukla başkalarına öğretmeye kalkmaları üzücü bir gerçektir.” Carl Jung (s.115)

“Büyürüz, çiçek açarız ve solarız; ölüm, mutlak sükûnettir. Ya da öyleymiş gibi görünür.” (s.134)

“Dr. Jung’u görmeye tekrar gittim ve onunla kitapları ve sanat eserleriyle çevrili odasında sohbet ettim. Ona Hindistan’dan ayrılacağımı söyledim. I Ching’e danıştım ve bana öyle yapmamı tavsiye etti, diye de ekledim. Ne söylüyorsa onu yapmalısın deyip şöyle devam etti: çünkü o kitap hata yapmaz. Her durumda bireysel psişe ile dünya arasında  belirli bir bağlantı vardır. Bir hastayı sınıflandırmakta güçlük çektiğimde onu her zaman bir yıldız haritası çıkarttırmaya gönderirim. Bu harita onun karakteriyle örtüşür, o haritayı psikolojik olarak yorumlarım. Dünya ile psişe arasındaki örtüşme o kadar güçlüdür ki üçboyutlu zamanın icatları ve tasarılarının, zihinsel yapının düpedüz yansımaları olması bile mümkündür. Bu nedenle yaşanan son savaşı hastalarımın rüyalarını çözümleyerek tahmin edebildim çünkü Wotan her zaman rüyalarda görünürdü. Ama Birinci Dünya Savaşı’nı öngöremedim çünkü bana malum olmasına rağmen o günlerde rüyaları çözümlemiyordum. Yine de kasvetli hastalık ya da ölümü tahmin eden kırk bir rüya çözümledim.” Carl Jung (s.138)

“İnsan kendi doğasına göre yaşamalı, kendini tanımaya yoğunlaşmalı ve sonra kendi hakkındaki hakikate göre yaşamalı. Bir vejetaryen olan kaplan hakkında ne derdiniz? Elbette onun kötü bir kaplan olduğunu söylerdiniz. Dolayısıyla herkes hem bireysel hem de kolektif açıdan kendi doğasına uygun şekilde yaşamalı.” Carl Jung

21 Şub 2021

Carl Gustav Jung - Eşzamanlılık

O'nun için 💗

“Önümüzde ucu bucağı olmayan bir alan vardır. Bu alanın boyutu, nedensellik dünyasının dengeleyici karşıtı gibidir. Burası, rastlantılar dünyasıdır. Burada bir şans olgusunun, onunla kesişen olgu ile nedensel bir bağı olmadığı görülür. Bundan ötürü, rastlantının doğasını, rastlantı ideasının tümünü biraz daha yakından incelemek zorunda kalacağız. Rastlantının nedensel açıklaması olması gerektiğini söyleyebiliriz. Nedensellik ilişkisi bulunmadığı için bir olguya şans ya da denk geliş dediğimizi de söyleyebiliriz. Bizde yasanın kesin geçerli olduğu konusunda köklü bir inanç vardır. Onun için de bu rastlantı açıklamasını düpedüz doğru sayarız. Ama nedensellik ilkesi yalnızca göreli olarak geçerliyse, buradan şu sonuç çıkar: Belirgin şans dizileri, olgularının büyük çoğunluğunda nedensel olarak açıklansa bile, geriye, hiç nedensel bağlantı sergilemeyen birçok olgu kalmaktadır. Demek ki, rastlantı olgularını eleyip nedensel olarak açıklanabilen olgulardan, nedensiz olanları ayırma ödevi ile yüz yüzeyiz.” (s.14)

“Genelde olgular birbirine bir yandan nedensel zincirlerle; öte yandan  bir tür anlamlı kesişme bağıyla bağlıdır.” (s.20)

“Schopenhauer bu eşzamanlılığı coğrafi bir benzetmeyle betimler. Bu benzetmede enlemler, nedensel zincirler olarak düşünülen boylamları kesen bağlantıları temsil eder. Buna göre bir insanın yaşamındaki bütün olaylar temelde farklı türden iki bağlantı içindedir. İlkin nesnel olan, doğal sürecin nedensel bağlantısı; ikincisi, yalnızca onu yaşayan birey ile ilişkisinde var olan öznel bağlantı. Dolayısıyla, bu bağlantı, bireyin düşleri kadar özneldir. Bir bağ bütün farklı zincirlerde ikiye bölünse de, özünde bir tek olgu olan iki tür bağlantı zamandaş olarak vardır. Böylece bir bireyin yazgısı değişmez biçimde ötekinin yazgısına uyar. Her biri kendi dramının kahramanıdır. Bu arada ona yabancı bir dramda da yer alır -bu bizim kavrayış gücümüzü aşan bir şeydir; ancak önceden düzenlenmiş çok harika bir uyum sayesinde olanaklı olarak kavranabilir.” (s.20)

“Her duygusal durum bir bilinç dönüşümü üretir.” (s.46)

“Ruh ya büyük coşkusu yüzünden kendi gövdesel tözleri ile başka nesneleri uğrunda didindiği şeye dönüştürüyor.” (s. 49)

“Bu metin, sinkronistik (büyüsel) olayların, duygu patlamalarının etkisine bağlandığını açıkça gösterir. Doğallıkla, Albertus Magnus, bunu, ruhta büyülü bir yeti olduğu varsayımıyla açıklar. Hepimizde elektriksel, manyetik güçler var, karşılaştığımızın hoşlandığımız ya da hoşlanmadığımız bir şey olmasına göre kendi kendimize çeken güç ile iten gücü uygularız.” (s.50)

“Nedensellik ilkesi, neden ile sonuç arasındaki bağın zorunlu olduğunu ileri sürer. Sinkronisite ilkesi, anlamlı bir rastlantının öğelerinin hem aynı anda olma hem de anlam aracılığı ile bağlandığını ileri sürer.” (s.96)

“Temelde sınırlamalar yaşamın anlamına dayandırılamaz. Özünde sözcüklerin değişmez anlamları yoktur. Ayrılıklar, şeylere öznel bakıştan doğar yalnızca.” Chuang Tzu (s.101)

“Anlamlı denk gelişlerin saf rastlantı olduğu düşünülebilir. Ama bu denk gelişler artıp büyüdükçe, daha sağın bir örtüşme oldukça, onların olasılıkları azalır, düşünülemezlikleri artar. Bir yer gelir artık onları salt şans sayamaz oluruz. İşte o zaman, nedensel açıklamaları olmadığı için, bu denk gelişlerin, anlamlı düzenlemeler olduğunu düşünmek gerekir. Dediğim gibi, bunları açıklanamazlığı nedenin bilinmemesine değil, nedenin entelektüel terimlerle düşünülememesine bağlıdır.” (s.143)

“Eşzamanlılık yerine iki ya da daha fazla olayın anlamlı denk gelişi kavramını da kullanabilirdik. Burada işin içinde şansın olasılığından başka bir şey vardır.” (s.144)

“Dejavu, düşlerdeki bir ön bilgiye dayanır. Birçok olguda öyle olduğunu buldum. Ama bu ön bilginin yalnızca uyanık durumda olduğunu gördük. Böyle durumlarda salt şans olanak dışı olur. Çünkü denk geliş önceden bilinmektedir. Dolayısıyla, durum, yalnızca psikolojik olarak, öznel olarak değil, nesnel olarak da rastlantı niteliğini yitirir. Çünkü kesişen ayrıntıların birikimi, belirleyici bir etken olarak rastlantının olasılık dışılığını arttırır, hem de ölçüye gelmeyecek biçimde arttırır.” (s.147)

“Anlamlı denk gelişler söz konusudur. Genelde bunlar önceden bilme ile -başka deyişle önsezi ile açıklanır. İnsanlar geleceği görmeden, telepatiden de söz ederler. Gelgelelim, bu yetilerin ne olduğunu; uzamda, zamanda uzak olayların bizim algımıza ulaştırılması için hangi aktarım araçlarını kullandıklarını açıklayamazlar. Bütün bu düşünceler olsa olsa adlardır; bir ilkenin açıklamaları olarak kabul edilebilecek bilimsel kavramlar değildir. Çünkü şimdiye dek hiç kimse anlamlı bir rastlantıyı oluşturan öğeler arasında nedensel bir köprü kuramadı.” (s.148)

“Uzamsal deneyin sonucu, oldukça kesin bir biçimde, ruhun, uzam etkenini bir ölçüde ortadan kaldırabildiğini kanıtlar. Zaman deneyleri, zaman öğesinin ruhsal bakımdan göreli olabildiğini kanıtlar.” (s.149)

31 Oca 2021

Carl Gustav Jung - Analitik Psikoloji

“Jung’un öleceği günün ikindi vakti, Küsnacht’taki evin üzerinde bir fırtına kopmuş, tam ruhunu teslim etmek üzereyken de pek sevdiği bahçedeki çınar ağacına yıldırım düşmüş. Jung ve Çağımız adlı kitapta, dostu ve arkadaşı Laurens van der Post, ölümünden epey yıl sonra, Jung’un yaşam öyküsünü filme alıyormuş. Filmin hazırlıkları bir yıl önceden tamamlanmıştı diyor, Laurens. Jung’un son gününü canlandıracak sahne evinde çekilecekti. Bütün gün evinde çalışmıştık; kameraman, yapımcı ve ben birbirimize açıklamamıştık ama, sanki Jung’un yanı başımızda olduğunu sezinler gibiydik. Kameramanın yarı şaka, yarı ciddi yanındaki yardımcıya şu sözleri fısıldadığını duydum: Biliyor musunuz, diyordu, öyle bir duygu var ki içimde, sanki Jung, bütün gün omzumun üzerinden bakıyordu.

Zürich’in eski mahallelerinde bazı sahneler çekmek üzere evden ayrıldığımızda, kuru, sıcak bir hava vardı. Zürich’ten Jung’un Küsnacht’taki evine dönüyorduk; gök masmaviyken birden karardı ve gök gürültüleri duyulmaya başladı. Sanki acelesi vardı bulutların. Küsnacht’a varmıştık ki, şimşek çakmaya başladı, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Kameramana Jung’un nasıl öldüğünü anlatırken, şimşeğin nasıl çakıp, sevdiği ağaca yıldırım düştüğünü söylerken, o yıldırım yeniden ağaca düştü. Bugün o sahne gök gürültüsüyle birlikte çekilmiş bulunmakta, isteyen herkes seyredebilir.” Laurens van der Post (s.32)

“Jung’un bütünlükten anladığı, yalnızca birlik yada uyum değildir, kişinin ruhunu oluşturan parçaların bir araya gelerek, bütünleşerek, kişiyi bölünmez bir bütün yapmasıdır. Bir sentezdir bu. Yeni yaşantılar doğuracak bir sentez. Kişiliğin başlıca dört ana işlevi vardır: Düşünme, sezgi, duyum ve duyu işlevleridir bunlar.” (s.34)

“Jung’a göre, irade, serbestçe ele geçirilebilecek ruhsal bir güçtür. İradeye bilinç yoluyla yön verilebilir. Bu bakımdan, irade gücünün kapsamı ve şiddeti, bilinç alanının genişliğine ve gelişmişlik derecesine göre değişir.” (s.35)

“Dört işlevin dördü de, bilinç yüzeyine çıkarılabilirse, tüm daire aydınlığa kavuşur; o zaman, yusyuvarlak, yani dört başı mamur tam insan doğar. Bu kuramsal açıdan doğruysa da, gerçekte bu duruma ancak bir yaklaşma söz konusu olabilir. Kimse kendi içindeki karanlığı tamamlıyla aydınlatamaz. Bununla birlikte, kendimizi eğitebiliriz: Örneğin, önce akıl yoluyla nesneyi bilmeye çalışırız; sezgiyle içimizdeki gizil güçlerin ne olduğunu araştırırız, duyu yoluyla bulduklarımızı algılamaya çalışır, en sonunda da bir dereceye kadar değerlendiririz bunları.” (s.36)

“Dünya, karşı güçler dengede olduğu için vardır.” (s.52)

“Jung’a göre ruhsal düzen sürekli enerjik bir devinim durumundadır. Ruhsal enerjiden anlaşılan, ruhsal düzenin bütün biçim ve etkinliklerinde beliren ve bunlar arasında haberleşmeyi sağlayan kuvvetler bütünüdür.” (s.53)

“Ruhsal güç ile ruhsal enerjiyi ayırmak gerekir; çünkü enerji, aslında bir kavramdır; bu anlamda, olgularda nesnel olarak bulunmaz, yalnızca belli yaşantı verilerinde vardır. Yani enerrji gizil güç olmaktan çıkarak gerçekleştiğinde, özellikle hareket ve güç olarak yaşanılmaktadır; gizil güç durumundayken, bir hayvan, ya da durum olarak yaşanmaktadır. Gizil güç durumundan gerçekleşme düzeyine çıktığında, ruhsal enerjiyi ruhun belli olgularına yansımış görürürüz; dürtüler, dilekler, irade, coşkular halinde belirirler. Yalnızca gizilgüç durumundayken ise, belirli olanaklar, eğilimler, davranışlar, vb. olarak görürüz. Jung’a göre, ruhun yapısı statik değildir, dinamiktir. Metabolizma, organizmanın fiziksel ekonomisinde nasıl bir denge sağlıyorsa, ruhsal enerji de ruhun türlü öğeleri arasındaki ilişkileri düzenler; denge bozulunca da, akıl hastalıkları ortaya çıkar. Karşıtlık, Jung’a göre, insan yaradılışında vardır: Ruh, kendi kendini ayarlayan bir düzendir.” (s.53)

“İki kişiliğin karşılaşması, iki kimyasal maddenin karışımına benzer; herhangi bir tepkime yer alırsa, her ikisi de dönüşüme uğrar.” (s.59)

“Düş ruhun karanlık ülkesinden gelen, anlaşılması güç bir bildiridir.” (s.61)

“Bilinçdışı ne kadar baskı altında tutulursa, ruhsal dengeyi o oranda tehdit eder.” (s.67)

“Kişiliğin gelişmesi hem bir nimet, hem de bir beladır; pahalıya mal olmaktadır, insanı yalnız kılmaktadır çünkü. Yalnız başına ayakta durabilmek yetmemektedir, her şeyden önce insanın kendi yasasına bağlı olması gerekir. İç sesinin gücünü bilinçli olarak benimseyen insan, kişilik sahibi olur. Amaç kişinin bölünmez bir bütün durumuna gelmesidir; tek, uyumlu, biricik bir birey olmak demek insanın kendi özü olması demektir. Bu onu bireyci, bencil yapmak demek değildir.” (s.68)

“Tantrik Yoga’da düşünceye dalmak için, Mandala resimleri kullanılırdı. Mandalanın esas biçimi, daire ya da karedir; bütünlüğü simgeler, hepsinde de merkezle olan ilişki belirtilmiştir. Çiçek, haç, tekerlek, dört sayısı ile dördün çarpanları, Lotus çiçeği, vb. Mandala matematiksel yapısıyla tüm ruhun ilk düzenidir. Amacı, kaosu, kozmosa dönüştürmektir. Çünkü, bu gibi figürler, yalnızca düzeni dile getirmezler, doğururlar da.” (s.76)

“Tao’nun tanımını bir iki sözcükle yapmak güçtür. “Anlam” derler olna. “Yol” da, “Tanrı” diyenler de vardır. Tao’yu, bölünmüş olanı birleştirmeyi amaçlayan bir yöntem, ya da bilinçli bir yol olarak yorumlayacak olursak, kavramın psikolojik içeriğine daha yakınlaşmış oluruz.” (s.77)

“Kişiliğin bütünlüğünü, tamlığını, bölünmezliğini kurmak bütün bir ömrün görevidir. Bu, kişinin kendini, en derin anlamda, ölüme hazırlaması demektir.” (s.78)

“Her şey yolunda gittiği ve ruhsal enerji yeterli ve iyi ayarlı durumda uygulama alanı bulduğu sürece, içimizden hiçbir şey bizi tedirgin edemez. Hiçbir belirsizlik ve kuşku çullanamaz üstümüze, kendi kendimize karşı bölünmeyiz. Ama ruhsal etkinlik yollarından biri, ya da öteki tıkanmaya görsün, o zaman, engellenen bir ırmak çıkar ortaya. Su, gerisin geri, kaynağa akar; içerdeki kişi, görünürdeki kişinin istemediği bir şey istemektedir, buysa kendi kendimizle savaş durumundayız demektir.” (s.84)

“Psikoloji doğrudan doğruya çağdaş isnanın ruhundaki hastalıktan, manevi tedirginlikten doğmuştur. Batı uygarlığının en derin inançlarının sarsılması doğurmuştur psikanalitik açıdan insan ruhunun incelenmesini, Jung’a göre, çağdaş insan, bir “ruh” peşindedir. Eski Tanrı’ları ölmüştür. Her ne kadar birçok alanda psikolojik doğum sancıları duyulmaktaysa da, yeni Tanrı’ları henüz doğmamıştır. Yeni Tanrı’lar zamanla doğacaktır: Jung’un inancı kesindir. İnsan ırkı kendini yok etmek istemiyorsa, inanmak zorundadır. Ruh, yapısı gereği, kendiliğinden yeni, özerk simgeler yaratacaktır; bu simgeler yeni Tanrı’lara biçim verecektir, en sonra da, bu Tanrılar’a adayacağı yeni bir ruh bulacaktır. Çağdaş insan ruhunu arıyor demek, bilinçten önce ve zihinden daha temiz bir taban üzerine oturtabileceği, yaşamı için yeni olan ve kendi içinde duyabileceği bir anlam arıyor demektir.” (s.84)

“Freud, hastaların, geçmişteki takılmalarından kendilerini kurtarmamış oldukları için bugün engellenmiş olduklarını düşünüyor. Jung ise, hastalarının geçmişteki takılmalarına dönmelerini, şimdi bir engelle karşılaşmış olmalarına yoruyordu.” (s.87)

“Aşk, cennet ile cehennem arasında uzayan esnek bir kavram olup, iyi ile kötüyü, ulu ile sıradanı kendi içinde birleştirir.” (s.98)

“Nevrotik insan, anlamını açıklayamadığı, keyfi sınırlamalarla bağdaşmayan bir çocuk psişesine sahiptir; bir yanı, sorunu ortadan kaldırmaya, öteki yanı, özgürlüğe kavuşma peşindedir. Sürüp giden bu çatışmanın adı nevrozdur.” (s.108)

“Bir insanın kişiliğinin, tümüne egemen olması her halukârda bir avantajdır, yoksa bastırılmış unsurlar durup dururken başka bir yerde belirebilirler. İnsanlar, yapılarının gölge-yanını görebilecek şekilde eğitilmiş olsaydılar, hemcinslerini daha iyi anlayıp sevmeleri mümkün olurdu belki. Biraz daha az iki yüzlülük, kişinin kendini biraz daha iyi tanıması, komşumuz için iyi olurdu; çünkü, kendimize uyguladığımız haksızlık ve şiddeti başkalarına aktarmaya hepimiz hazırızdır.” (s.109)

“Yaşamın ikinci yarısı, tıpkı birinci yarısı kadar anlam doludur.; sadece anlam ve amaç başkadır. İnsanın iki amacı vardır: birincisi doğal bir amaçtır, çocuk edinmek, çoluğunu çocuğunu geçindirmektir; bunun için para ve sosyal mevki gerekir. Bu amaç gerçekleştiğinde yeni bir evre başlar: bu da kültür evresidir. Birinci amacı gerçekleştirmek için doğa bize yardım eder, bunun için eğitim yardımımıza koşar; ikinci amaca erişmek için pek yardımcımız yoktur. Çoğu kez sahte bir tutku ile karşılaşırız; yaşlı adam yeniden delikanlılık hevesine kapılır, için için buna inanmaz oysa. Doğal evreden kültürel evreye geçişi birçok kimse için bu denli zor ve acı yapan budur; gençlikten biraz pay almak için gençlik hevesine kapılırlar, gençlerle genç olurlar. Nevrozların hayatın akşamında doğmasında şaşacak bir şey yok. Bu, bir tür ikinci ergenlik çağıdır, tutku fırtınalarının estiği tehlikeli bir çağ. Ancak, bu yaşta ortaya çıkan sorunlara artık eski reçeteler para etmez; yelkovan geri alınamaz. Gencin dışarda bulduğu şeyi, yaşamının ikinci yarısındaki adam içinde arayıp bulmak zorundadır.” (s.152)

“Önemini ve değerini yitiren her bir bilinçli yaşam parçası için -yasaya göre- bilinçdışında bir denge gücü oluşuyor. Fiziksel dünyadaki enerji korunumuna benzer bir şey var bunda, çünkü ruhsal süreçlerimizin bir de nicelik yönü var. Hiçbir ruhsal değer, yerine aynı yoğunluk derecesinde başka bir değer konulmadıkça, yok olamaz. Bu, psikoterapistin her gün karşılaştığı bir gerçek; bu olgu her gün yinelenmekte, bir kez olsun sekteye uğramış değildir.” (s.203)

“Büyük yenilikler hiçbir zaman tepeden gelmez, hep aşağılardan yükselir; tohumlarının gökten düşmüş olduğı nice gerçek olsa da ağaçlar, gökten aşağı değil, yeryüzünden göğe yükselirler. Yeryüzü kabuğunun kabarmasıyla bilincin kabarması aynı şey. Her şey göreceleşiyor, dolayısıyla, kuşkuya bürünüyor. Duraksayan, soru soran insan, barış anlaşmaları, dostluk paktları, demokrası ve diktatörlük, kapitalizm ve Bolşeviklik ile şaşkın bir dünyayı seyrede dursun, ruhu kuşku ve güvensizlik kargaşasını yatıştıracak bir yanıta  özlem duyuyor.” (s.204)

“Ruhsal derinlikler doğanın kendidir; doğa ise yaratıcı yaşamdır. Doğanın, yaptığı şeyi aynı zamanda yıktığı da gerçek. Çağdaş görecelikçe yıkılan ne  varsa şu görülen dünyada, ruh, onların eşdeğerlisini yaratacaktır. İlkin, karanlık ve iğrenç şeylere giden yolun ötesini göremiyoruz, ama bu görüntüye katlanmayan insandan ne ışık çıkar, ne güzellik.” (s.208)

“Mermi izi, hedefte son bulur; yaşam da, yöneldiği son amaç olan ölümle bitmekte. Yükselişi, doruğuna varışı, bu amaca yani ölüme varmak için basamak ve yollardır. Yaşamın yükselişinde bir amaç ve anlam buluyoruz da, inişinde niye bulmuyoruz? İnsanın doğuşu anlamla dolu da, ölümü niye değil?” (s.216)

“Psikolojik deneylerim defalarca bana göstermiştir ki, psişeden çıkan bazı şeyler bilinçten çok daha tamdır. Çoğu zaman, bilinci yaratamadığı, üstün bir analiz, anlayış veya bilgi bulundurur içinde. Bu gibi olaylar için uygun bir terimimiz var: içgüdü. Bunu söylerken, sanki yerine yerleşmiş bir şey varmış gibi, çoğu kimse hoş bir duygu duymaktadır. Ama hiçbir zaman, bunlar, içgüdüyü kendi yapmadıklarının farkında değillerdir. Tersine, hep size gelen bir şey vardır; bir fikir gelir aklınıza, kendi kendini çıkarmıştır ortaya, siz ustaysanız ve çabuk davranırsanız onu yakalayabilirsiniz.” (s.267)

“Bilinçlilik tam bir yansıma durumunda pek varolamaz. Olsa olsa bir duygular yığını olur. Yansıtmaların ortadan kalkmasıyla bilinçli bilgi yavaş yavaş gelişti. Tuhaftır ki, bilim, aslında dünyanın ruhanilikten çıkarılmasının birinci evresi olan astronomi kanunlarının bulunuşuyla başlamıştır.” (s.299)

“Dinsel yaşantı salttır. Tartışmaya gelmez. Ancak bir yaşantı duymadığınızı söyleyebilirsiniz, karşınızdaki de, kusura bakma be duydum, diyecektir. Tartışmanız da orada bitecektir. Dünya dinsel yaşantı üstünde ne düşünürse düşünsün, onu yaşayan, ona bir hayat, anlam ve güzellik kaynağı sağlayan ve dünyaya ve insanlığa yeni bir görkem veren büyük bir hazineye sahiptir, Pistis’e sahiptir, barış içindedir. Böyle bir hayat olmaz, bu gibi yaşantı gerçek değildir, bu gibi bir pistis bir hayalden ibarettir diyebilmek için ölçü nerede? Nitekim yaşamanız için yardım eden nihai şeyler üstünde daha iyi bir gerçek var mı?” (s.306)

“Hindistan’da her şey sanki yüz binlerce defa yeniden dünyaya gelmiş. Günümüzde, eşi olmayan birey dahi, çağlar boyunca defalarca doğmuş. Dünyanın kendisi, geçmişte nice kez varolan dünyanın yenilenmesinden başka bir şey değil. Hindistan’ın en büyük bireyi, eşsiz Guatama Buda’dan önce bile nica Buda’lar gelmiş, gelecektir de. Tanrıların insan ya da hayvan biçiminde yeryüzüne inmesinde şaşılacak bir şey yok. Bir şey ne kadar değişirse, o kadar aynı kalır. Tarihe ne gerek var peki?” (s.361)

“Belli bir şey, başkalarına baktığınız ve kendi psikolojinizi onlara yansıttığınız sürece, hiçbir zaman kendi kendinizle uyum içinde olamazsınız. Bakışlarınızı kendi yüreğinize çevirebilirseniz ancak görüşünüz aydınlanır. Dışta her şey çatışır durumdadır, ancak içerde bir uyum içinde birleşebilir. Dışarı bakanlar düş görmektedirler, uyanıklar içeri bakanlardır.” (s.384)

“Kişinin değeri hiçbir zaman başkalarına oranla ifade olunamıyor, ancak kendi başına bir anlam taşıyor. Dolayısıyla özgüvenimizi veya özbeğenimizi başka bir kişinin davranışına bağlı kılmamalıyız; o kişi bizi insan olarak ne kadar etkisi altında bırakırsa bıraksın. Bize olanlar, doğru anlaşılırsa, bizi kendimize döndürüyor; sanki bizi tüm bağlarımızdan ve bağımlılıklarımızdan kurtarmak, bizi bize bağımlı kılmak isteyen bilinçdışı bir kılavuz var. Bunun nedeni, başkalarının davranışına bağımlılığın çocukluk çağımızdan gelen, onsuz edemeyeceğimizi sandığımız son kalıntısı olması.” (s.390)

“Bilinçdışını seyre dalarsanız, paçanızı zor kurtarırsınız; bilinçli gerçek dünyanızda ayağınızı basacağınız sağlam bir zemininiz yoksa eğer, o bilinçdışı ejderi sizi yutuverir. Bu ne demektir, bilir misiniz! Bilinçdışınıza bakmaya niyetliyseniz, bütün eleştirici gücünüzle bilincinize sahip olmanız gerekir.” (s.392)

“Bilinçdışıyla uğraşmanın en iyi yolu yaratıcı yöntemdir. Örneğin, bir hayal kurun ve eliniz altındaki bütün araçları seferber ederek, işleyin onu. Sanki o hayal, siz kendinizmişsiniz gibi, ya da siz kendiniz onun içindeymişsiniz gibi işleyin onu, içinde bulunup da kaçamadığınız gerçek hayattaki durumlarda nasıl davranıyorsanız, öyle davranın. Böyle bir hayalden üstesinden geleceğiniz bütün güçlükler, sizin kendi içinizdeki psikolojik güçlüklerin simgesel ifadeleridir, hayalinizde bunlarla başedebiliyorsanız, ruhunuzdakilerle de başedebiliyorsunuz demektir.” (s.393)

“Zamandışı ve mekândışı algılar mümkün, algılayan ruhun kendi de aynı yapıda çünkü.” (s.393)

“Eninde sonunda, ancak bireyin kendi kazanabilir kendi savaşını, başkası, onun yerine beceremez bunu.” (s.394)

“İnancın ne kadar öznel bir konu olduğunu düşündüğümü Hristiyanlığın, hakkın tek ve en yüksek tecellisi olduğuna kesinlikle inanmadığımdan çıkarabilirsiniz. Budizm’de olsun, başka dinlerde olsun en azından Hristiyanlıktaki kadar hakikat var. Örneğin Yunan Ortodoks kilisesini mi seçersin, İslamı mı deseler bana, İslamı seçerdim. Siz kendi inancınız konusunda ne kadar böbürleniyorsanız, başkaları da kendi inançları konusunda o kadar böbürleniyor. Bu durumda bütün tartışmalar din kavgalarından öteye gitmiyor, gerçek bir tartışma olanaksızlaşıyor.” (s.395)

“İnsan hayatının cevabı, insan hayatının sınırları içinde değildir.” (s.395)

“Ta başlangıçtan beri bir yazgı duygusu var içimde, sanki yaşamım yazgıma çizilmiş de, o doğrultuda yürümek zorundayım.” (s.399)

“Mandalanın gerçekte ne olduğunun yavaş yavaş farkına vardım: Biçimlenme, dönüşüm, sonrasız zihnin kendini sonsuzca yaratması. Özben bu; yani kişliğin tamlığı. Her şey iyi gittiği sürece, uyum içindedir özben, ne var ki düş kırıklığına gelemez.” (s.400)

“Tutkular cehenneminden geçmeyen, onları yenmiş olamaz. Komşu eve yerleşen o tutkular, her an bir alevle evi tutuşturabilirler; arkamızda bıraktıklarımız, unuttuklarımız, savsakladıklarımız, artan bir güçle dönüp geri gelirler.” (s.401)

“Lao Tzu, her şey pırıl pırıl bir ben bulutla kaplıyım, dediğinde; benim bu geçkin yaşımda duyduğumu dile getirmişti. Lao Tzu, değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip, insan örneği. Bu kişi örneği her zekâ düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep: Yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.” (s.402)

“Arketip: Ruhun kalıtımla geçen bir parçası gibidir, betimlenemez; önceden bilinçdışında var olan kalıptır, biçimdir, her zaman, her yerde kendiliğinden oluşur. İçgüdüsel yapısı yüzünden arketip, duygu yüklü komplekslerin altında olup, onların özerkliğini paylaşır.” (s.403)

28 Kas 2020

Carl Gustav Jung - Feminen

“Dinin ruha atfettiği kişisel ölümsüzlüğün özelliği, bilim için bağımsızlık fikrinin içinde zaten bulunan psikolojik bir damgadan başka bir şey değildir.” (s.14)

“Esasen tarihsel faktör sadece kadınsı arketipe değil, her çeşit arketipe, örneğin zihinsel veya fiziksel her tür kalıtımsal birime eklemlenir. Aslında yaşamımız her zamanki gibidir. Sözcüğün tam anlamıyla, hiçbir şekilde geçici değildir; çünkü yüz binlerce yıldır insanı etkileyen aynı fizyolojik ve psikolojik süreçler hâlâ devam etmekte ve yaşamın ebediliğine dair bu şiddetli önseziyi yüreklerimizin derinlerine işlemektedir. Fakat bütün canlı organizmamızı kuşatan, kapsayıcı bir terim olarak kendilik, yalnızca bütün geçmiş yaşamın deposunu ve tamamını içermekle kalmayıp, aynı zamanda bir başlangıç noktası ve gelecekteki bütün yaşamın fışkırdığı verimli bir topraktır. Tıpkı tarihsel boyut gibi gelecek önsezisi de en derin duygularımıza işlemiştir. Ölümsüzlük fikri işte bu psikolojik öncüllerden kaynaklanmaktadır.” (s.15)

“Persona, bireysel bilinçle toplum arasında mevcut olan karmaşık bir ilişkiler sistemi; bir yandan da başkaları üzerinde belli bir izlenim yaratmak, diğer yandan da bireyin gerçek doğasını gizlemek için tasarlanmış bir tür maskedir. Personasıyla artık kendini tanımayacak kadar fazla özdeşleşen kişilerde ikinci işlev gereksiz hale gelir; birinci işlev ise ancak çevresindekilerin gerçek doğasını hiç tanımayan kişiler için gereksizdir.” (s.16)

“Kolektif olarak uyumlu bir persona oluşturmak demek; dış dünyaya müthiş bir taviz vermek, beni doğrudan persona ile özdeşleştirecek bir özveride bulunmak demektir. Öyle ki, bazı insanlar gerçekten de kılığına girdikleri şey olduklarına inanırlar. Ancak böyle bir tutumun “ruhsuzca olduğu” aşikardır, çünkü bilinçdışı çekim merkezinin bu şekilde kaymasını hiçbir şekilde hoş görmez.” (s.17)

“Toplumsal rolle özdeşleşme durumları oldukça verimli bir nevroz kaynağıdır. Hiç kimse bedelini ödemeden, kendinden kurtulup yapay bir kişiliğe bürünemez. Böyle bir şeye kalkmak bile, bütün olağan vakalarda, kötü ruh hali, duygu boşalması, fobiler, takıntılı fikirler, kötü yola sapmalar, ahlaki bozukluklar, vb. gibi bilinçdışı tepkiler doğurur.” (s.18)

“Kişi dünya tarafından ne kadar maskesiyle özdeşleşmeye davet edilirse, içindeki etkilere de o kadar açık hale gelir. Lao-tzu, yüksek ve alçak birbirine ihtiyaç duyar der. Karşıt olan, içeriden dışarı çıkmaya çalışır; bilinçdışı “ben”i, “ben”i personanın içine çeken tam da aynı güçle bastırmış gibidir.” (s.18)

“Korkan kişi, bağımlı olur; zayıf şey desteğe ihtiyaç duyar. İlkel aklın, derin psikolojik gereklilikten dolayı dini eğitime ihtiyaç duymasının ve bunu büyücü veya rahipte somutlaştırmasının nedeni budur.” (s.28)

“En derin ruhsal yaşamımızda dahi, dünyaya açılan kapıları ve pencereleri bulunan bir tür ev içinde yaşadığımız, ancak bu dünyanın nesne veya içeriklerinin bize göre hareket etmesine karşın bize ait olmadıkları düşüncesine kendimizi alıştırmamız gerekmektedir.” (s.30)

“Yaşanmamış yaşam, sakin fakat merhametsizce çalışan, yıkıcı ve karşı konulmaz bir güçtür.” (s.46)

“Kadınlar, erkeklerden çok daha psikolojiktir. Erkek şeylerin kendisiyle ilgilenir, onların etrafını saran duygular ve fantezilerle değil. Kadın için ise bir şeyin kendisini öğrenmektense, erkeğin bir şeyle ilgili nasıl hissettiğini öğrenmek daha önemlidir. Doğal olarak psikolojinin en doğrudan örneği kadındır ve en zengin içeriği yine o sağlar.” (s.50)

“Biz, gücümüz dahilinde bağımsızız, istisnayız ve kendi kaderimizin efendisiyiz. Zayıflığımız dahilinde bağımlıyız ve kısıtlıyız, bu zayıflığımızla kaderin araçları oluruz, çünkü burada önemli olan bireyin iradesi değil, türlerin iradesidir.” (s.53)

“Sevgi daima bir problemdir, yaşımız ne olursa olsun. Çocuklukta ebeveynlerin sevgisi bir problemdir, ihtiyar bir adam içinse problem, sevgiden çıkardığı anlamdır. Sevgi, bir kader gücüdür, öyle ki bu gücün enerjisi cennetten cehenneme uzanır. İçerdiği problemlerin bir şekilde hakkını vererek, sevgiyi anlayabileceğimizi düşünüyorum.” (s.81)

“Sevgi, her genel kıstas ve kuralın geçerliliğini kaybetmesi anlamına gelir, aynı dinsel inançlardaki gibi, tarih içerisinde sürekli olarak sistemleştirilse de özü itibarıyla hiçbir geleneksel kurala boyun eğmeyen bireysel bir deneyimdir.” (s.81)

“Bildiğimiz gibi karmaşa sadece sonuna kadar yaşanmışsa gerçekten üstesinden gelinebilir. Diğer bir deyişle daha öteye ulaşabilmek için karmaşalarımızdan dolayı mesafe koyduğumuz şeyleri kendimize çekip onları posası çıkana kadar içmek zorundayız.” (s.140)

“Rahatsız edici yanılsamalar, hayal kırıklıkları, kızgınlıklar, bunların hepsi bir kereliğine bile doğrudan bakmayı kabul edemediğinden dolayıdır. Gerçeklik karşısında sadece bilinçdışı ve tepkisel davranışından ötürü aslında en sert karşı koyduğu şey tarafından yaşamına hükmedilmiştir. Fakat yüzünü başka yöne çevirse dünyayı tabiri caizse ilk kez olgunluk ışığında ve gençlik hatta bazen çocukluğun büyüleyici harikaları ve tüm renkleriyle dolu görecektir. Bu, hakikatin keşfini ve bilgiyi sağlayan ufuktur, bilinç için zaruri önkoşuldur.” (s.140)

“Bu dünya herhangi bir kaideye sıkıştırılamayan tam bir deneyim dünyasıdır, ancak bunu sadece bilenlere hissettirir.” (s.148)

“Her annenin kendisinde kız çocuğunu, her kız çocuğunun da annesini içerdiğini ve her kadının geçmişinin annesine, geleceğinin de kız çocuğuna uzandığını söyleyebiliriz. Bu pay alma ve karışım, zaman konusunda özgün bir belirsizliğe yol açar: Bir kadın anne olarak daha öncesini, kız çocuk olarak da sonrasını yaşar.” (s.161)

“Aşkın dili şaşırtıcı derecede tek düzedir, bağlanma ve sadakatle yıpranmış izahlar kullanır, böylece partnerler bir kez daha kendilerini sıradan kolektif durumda bulurlar. Yine de birbirleriyle en bireysel biçimde ilgili oldukları yanılsamanın içerisinde yaşarlar.” (s.187)

30 May 2020

Carl Gustav Jung - Kırmızı Kitap


“1902 yılında eşi ve beş çocuğunun annesi olacak Emma Rauschenbach’la nişanlandı. Jung bu zamana dek bir günlük tuttu. Günlüğündeki son yazılardan olan Mayıs 1902 tarihli notta şöyle yazmıştı: “Artık kendimle yalnız değilim, korkutucu-güzel yalnızlık duygusunu ancak yapay olarak anılarımda çağırabiliyorum. Bu da sevginin karanlık yüzü.” Jung için evliliğinin anlamı alıştığı yalnızlığından uzaklaşmasıydı.” (s.8)

“İçsel olanla uyum kurmak için bireyselleşmek gerekiyordu ve bu da başkalarıyla uyum kurmanın karşıtıydı. Bireyselleşme ancak az sayıda insana uygundu. Yeterince yaratıcı olamayanların toplumla arasındaki kolektif uymacılığı yeniden kurması gerekecek.” (s.46)

“Yol içimizde, tanrılarda değil, öğretilerde ya da yasalarda da değil. Yol, doğruluk ve yaşam içimizde.” (s.102)

“Güç güce karşı durur, kibir kibre, sevgi sevgiye. İnsanlığa onur verin ve yaşamın daha iyi yolu bulacağına güvenin. Tanrılığın bir gözü kördür. Tanrılığın bir kulağı sağırdır, varlığının düzeni kaosla kesişir. O halde dünyanın topallığına karşı sabırlı olun ve tamamına ermiş güzelliğine aşırı değer vermeyin.” (s.103)

“Yine de bir şeyi bilmelisin; öğrendiğim bir şey, insanın bu hayatı yaşamasının gerektiği. Bu hayat yoldur, bizim tanrısal diyeceğimiz akıl sır ermez olana giden, nicedir aranan yoldur. Başka yol yok, diğer tüm yollar yanlış izde. Ben doğru yolu buldum, o beni sana, ruhuma getirdi.” (s.104)

“İşlerin değişmeye başladığı otuz beşinci yıl, yaşamın gölge yanının, ölüme inişin ilk anıdır o. “ (s.104)

“Ruh üzerine ne çok düşünüyor ve ne çok söylüyordum. Onun hakkında bilgece sözcükler biliyor, onu yargılıyor ve bilimsel bir nesneye dönüştürüyordum. Ruhumun, yargımın ve bilgimin nesnesi olamayacağını hesaba katmıyordum; oysa asıl benim yargım ve bilgim ruhumun nesnesiydi. Böylece derinlerin tini beni ruhumla konuşmaya, ona yaşayan ve kendinde var olan bir varlık olarak seslenmeye zorladı. Ruhumu kaybettiğimin farkına varmak zorunda kaldım.” (s.105)

“İstekleri dış şeylerden yüz çeviren kişi, ruhun olduğu yere ulaşır. Ruhu bulamazsa boşluğun dehşeti onu kaplar ve korku onu zamanı kamçılayan bir kırbaçla sürükler ve yine dünyanın sığ şeyleri için umutsuz bir çaba ve kör bir istek duymaya devam eder. Sonsuz isteğiyle budalalaşır ve ruhunun yolunu yitirir ve bir daha da bulamaz. Her şeyin peşinden koşar ve onları sıkı sıkıya tutar ama ruhunu bulamaz çünkü ruhunu ancak kendi içinde bulabilir.” (s.106)

“Dostlarım, ruhu beslemek bilgeliktir, yoksa yüreğinizde ejderler ve şeytanlar beslersiniz.” (s.106)

“Bitkinim, ruhum, gezginliğim, kendimi kendi dışımda arayışım çok uzun sürdü. Şimdi onca olay geçtikten sonra başımdan, hepsinin ardında seni buldum. Olaylar, insanlık ve dünya yoluyla yanılgılarım üzerine keşiflerim oldu. İnsanlar buldum. Seni de ruhum, önce insanların içindeki imgelerde, sonra da bizzat kendin olarak yeniden buldum.” (s.107)

“Dünyada hiç ondan başka bir şey aramamış yorgun bir gezgin gibi ruhuma yakınlaşacağım. Ruhumun en sonunda her şeyin ardında  yattığını öğreneceğim ve dünyayı baştan başa dolaşıyorsam bunu eninde sonunda ruhumu bulmak çin yapıyorum. En sevilenler bile arayışı sürekli devam eden sevginin hedefi ve sonu değil, onlar kendi ruhlarının simgeleri.” (s.109)

“Düşler, ruhun yol gösteren sözleridir.” (s.109)

“Düşler yaşama giden yolu döşer ve siz onların dilini anlamadan o sizi belirler. İnsan bu dili öğrenmek ister ama kim öğretebilir ve öğrenebilir? Bilginlik tek başına yeterli olmaz; yürekte daha derin bir içgörü veren bir bilgi bulunur.” (s.109)

“Şu ana dek yaşanmamış kalanı yaşamak zorunda olmamak için kendinden kaçar gibisin. Oysa kendinden kaçamazsın. O hep seninle ve tamamlanmak istiyor. Bu isteğe karşı kör ve sağır taklidi yaparsan kendi kendine kör ve sağırmış gibi yapmış olursun. Bu şekilde yüreğin bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacaksın.” (s.110)

“Ben de anlam olmadan yaşamayı öğrenmeli miyim? istediğin buysa, öyle olsun. Bu senin zamanın. Anlam olmayan yerde ne var? Bana kalırsa salt anlamsızlık ve çılgınlık. Ben bir insanım, sense Tanrı gibi aşarak gidiyorsun. Ne işkence! Kendime, en küçük şeylerime dönmem gerek.” (s.114)

“Yazgı ne zor! Ruhuna doğru bir adım atarsan, önce anlamdan yoksun kalacaksın. Anlamsızlığa, sonsuz düzensizliğe gömüldüğüne inanacaksın. Haklı da olacaksın. Hiçbir şey seni düzensizlikten ve anlamsızlıktan kurtarmayacak çünkü bu, dünyanın diğer yarısı.” (s.115)

“Sevgi dolu bir ruhla konuştum ve ona yaklaştıkça dehşete kapıldım, kuşkudan bir duvar ördüm ve böylece kendimi korkutucu ruhumdan korumak istediğimi öngöremedim..
Derinliklerde korkuyorsunuz, sizi korkutmalı çünkü gelecek olanın yolu ondan geçiyor. Korku ve kuşkunun ayartmasına kapılmamalısınız ve aynı zamanda korkunuzun haklı olduğunu ve kuşkunuzun mantıklı olduğunu sonuna kadar kabul etmelisiniz. Yoksa nasıl gerçek bir ayartma ve gerçek bir üstesinden gelme olabilir?” (s.115)

“Yaratıcı gücün dünyaya döndüğünde ölü şeylerin altında ve içinde nasıl hareketlendiğini, nasıl büyüyüp serpildiklerini ve düşüncelerinin zengin ırmaklara aktığını görmedin mi? Yaratıcı gücün şimdi ruhun mekânına dönerse ruhunun nasıl yeşerdiğini ve tarlasının harika meyveyi verdiğini göreceksin.” (s.118)

“Senin kabın olduğumu, sensiz boş kaldığımı, seninle dolup taştığımı bilmiyordum.” (s.120)


“Yaşam bize olaylardan değil bizden gelir. Olan olaylar hep aynıdır. Oysa insanın yaratıcı derinlikleri her zaman aynı değildir. Olaylar hiçbir şey göstermez, yalnızca bizi gösterir. Olayların anlamını biz yaratırız. Anlam yapaydır, her zaman öyleydi. Onu biz yapıyoruz. Bu yüzden de kendi içimizde olayların anlamını arıyoruz ki gelecek olanın yolu görünür olsun ve yaşamımız yeniden akabilsin.” (s.127)


“Olayların anlamı, yarattığınız kurtuluş yoludur. Olayların anlamı, yarattığınız bu dünyadaki yaşam olasılığından gelir. Bu dünyanın ustası olmanız ve ruhunuzu bu dünyada teyit etmenizdir.” (s.127)

“Kendi içimde görmemiş olsaydım, gelecek olanı göremezdim. O halde ben de o cinayetin bir parçasıyım; cinayet gerçekleştirildikten sonra derinliklerin güneşi de içimde ışıldıyor; güneşi silip yiyip bitirmek isteyen bin yılan da benim içimde. Ben kendim katil ve katledilen, kurban eden ve kurban edilenim.” (s.127)

“İnsan yalnızca sağduyu ya da yalnızca hazla yaşayamaz. Her ikisine de gereksinim duyar. Yine de aynı anda hem sağduyu hem hazda olamazsınız, sağduyuda ve hazda olma sırayla değişmelidir, yani egemen yasaya boyun eğerken diğerine sadık kalınmaz da denilebilir. Ama insanlar ya birini ya diğerini yeğler. Bazıları düşünmeyi sever ve yaşam sanatını bunun üzerine kurar. Düşünmeyi ve dikkati uygular, hazlarını yitirirler. İşte bu yüzden de yaşlanırlar, yüzleri keskinleşir. Bazıları da hazzı sever, hissetmeyi ve yaşamayı uygular. Böylece düşünmeyi unuturlar. Bu yüzden de genç ve kör olurlar. Düşünenler dünyayı düşünce üzerine, hissedenler duygu üzerine kurar. Her ikisinde de doğru ve yanlış bulunur.” (s.153)

“Düşünme, hata yoluna karşı korur ve dolayısıyla taşlaşmaya yol açar.” (s.154)

“İnsanın kendini düşünceye gizlemesinin yararı yoktur. Katılaşma insanı orada ele geçirir.” (s.154)

“Düşünen kişi hazzını kabullensin ve hisseden insan düşüncesini kabullensin. Bu ona yol gösterir.” (s.155)

“Düşüncelerinin dünyasında olduğun için düşüncelerin olmak zorunda mısın? Oysa düşüncelerin de tıpkı bedeninin dışında duran ağaçlar ve hayvanlar gibi benliğinin dışındadır.” (s.158)

“Düşünce dünyam benim için dünyadan çok sözdü. Düşünce dünyamı şöyle düşündüm: o ben’dir.” (s.154)

“İnsanın kendini yaşaması şu anlama gelir; insanın kendi ödevi olması. İnsanın kendini yaşamasının hoş olduğunu asla söylemeyin. Bu uzun bir acı çekme olacak, hoşnutluk değil çünkü kendi yaratıcınız olmanız gerekecek. Kendinizi yaratmak istediğinizde en iyi ve en yüksekle değil, en kötü ve en derinle başlarsınız.” (s.160)

“Bir düşünür olarak duygumu reddettim ama yaşamın bir parçasını reddetmiştim.” (s.162)

“Sen ruhunda gereksinim duyduğun şeyin kölesisin.” (s.194)

“İç dünya gerçekten sonsuzdur ve hiçbir şekilde dış dünyadan yoksul değildir. İnsan iki dünyada yaşar. Budala ise ya orada ya burada yaşar, hiçbir zaman orada ve burada yaşamaz.” (s.195)

“Ne isen o olmak yeniden doğuşun banyosudur. Derinliklerde, varlık koşulsuz bir süreklilik değil, sonsuzca yavaş bir gelişmedir. Bataklık suyu gibi durgun olduğunu düşünürsün ama yeryüzünün en büyük derinliklerini kaplayan denize doğru yavaşça akarsın ve o kadar geniştir ki karalar sınırsız denizin rahmine gömülmüş bir adaya benzer.” (s.203)

“Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor.” (s.229)

“Ölüme bakıyorum çünkü bana nasıl yaşanacağını öğretiyor.” (s.229)

“Doğru olanı yaşamak ve yanlış olanı ölüme bırakmak, yaşam sanatı budur.” (s.229)

“Kendimi bu sözler için bağışlıyorum, senin, parıldayan ışığını istediğim için beni bağışlaman gibi.” (s.160)

“Veriyoruz ve alıyoruz dileğince.
Sağa dönmek istedik, yön gösterdin sola döndük.
Yükselip düşüyoruz, dalgalanıyoruz, duruyoruz.
Görüyoruz ve körüz, işitiyoruz ve sağırız,
Sözünü hep dinleyip evet ve hayır diyoruz.
Kavramıyoruz ve kavranamazı yaşıyoruz.
Sevmiyoruz ve sevilmeyeni yaşıyoruz.
Ve yine kendi çevremizde evrilip kavrıyoruz ve anlaşılırı yaşıyoruz.” (s.261)

“Gücün bize ne yararı var? Biz yönetmek istemiyoruz. Yaşamak istiyoruz, ışık ve sıcaklık istiyoruz.” (s.264)

“İnsan boşlukla doluluk arasında durur. Gücü dolulukla birleşirse bütünüyle biçimlendirici olur. Bu biçimlenmenin her zaman iyi bir yönü bulunur. Bu güç boşlukla birleşirse dağıtıcı ve yıkıcı bir etki yapar çünkü boşluk asla biçimlendirilemez ancak doluluk pahasına kendini doyurmaya çabalar.” (s.268)

“İnsandan daha güçlü olmayan bir Tanrı nedir? Yine de kutsal dehşeti tatmalısın. İnsan doğasının kara dibine dokunmadan ekmeğin ve şarabın tadına varmaya değer misin? İşte bu yüzden ılıman ve soluk gölgelersin, sığ kıyılarınla ve geniş kır yollarınla gurur duyuyorsun. Oysa bentlerin kapıları açılacak, orada seni ancak Tanrı’nın kurtarabileceği amansız şeyler var.” (s.279)

“Yaşadıklarını yanında götürürsün ve yeni bir şeye doğru ilerlersin.” (s.281)

“Düşünme düşünülemez olana çıktığında basit yaşama dönme zamanı gelmiştir. Düşünmenin çözemediğini yaşam çözer ve eylemin asla karar vermediği şey düşünmeye ayrılmıştır.” (s.287)

“Herkesin ruhunda sakin, her şeyin apaçık ve kolayca açıklanabilir olduğu bir yer, yaşamın kafa karıştıran olasılıklarından kaçmayı sevdiği bir yer vardır çünkü orada her şey yalın ve açıktır, amaç belli ve sınırlıdır. İnsan hiçbir şey konusunda bu yer üzerine olduğu kadar güvenle söyleyemez: Sen ancak şusun.
Ve gerçekten de böyle söyledi.
Bu yer bile düzgün bir yüzey, gündelik bir duvar, kaosun gizeminin üzerinde güvenle korunan ve sık cilalanan bir kabuktan başka bir şey değil. Duvarların bu en gündelik olanı kırılırsa kaousun seli önüne geleni devirir geçer. Kaos tek değil, bilinmeyen bir çokluktur.” (s.294)

“Amacı yıkım olan herkes kendini yok ederek ortadan kalkacak. Olmuşa saygı duy daha çok, çünkü derin saygı bir lütuftur.” (s.297)

“Olmuşa saygın olsun ki sevginin yasası aşağıda olanın ve geçmişe ait olanın geri getirilmesi yoluyla kurtuluş olsun, ölülerin sınırsız efendiliği ile cehennem azabı değil. Yine de zamanından önce ölenlerin tinleri bugünkü tamamlanmamışlığımız uğruna evlerimizin tavan aralarında karanlık sürüler olarak yaşamayı sürdürecek ta ki biz eski çağlardan beri var olanı sevgi yasasıyla geri getirerek onlara kurtuluşlarını verene dek. Bizim baştan çıkma dediğimiz, zamanından önce ve tamamlanmadan önce göçmüş ölülerin iyinin ve yasanın suçluluğu vasıtasıyla bizden istediğidir. Hiçbir iyi haksızlık yapmayacak ve kırılmaması gerekeni kırmayacak kadar tamam değildir çünkü.” (s.299)

“Seni kaostan koruyabilecek tek şey kabullenmedir.” (s.300)

“Delilik tinin özel bir biçimidir ve bütün öğretilere ve felsefelere, daha da çok gündelik yaşama tutunur çünkü yaşamın kendisi çılgınlıkla doludur ve temelde tamamen mantık dışıdır. İnsan kendisi için kurallar yapabilsin diye aklı ister. Yaşamın kuralı yoktur. Bu onun gizemi ve bilinmeyen yasasıdır. Senin bilgi dediğin, yaşama anlaşılır bir şeyler yükleme çabasıdır.” (s.301)

“Şimdi sessizlik. Gürültü yok, esinti yok. Her şey kaskatı ve ölüm sessizliğinde. Bekliyorum, gizliden gizliye kaygılanıyorum. Denizden bir ağacın yükseldiğini görüyorum. Tacı cennete erişiyor ve kökleri cehenneme uzanıyor. Bütünüyle yalnız, umutsuzum ve uzaklardan bakıyorum. Sanki bütün yaşam benden uçup gitmiş ve kavranamaz ve korku dolu olana geçmiş hepten. Son derece zayıf ve yetersizim. Kurtuluş diye fısıldıyorum. Tuhaf bir ses konuşuyor: Burada kurtuluş yok, sessiz olman gerekiyor, yoksa diğerlerini rahatsız edersin. Gece oldu ve insanlar uyumak istiyor.
Görüyorum, konuşan kişi hizmetli. Zayıf bir lamba odaya loş bir ışık veriyor ve odaya keder çöküyor.
B: Yolu bulamadım.
Şöyle diyor: Şimdi bir yol bulman gerekmiyor.
Doğruyu söylüyor. Yol ya da insanların üzerinden gittiği her ne ise bizim yolumuz, doğru yol. Geleceğe giden hazır bir yol yok. Bu yol olduğunu söylüyoruz ve öyle. Yolumuza devam ederek yollar yapıyoruz. Aradığımız doğru, yaşamlarımız. Yalnızca benim yaşamım doğru, her şeyin ötesindeki doğru. Doğruyu onu yaşayarak yaratıyoruz.” (s.304)

“Sözlerin, yalnızca sözlerin cehennem gibi ağları var ama nedir sözler? Çekingen ol sözlere, onlara değer ver, güvenli sözleri, aldatmacasız sözleri al, onları birbirine dolandırma ki ağ olmasın çünkü tuzağına düşen ilk sen olursun. Sözlerin anlamı vardır çünkü. Sözlerle alt dünyayı yukarı çekersin. Söz, en değersiz ve en görkemli. Sözlerde boşluk ve doluluk birlikte akar. Bu yüzden Tanrı’nın imgesidir söz. Söz insanın yarattığı en büyük ve en küçüktür, tıpkı insan yoluyla yaratılanın en büyük ve en küçük olması gibi.” (s.304)

“Sahip olunmayan her zaman kaosla birleşir ve gizemli gelgitin parçası olur.” (s.308)

“Birine giden ama aynı zamanda kendine doğru geleni kabullenmeyip ötekine gitmeyen yalnızca biri öğretecek ve yaşayacak ve onu gerçeğe çevirecek. Onun kurbanı olacak o çünkü. Birine gider ve böylece sana yaklaşan ötekini düşmanın olarak görürsen ötekine karşı savaşırsın. Böyle yaparsın çünkü ötekinin de içinde olduğunu göremezsin. Tam tersine, ötekinin aslında dışından geldiğini düşünürsün ve onu görüşleri ve eylemleri seninkilerle çatışan hemcinslerinde görürsün. Böylece ötekiyle savaşırsın ve bütünüyle körleşirsin. Oysa kendine yaklaşanı, o da kendinde olduğu için kabul eden daha fazla tartışmaya, atışmaya girmez, kendi içine bakar ve sessizliğini korur.” (s.309)

“Her şey kusurludur ve bu yüzden de kusursuzluk yalnızlıktır. Oysa yalnızlık yoldaş arar. Öyleyse kusursuzluğun anlamı topluluktur. Ben kusursuzluğum, ama kusursuzlaştırılmış, ancak sınırlarını edinmiş olandır. Ben sonrasız ışığım, ama kusursuz olan gün ile gece arasında durandır. Ben sonrasız sevgiyim, ama kusursuz olan sevgisinin yanına adak bıçağı yerleştirmiş olandır. Ben güzelliğim, ama kusursuz olan tapınak duvarına karşı oturan ve para için ayakkabı onarandır. Kusursuz olan yalındır, yalnızdır, hemfikirdir. Bu yüzden de çeşit arar, topluluk, belirsizlik arar.” (s.311)

“Kötüyü yaşamak uğruna iyiye ihanet etmek için iyi ve kötü bilgini asla yadsıyamazsın. İyi ile kötüyü birbirinden ayırt ettiğin anda onları tanırsın. Onlar yalnızca büyümede birleşmiştir. Oysa en büyük kuşkuda yerinde kalırsan büyürsün ve bu yüzden de büyük kuşkudayken durgunluk yaşamın gerçek çiçeğidir.” (s.312)

“Yaşam sürmeli, doğumdan ölüme, ölümden doğuma, güneşin yolu gibi kesintisiz. Her şey yolunda ilerlemeli. Böyle dedi ruhum. Yine de ben gelişigüzel ve müthiş bir oyun oynuyorum kendimle. Gün mü gece mi? Uyuyor muyum uyanık mıyım?” (s.313)

“Ruhum her şeyde, yine de her şeyin ötesinde.” (s.313)

“Unutma, kendini bilebilirsin ve bu bilgi de yeterlidir. Oysa başkalarını ve diğer her şeyi bilemezsin. Kendin dışındakini bilmeye karşı dikkatli ol, yoksa bu varsayılan bilgi kendilerini bilenlerin yaşamlarını boğar. Bilen kendini bilebilir. Bu da onun sınırıdır.” (s.327)

“Yaşam özgürdür ve kendi yolunu seçer. Yeterince sınırlıdır, o zaman daha fazla sınır biriktirme. Öyleyse sınırlandıran her şeyi kesip atıyorum. Burada durdum, dünyanın bilmece gibi çeşitliliği ortada.” (s.328)

“Sen içindeki yolu tamamlamalısın.” (s.333)

3 Oca 2019

Carl Gustav Jung - Ruh


“Her zaman doğrudan ve konunun özüne yönelik düşünen bir amcam vardı. Bir gün beni sokakta durdurdu ve şöyle dedi: Cehennemde şeytanın ruhlara nasıl işkence ettiğini biliyor musun? Hayır, deyince, şöyle yanıt verdi: Onları bekletir.” (s.145)

18 Ara 2018

Carl Gustav Jung - Anılar, Düşler, Düşünceler


“Kendi ruhuna bir teleskopla baktı. Düzensiz gibi görülenleri gördü ve güzel yıldız kümeleri gibi gösterdi ve bilincine dünyaların içinde gizli dünyalar kattı.” Coleridge, Defterler (s.11)

“Yaşlanınca hem içsel hem de dışsal bağlamda gerilere, gençliğimizin anılarına dönüyoruz.” (s.13)

“Canlı kalan tüm anıların huzursuzluk ve tutku yaratan duygusal deneyimler olduklarını anladım.” (s.13)

“Yaşamımdaki dışsal olayların tümü rastlantıdır. Bana her zaman böyle olmuştur. Bu, kaderin bir marifeti. Yalnız içimdekilerin bir niteliği ve kalıcı bir değeri oldu. Sonuçta, dışsal olayların tümü silikleşti. Belki de zaten dış olaylar o kadar da önemli değillerdi ya da içsel gelişmemin aşamalarıyla örtüştükleri oranda önemliydiler. Yaşamımın dış göstergelerinin büyük bir bölümü bu nedenle yok oldular ya da tüm enerjimi onlara verdiğim için tükendiler.” (s.13)

“Birçok açıdan, başkaları gibi olmadığımı biliyorum, ama aslında nasıl olduğumu bilemiyorum.” (s.20)

“Biz denetleyemediğimiz ya da yalnızca bir bölümünü yönlendirebildiğimiz ruhsal bir süreciz.” (s.20)

“Dış dünya, içsel olanın yerini alamaz. Bu nedenle, dışsal olaylar açısından yaşamım zengin değil. Onlarla ilgili söyleyecek fazla bir sözüm de yok; anlatsam boş ve içeriksiz oldukları duygusuna kapılırım. Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamımı benzersiz kılanlar onlar ve özgeçmişim de onlarla ilgili.” (s.21)

“Tutkuya dönüşen yalnız kalma isteğim ve yalnızlıktan çok zevk almam yolumu şaşırmama neden olmuştu.” (s.54)

“Üniversitedeki ilk yıllarımda, bilimin inanılmaz çoklukta bilgiye ulaşmak için kapıları açtığını fakat gerçek sezgilere çok az katkıda bulunabildiğini anladım. Katkıda bulunsa bile, bu her zaman özel bir nitelikte oluyordu. Felsefe kitaplarından, bu durumun ruhun varlığına bağlı olduğunu biliyordum. Ruh olmasaydı ne bilgi ne de sezgi olurdu.” (s.130)

“Coşkuyla ilgilendiğim konular, başkalarınca boş, bulanık ve hatta korkulacak şeyler olarak algılanıyordu. Korkulan neydi? Bu soruya yanıt bulamıyordum. O zamanı, mekânı ve nedenselliği kısıtlayan, sınırları aşan olaylar olabileceği olasılığı ne ilk kez ne de dünyayı sarsacak nitelikteydi. Hayvanların fırtınaları ve depremleri önceden sezebildikleri bilinen bir gerçekti. Birinin ölümünü haber veren düşler, ölüm anında duran saatler, kritik bir anda tuzla buz olan camlar olmuştu. Çocukluğumun dünyasında bunlar olağan sayılırdı. Oysa şimdi, bunlardan sanki benden başka kimsenin haberi yoktu. Ciddi ciddi ne tür bir dünyaya çattığımı düşünmeye başladım. Anlaşılan, kentsel dünyanın ne dağlardan, ormanlardan, nehirlerden ve hayvanlardan oluşan gerçek dünyadan, yani kırsal dünyadan ne de Tanrı’nın düşüncelerinden haber vardı. Bu düşünce beni rahatlatıp özsaygımı yeniledi. Tüm öğrenme zengnliğine karşın, kentsel dünyanın zihinsel açıdan oldukça kısıtlı olduğunun bilincine varmıştım. Bu sezgi tehlikeli oldu çünkü beni kendini beğenmişlik nöbetlerine, yersiz eleştirilere ve saldırganlığa yöneltti. İnsanlar benden hoşlanmamaya başladılar.” (s.132)

“Her terapstin başka bir bakıç açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. Papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. Analistlere her zaman, kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun, öğüdünü veririm. Özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. Kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel iç görüşleri vardır. Erkeklerin içlerini okurlar ve animalarının karmaşıklığını görürler. Bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!” (s.166)

“Gerçek deneyimin ve gerçek ruhsal yaşamın üzeri örtülür ve bilinen kavramların kullanıldığı güvenli ama yapay, iki boyutlu kavramsal dünyaya sığınılmış olur. Deneyim soyutanır ve gerçeğin yerini alan sözcükleri kullanılmaya başlanır. Hiç kimse kavramlara uymak zorunda değildir. Kavramların iyi tarafı insanları deneyimlerden uzak tutmalarıdır. Ruh kavramlarda yaşamaz, eylemlerde ve olgularda yaşar. Sözcüklerle bir şey elde edilemez, yine de bu prosedür sonsuza dek tekrarlanır. Bu nedenle hastalarım arasında, yalanı alışkanlık haline getirmişlerin dışında en zor ve en az minnet duyanlar entelektüeller olmuştur. Bir dedikleri bir dediklerine uymaz. Bir kompartıman psikolojisi oluştururlar. Duygularını denetleme gereği olmadığında her şeye verebilecekleri hazır bir yanıtları vardır. Oysa duyguları gelişmemişse onlar da nevrotik olurlar.” (s.176)

“Yaralı nasıl kendini yaralarsa, iyileşen de kendini iyileştirir.” (s.256)

“Bazen, tüm çevreyi kapsıyorum gibi bir duyguya kapılıyorum. Her ağacın, her dalganın, bulutların ve gelip geçen her hayvanın içindeyim. Mevsimlerin ve nesnelerin de.” (s.267)

“Elektrik olsun istemedim. Kendi sobamı ve kendi ocağımı kendim yakıyorum. Akşamları gaz lambası kullanıyorum. Çeşme suyu da yok. Suyu kuyudan ben çekiyorum. Odun kesiyorum ve yemeğimi kendim yapıyorum. Bu basit işler, insanı sade yapar. Sade olmak da öylesine zordur ki!” (s.267)

“Ruhumuz ve bedenimiz, atalarımızda da olan bireysel öğelerden oluşur. Bireyin ruhundaki yenilik, çok eski öğelerin sonsuz değişimlerinden biridir. Bu nedenle ruhun ve bedenin yoğun bir biçimde tarihsel nitelikleri vardır ve bunlar bir varlık dünyaya geldiğinde, kendilerine bu yeni şeyin içinde doğru dürüst bir yer bulamazlar, yani atalarımızdan gelen nitelikler bu yeni şeyle tam uyum içinde değildirler. Günümüz ruhu çağdaş olduğunu savunsa da, insanoğlunun ne Ortaçağ’la ne Antik Çağ’la ve ne de ilkellikle işi bitmiştir. Buna karşın, bizi köklerimizden uzaklaştırdıkça artan bir gelişme seline kendimizi kaptırdık gidiyoruz. Çoğu zaman, geçmişten kopmak, geçmişi yok etmek demektir. Böyle olduğunda, ileriye doğru gitmekten başka bir olasılık kalmaz. Oysa medeniyetimizin getirdiği hoşnutsuzluk, köksüzlüğümüzün ve geçmişle bağlantımızın yitmesinin sonucudur.” (s.278)

“Doğanın yarım bıraktığını sanat tamamlar, der simyacılar. Ben, yani bir insan, gizli bir yaratıcılıkla, dünyaya nesnel bir varoluş katarak, ona kusursuz damgasını vurmuştum. Böyle bir davranışı ancak yaratıcı yapabilir denir. Oysa böyle dersek yaşamı, en ince ayrıntısına dek ayarlanmış ve daha önceden saptanmış kurallara göre işleyen bir makine gibi görürüz. Saat gibi işlediğini düşünürsek, insanın, düyanın ve Tanrı’nın trajedisi bu tablonun dışında kalır ve yeni ufuklara yol açacak yeni günler doğmaz. Geriye de, tasarlanmış, can sıkıcı bir işlemden öte bir şey kalmaz.” (s.300)

“Doğanın sınırsız bilgi içerdiği doğru ama bu bilgileri bilinç yalnızca zamanı geldiğinde algılayabiliyor. Büyük bir olasılıkla bu süreç insan ruhunda da olan bir olguya benziyor. Yıllarca bir şeyden kuşkulanırız, ama gerçeği ancak belirli bir an geldiğinde açıkça kavrayabiliriz.” (s.358)

“Batılı insan durağan bir dünyanın anlamsızlığına dayanamaz. Anlamı olduğunu düşünmek zorundadır. Doğulunun böyle bir varsayıma gereksinmesi yoktur çünkü kendisi bu düşüncenin somutlaşmış halidir. Batılı dünyanın anlamını tamamlamak gereksinimi içindeyken, Doğulu dünyayı ve varoluşu kendisinden uzaklaştırmaya çalışarak anlamı insanın kendisinde gerçekleştirmeye çalışır.” Buddha (s.367)

“Dünya bizim başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz.” (s.394)

“Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin bizim yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekir.” (s.394)

“Beni anlamadıklarını gördüğümde, iletişim kurmaktan hemen vazgeçtiğim için birçok insanı kırdım. İlerlemem gerekiyordu. Hastalarımın dışında, insanlara karşı sabırlı olamadım. Bana uygulanan ve seçme özgürlüğümü elimden alan içimdeki bir yasaya uymak zorundaydım ama kuşkusuz, her zaman ona uyamadım. Hangimiz yaşam boyu tutarlı olabilirz ki? İç dünyama uydukları sürece bazı insanlar için hep vardım ve onlara kendimi yakın hissederdim, ama sonra beni onlara bağlayan bir şey kalmazsa onlardan kopardım. İnsanların bana söyleyecek bir şeyleri kalmasa da varlıklarını sürdürdüklerini öğrenmem hiç de kolay olmadı. Birçok insanda beni heyecanlandıran insanca bir canlılık buldum ama bu heyecanı psikolojinin büyülü dairesi içinde kaldıkları sürece duyuyor, bir an sonra, onları aydınlatan projektör başka bir yöne döndüğünde artık görülecek bir şey bulamıyordum. Birçok insana karşı yoğun bir ilgi duydum ama içlerini okur okumaz ilgim sönerdi. Bu yüzden çok düşman edindim. Yaratıcı bir insan, yaşamını çok az denetleyebilir. Özgür değildir, şeytanı onun elini kolunu bağlar ve onu yönetir.” (s.412)

“Doğduğumuz dünya çok acımasız, ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. Anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, insanın yapısına bağlı. Anlamsızlık tümüyle baskın çıksaydı, gelişmek için attığımız her adımda, yaşamın anlamı büyük bir oranda değerini yitirirdi. Ama böyle değil ya da bana öyle geliyor. Büyük bir olasılıkla, tüm metafizik sorunsallarında olduğu gibi, her ikisi de doğru. Yaşam anlam ve anlamsızlık demek ya da yaşamda anlamlar ve anlamsızlıklar var. anlamın ağır basıp zaferi kazanmasını kaygılı bir umutla yürekten istiyorum.” (s.414)

“Her şey apaçık, bulanık gören benim.” Lao Tzu (s.414)