Pema Chödrön etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pema Chödrön etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nis 2024

Pema Chödrön - Sıçrayış

“Biz insanlar kendimizi eski alışkanlıklardan kurtarma, birbirimizi sevme ve birbirimizle ilgilenme yetisine sahibiz. Gerçeğe uyanma ve bilinçli bir yaşam sürme yetisine de sahibiz ama tahmin edeceğiniz üzere uykuda kalmaya, hissizleşmeye dair güçlü bir eğilimimiz de var. Hep bir dönüm noktasındaymışız gibi, sürekli hangi yöne gideceğimizi belirlemeye çalışıyoruz. Daha büyük bir berraklığa ve mutluluğa giden yolu seçmek de kafa karışıklığına ve acıya giden yolu seçmek de bizim elimizde.” (s.7)

“Hayatlarımızı bir deney olarak ele alabiliriz. Bir sonraki anda, bir sonraki saatte, durmayı, yavaşlamayı, birkaç saniyeliğine sakin kalmayı seçmek bizim elimizde. Alışıldık zincirleme tepkiye müdahale edebilir ve her zamanki gibi öfkelenmemeyi deneyebiliriz. Başka birisini ve kendimizi suçlamamız gerekmez. Kendimizi zor bir anda bulduğumuzda, saldırganlık alışkanlığını bir kenara bırakıp neler olacağına bakabiliriz.” (s.13)

“Farkındalığa sahip olduğunu düşündüğüm kişilerle ilgili şunu farkettim: Olan biten her şeyin tam olarak bilincindeler. Zihinleri dağınık değil. Karmaşa, sessizlik ya da eğlence ortamlarında, ister karnaval olsun, ister acil servis, orada kalmaya devam ediyorlar. Olanları kabul etmiş durumdalar. Bunun aynı anda hem son derece basit hem de muazzam bir şey olduğunu söyleyebiliriz.” (s.20)

“Öyle görünüyor ki hepimiz şimdiki andan uzaklaşma eğilimine sahibiz. Bu alışkanlık adeta DNA’mıza işlenmiştir. En temel seviyede, sürekli olarak düşünürüz ve bu bizi uzaklaştırır.” (s.27)

“Asla şimdiki koşulların nereye evrileceğini ya da sonrasında neler olacağını kesin olarak bilemeyiz. Ama bir felaket tellalı olmamıza veya sürekli olarak diken üstünde yaşamamıza da gerek yoktur. Durumumuz kesinlikle üstünde çalışmaya uygundur. Şimdiki zamanda yemi yutmamayı öğrenerek ve sıradan bir günün ufak tefek sıkıntılarını göğüsleyerek, bizi her ne bekliyorsa onu şefkat ve bilgelikle göğüslemeye hazır hale gelebiliriz.” (s.51)

“Öğrendiklerim şunlardı: Acınızla ve korkunuzla ilgilenin. Ona yaklaşın, odaklanın, meraklanın; bir an için duyguları etiketlemeden iyi ya da kötünün ötesini görmeye çalışın. Gördüklerinizi kabullenin. Direnci yok edecek her şeyi yapın.” (s.61)

“Pişmanlık hissetme ya da bundan kurtulma fikrini yanlış yorumluyoruz. Trungpa Rinpoche, dünyanın güzelliğini ve hayatta olmanın verdiği iyi hissi asla unutmadan yaşam içerisindeki kederleri kalbinizde tutmaktan söz etmiştir. Kendi acımızla, başkalarının acılarıyla ve pişmanlıklarımızla bir çöküş yaşamadan kalbimizin parçalandığı bir an gelir.” (s.68)

“Bir kişi istenmeyen duyguları tetikleyecek bir şey yaptığında ne olur? Açılır mıyız, yoksa kapanır mıyız? Genellikle istemeden de olsa içimize kapanırız ama huzursuzluğumuzu artıracak bir öykü olmadan, kalbimizin kapıları hala açıktır. Bu noktada, içimize kapandığımızı fark edebilir, bir boşluk yaratabilir ve değişim için yer açabiliriz. Jill Bolte Taylor’ın İçgörü Darbem adlı kitabında, yazar herhangi bir duygunun ömrünün sadece bir buçuk dakika olduğuna dair bilimsel kanıtlar sunar. Bu süreden sonra, o duyguyu yeniden bulmamız ve hissetmemiz gerekir.” (s.84)

22 Tem 2023

Pema Chödrön - Nasıl Yaşarsak Öyle Ölürüz

“Günde beş kez ölümü düşünmek mutluluk getirir.” Butan Atasözü

“Tibetçe bardo kelimesi, genel olarak ölümümüzden sonra ve bir sonraki hayatımızdan önceki geçiş hâlini ifade eder.” (s.11)

“Yaşantımızı yakından incelersek, zaten her zaman bir geçişte olduğumuzu görürüz. Hayatımızın her ânında bir şey biter ve başka bir şey başlar. Bu, ezoterik bir kavram değildir. Dikkatimizi verdiğimizde bu geçişler, bizim için mutlak bir deneyim haline gelir.

Tibet’in Ölüler Kitabı, altı tane bardo sıralar: mevcut hayat bardosu, meditasyon bardosu, ölüm bardosu, dharmata bardosu ve oluş bardosu.

Şu an mevcut hayat bardosundayız. Bu kitapta meşgul olacağımız nokta mevcut hayat bardosu olacak. Bu hayatın nasıl bir bardo (sürekli bir değişim evresi) olduğunu anlamaya başlayınca, ne kadar bilinmez olsalar da diğer bardolardan herhangi biriyle yüzleşmeye başlayacağız.” (s.13)

“Mevcut hayatımızda süregiden dönüşüm akışlarını nasıl yönlendireceğimizi öğrenebilirsek, dünya görüşümüz ne olursa olsun, kendimizi ölüme ve ardından geleceklere hazırlayabiliriz. Fakat daha da önemlisi, bu eğitim kendimi daha canlı, daha açık hissetmemi ve gündelik yaşam deneyimlerimde daha cesur olmamı sağladı.” (s.14)

“İşler bazen istediğimiz şekilde gelişir, bazen de gelişmez. Gerçekliğe güvenmek, çok daha açık ve rahat bir düşünce yapısıdır. Gerçeklik öyle ya da böyle vuku bulacaktır. Ona güvenebiliriz. Aslında son derece derin ve aynı zamanda tamamen açıktır. Gerçeklik her şeyin olduğu gibi, umutlarımızdan ve korkularımızdan azade olması demektir.” (s.23)

“Hem istenene hem de istenmeyene açık olabiliriz. Tıpkı havanın değişeceği gibi onların da değişeceğini biliriz. Tıpkı iyi hava ve kötü hava gibi, başarı ve başarısızlık da hayatın aynı derecede parçalarıdır.” (s.23)

“Thich Nhat Hanh’ın söylediği gibi: Acı çekmemize neden olan geçicilik değildir. Acı çekmemizin  sebebi, öyle olmadıkları hâlde şeylerin kalıcı olmasını istememizdir.” (s.24)

“Bizler hep bir bardo’dayız çünkü geçicilik asla ara vermez. Geçiş halinde olmadığımız tek bir an bile yoktur ve ister inanın ister inanmayın ama bu iyi bir haber. Hayatınızın, içinde bulunduğunuz benzersiz ânını oluşturan elementlerin hepsi bir noktada var oldu; yakında bu elementler dağılacak ve bu deneyim sona erecek. Şu an koltuğunuzda oturmuş bu kitabı okuyor ya da araba sürerken sesli kitap olarak dinliyor olabilirsiniz. Her neredeyseniz, ışığın kendine özgü bir niteliği vardır.” (s.26)

“Bizler geçmiş ile gelecek, daha önce yaşananların anısı ile yakında gerçekleşecek ve aynı şekilde anıya dönüşecek şeyler arasında, hep bir ara evredeyiz.” (s.27)

“Bir defasında biri bana laf arasında şöyle dedi: “Hayatın kendi doğal koreografisi var.” Bu cümleyi uzun bir süre düşündükten sonra bu doğal koreografiye ayak uydurmaya ve onun kendi işini yapmasına izin vermeyi deneyimlemeye başladım. Çoğu zaman, her şeyi oluruna bıraktığımda, bu doğal koreografinin karşıma çıkardığı şeylerin, aklıma gelebilecek her şeyden çok daha ilham verici, yaratıcı ve ilginç olduğunu gördüm.

Hayatın doğal koreografisine güvenmek, gerçekliğe güvenmekten bahsetmenin başka bir yoludur. Ufak şeyleri oluruna bırakmak için kendimize izin vererek bu güveni geliştirmeye başlayabiliriz.” (s.34)

“Bu hayatın görüntüleri yok olduğunda,
Büyük bir rahatlık ve mutlulukla,
Bu hayatın bütün bağlarını bırakabilir miyim
Evine dönen bir çocuk gibi…” Dzigar Rinpoche (s.36)

“Tibet dünya görüşüne göre bedenlerimiz beş elementten yapılmıştır: toprak, su, ateş, hava ve boşluk. Toprak elementi, bedendeki katı olan her şeydir: kemikler, kaslar, dişler gibi. Su elementi kan, lenf ve salya gibi çeşitli sıvılardır. Hava elementi nefesimizdir. Boşluk elementi ise bedenimizdeki delikler, tüm açık alanlardır. Ayrıca fiziksel olmayan, altıncı bir element de devreye girer: bilinç.

Tibet’in ölüler kitabına göre, ölüm süreci boyunca en yoğun olanından en hafifine, bu elementler birbirine karışır. Bu tanım bize yabancı veya demode gelebilir fakat düşkülerevi çalışanları, hastalarında bu aşamaları gördüklerini bana söylediler. Hem hayatlarının sonundaki insanlara bakım verenlerin hem de Tibetli öğretmenlerin anlattığı, tıpkı diğer hayat aşamaları gibi dağılma sırasının da kişilere göre farklılıklar gösterdiği bilgisini kabul ederek, geleneksel ilerlemeyi tarif edeceğim. Bu da öngörülemez bir durumdur.

İlk önce toprak elementi, su elementine karışır. Ölüm ânında insanlar ağırlaştıklarını hissederler. Bazen “Sanki suya batıyormuş gibiyim. Beni kaldırabilir misin?” derler. Aynı zamanda görme duyuları zayıflamaya başlar. Sonra su elementi ateş elementine karışır. Sıvılar kurumaya başlar. Ölen kişi çok susadığını hisseder ve sık sık içecek bir şey ister. Sıvılarımızı koruyamayız. İşitme duyumuz da gitmeye başlar. Sonra ateş elementi, hava elementine karışır ve üşüdüğümüzü hissederiz. Sıcaklık ne kadar artırılırsa artırılsın, üstümüze ne kadar battaniye örtülürse örtülsün ısınamayız. Sonraki aşama, hava elementinin bilince karışmasıdır. Nefes almak giderek güçleşir. Nefes verme süremiz uzar, nefes alışımız kısalır. Nefes alıp verişlerimizin arasında büyük aralıklar vardır. Sonunda, birkaç uzun nefes verdikten sonra, nefesimiz kesilir. Trungpa Rinpoche’nin söylediği gibi: Nefesiniz çıkar ve çıkmaya devam eder. Artık nefes almazsınız.

Bu noktada tüm sıradan algılar sona erer. Tüm düşüncelerimiz, duygularımız, alışkanlıklarımız ve nevrozlarımız da biter. Gerçek doğamızı gizleyen her şey gider. Bu hayatın görüntüleri dağılır ve gerçek doğamızın doğal sadeliğine döneriz. Batı tıbbına göre kişi ölmüştür, yaşam bitmiştir.” (s.38)

“Geleneksel olarak, bu evrensel uyanmış zihin, gökyüzüyle kıyaslanır. Bizim yeryüzündeki bakış açımızdan, gökyüzü bazı günler açık, bazı günler bulutlu görünür. Fakat ne kadar bulutlu ve karanlık olursa olsun, bir uçağa binip yükseklere çıktığımızda gökyüzünün engin maviliğini görebiliriz. Her zaman da bu şekildedir o, oradadır; her gün, gün boyu.
Bu gökyüzüne benzeyen zihin söz konusu olduğunda, çoğumuz için hava genelde bulutlu görünür. Fenomenal  dünyanın canlılığının, doğum ve ölümün sürekli akışının farkına varmak yerine, kendimizi sık sık endişeli ve düşünceler içinde tamamen kaybolmuş hissettiğimiz bir gerçeklik biçimi içinde yaşarız. Çevremizden sevdiklerimize ve kendi bedenimize kadar her şeyin anbean değiştiği gerçeğiyle mutabık değiliz. Duygularımızın ve olay örgülerinin gerçek bir özünün olmadığını, sis gibi gelip geçici olduklarını görmeyiz.” (s.39)

“Genelde, duygularımıza güç kazandıran farkındalık eksikliğidir. Sihirli anahtar, onlara dair farkındalığa sahip olmaktır. Neler olup bittiğinin farkında olduğumuzda, malum duygular bizi üzme yeteneklerini kaybederler. Duygularımızı yönetme konusundaki her türlü yöntemin ilk adımı, neler olup bittiğini anlamaktır.” (s.74)

“Zihnimiz her zaman yansıtma halindedir. Trungpa Rinpoche, “aslında kendi yansımaları olan dışsal fenomenlerden korkan” varlıklara büyük merhamet duyduğunu yazar. Örneğin gündelik bir düzeyde, belli bir kişi veya bir grup insan için düşündüklerimizin tamamen temelsiz olabileceğini biliyoruz. Taraflı düşüncelerimizin çoğunun güvenilir olmadığını ve bir kaya parçasını dehşet verici bir kaplan zannedebileceğimizi biliyoruz.” (s.109)

“Koşma. Yavaşla. Hiçbir hızlı hareket yapma. Seni korkutan şeyle yüzleş.” (s.127)

“Yaklaşık on yaşımızdayken, Suzy her gece rüyasında canavarlar tarafından kovalandığını görürdü. Bir gün ona, canavarların neye benzediklerini sordum ama bilmiyordu çünkü çok korkuyordu ve sürekli kaçıyordu. Belli ki sorum merakını uyandırdı ve ertesi gece rüyasında bütün cesaretini toplayıp arkasına döndü. Tir tir titreyerek inanılmaz olanı yaptı. Canavarlara baktı. İlk başta canavarlar ona hücum etti ama sonra yok olup gittiler. Böylece kâbusları sona erdi.” (s.127)

“Günler gecelere döner, taze açmış çiçekler solar, çocuklar büyür, arkadaşlar ve akrabalar yaşlanır, biz ihtiyarlarız. Göreceli düzeyde, her şey değişir ve herkes ölür. Tüm insanlar ve her şey bulutlar kadar geçicidir ve bu bizi incitebilir. Fakat mutlak düzeyde hiçbir şey ölmez. Bedenimiz bir hayattan diğerine gelir ve gider, fakat gerçek doğamız hep aynı kalır. Bu, boşluğun kendisi gibidir: engin, yok edilemez ve yaşamın açığa çıkması için potansiyellerle dolu.” (s.165)