Barış Bıçakçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barış Bıçakçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eyl 2017

Barış Bıçakçı - Veciz Sözler

“Güneş olmasaydı sözcükler aydınlatırdı dünyamızı.”

“Çölde seraptır arkadaşlık.” (s.6)

“Bir gömü gibi kazarsın kendini ve çektirdiğin dişlerin dışında tastamam duran iskeletine ulaştığın zaman anlarsın: Evrenin sonu vardır, insanın sonu vardır. Bu dünyada her şey hep aynıdır ve bunu bilmek ölesiye sıkıcıdır.” (s.7)

“Aşık olmak, arada sözcükler varsa mümkündür.” (s.7)

“Nasıl el ele tutuşuyorlardı, nasıl sarılıyorlardı birbirlerine. Bazı çiftler avuçlarını iyice yapıştırıyorlardı. Asıl ihtiyacımız olan hava, iki insanın avuçlarının arasına sıkışan havadır.” (s.10)

“Aşk bir gösteri sanatıdır.” (s.12)

“Edebiyat insanlar arasında bir yalıtkandır.” (s.15)

“İnsanın en büyük hazinesi suskunluğudur.” (s.17)

“Yalnızlık üzerinde durduğumuz zemindir.” (s.20)

“Yalnızlık mı? Milyarlarca insanın adı geçiyor bu bahiste!” (s.20)

“İçinde kaybolabileceğiniz en güvenli kalabalıktır aile.” (s.21)

“Aile bir mayın tarlasıdır, birey olmak için oradan sağ salim çıkabilmek gerekir.” (s.21)

“Sonbahar da bir bahardı, bir elmayı ısırabilirdi, sokaklarda titrek güneşle dostluğu ilerletebilirdi, öyle bir genişlik işte, baş etmesi zor!” (s.43)

“Aynı şeyi düşünmekten aşınır akıl.” (s.53)

“Üzerinde yürüdüğümüz iptir akıl.” (s.53)

“Edebiyat arzu duyulan şeye uzaktan bakabilme sanatıdır. Bu nedenle kendisine ve başkalarına arada hiç hava kalmayacak şekilde yapışanların işi değildir edebiyat. Vantuzlular bu işi beceremez.” (s.54)

“Bazı kadınlar kendilerine âşık olan erkeklerle birlikte olur. Bir iyilikseverlik. Sevgiye verilmiş insani bir karşılık. Hayır diyememenin ikiz kardeşi. Böyle kadınların âşık olduğu erkekler ise uzakta ve  erişilmezdir. Çünkü her iyiliğin kendine acı çektirmek gibi bir bedeli vardır. Ve kadınlarla ilgili her genelleme bir kahkahayı hak eder. O halde gülelim!” (s.55)

“Karşılıksız veya söylenmemiş bir aşkı olan genç kadın ya da erkek, âşık olduğu kişinin hayatını iş edinen bir dedektiflik bürosu kurar. Küçük parçalarını bildiği o hayatın bütününü görmek için uğraşır, çıldırır. Çünkü ortaya çıkacak bütünde kendi yerinin ne olduğunu ölesiye merak eder.” (s.59)

“Âşık oldum demek, bir şeyin olduğu değil, olacağı anlamına gelir. Sözcükler duygulardan hızlıdır, sözcükler yaşantılardan da hızlıdır.” (s.62)

“Sırlar mücevherler gibidir, ama üzerinizde değil midenizde taşırsınız.” (s.63)

“Bir gün Hasan Kale’de bana, yalnızca yirmi bir yıl yaşadığı halde nasıl olup da binlerce yıl sevgisiz kalmış gibi hissettiğini sormuştu. Yanıt olarak gidip sarıldım ona. Kollarıma güvenirim, sıskanın teki de olsam!” (s.65)

“Ah Nesteren, biliyor musun ki ben sana âşık oldum ve havadaki oksijeni alıp hiç de karmaşık olmayan yarı kimyasal yarı zihinsel bir süreçten sonra havaya sözcük veren bir bitkiye dönüştüm.” (s.65)

“Nesteren, seni tanıyalı bir yıl bile olmamışken nasıl oluyor da binlerce yıldır sevgine hasretmiş gibi hissediyorum?” (s.66)

“Bir kere Sulhi çok ama çok sevilmek istiyordu. Bu dünyada, en azından gezegenimizin bu yarıküresinde, çok sevilmek isteyenleri kimse sevmiyor. Acı ama gerçek bu! İstatistikler, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden beri bu olgunun hiç değişmediğini, iyice kök saldığını ortaya koyuyor. Modernizm konusunda kafa patlatanların yabancısı olmadığı bu bağlayıcı olgu bir yana, Sulhi’nin genel anlamda insanlarla ilişkilerinde sorunlu olduğu da söylenebilir. Bir şey daha başlamadan bütün ayrıntılarıyla bitişi, son buluşu hayal edebilen biriydi Sulhi ve bu da işe yarar hamleler yapmasını, sevip yanlarına sokulduğu insanlarla anlamlı, kalıcı bir yakınlık kurmasını engelliyordu.” (s.69)

“İnsan çamurdan değili korkudan yaratılmıştır.” (s.70)

“Şehir, kötülüğün biriktiği yerdir.” (s.71)

“Aman canım bir sözcük de bunu yapar mıymış insana, demeyin. Yapar! Sözcükler neler neler yapar insana!” (s.72)

“Pekâlâ, çocukluğun kutsanmasından, yüceltilmesinden ben de hoşlanmam. Ama başka ne yapalım! Sulhi başka ne yapsın! Dünyanın karşısına kendisini saflaştırarak, güzelleştirerek çıkmak isteyen, hayatını dantel gibi işleyerek yaşamak isteyen biri, bir çocuğun karşısında secde etmesin de ne yapsın? Bir çocuğun hayatını işaret ederek: işte ben de böyle olacağım, hayatı böyle yaşayacağım diye bağırmasın da ne yapsın?” (s.82)

“Özgürlük, aşktan bile şiddetli bir duygudur.” (s.84)

“Gökyüzü ile yeryüzü arasında sıkıştım.” (s.84)

“Birilerinin de anladıkları şeyleri, soylarının devamı için, sonraki nesillere anlatması gerekiyordu. Sulhi de soyunun devam etmesini istiyorsa, çocuklarına, torunlarına, kitapların ve karşılıksız sevilen insanların hayatta kalmayı zorlaştırdığını anlatmalıydı.” (s.86)

“Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor.” (s.86)

“Sonbahara girerken ayağınızı denk almanız gerekir,öyle lay lay lom girilmez sonbahara. Sulhi, hayatın sonuna geldiğini hissediyordu. Artık yaşayacak bir şey kalmadı Sulhi Bey. Bundan sonraki günleriniz hatırlamakla geçecek.” (s.87)

“Daha çok varoluşsal bir takıntıydı bu! Hani evden çıkarken ocağı kapatıp kapatmadığımıza, kapıyı kilitleyip kilitlemediğimize defalarca bakarız ya biz şehirliler, Sulhi’ninki de böyle bir takıntıydı. Yaşayıp yaşamadığına bakıyordu o da! Şimdiki zamanı hissetmeye, hayatta olduğunu anlamaya çalışıyordu.” (s.88)

“Başka bir yol bulmalısın Sulhi. Bu hayatın dışına çıkmak için intiharın dışında bir yol bulmalısın.” (s.89)

“Ne zaman hayatın ya da normalin içine karışmak için hamle yapsam, hafif bir dokunuşla camdan bir adama dönüştürüyor beni. Ya kesiyorum ya kırılıyorum.” (s.96)

“Hasan’sa Sulhi’nin bir kafesin içinde dönüp durduğunu, çıkmayı aklına bile getirmediğini, gittikçe içine kapandığını düşünüyordu: Seni de senden başka hiçbir şey heyecanlandırmıyor Sulhi.” (s.97)

“İyi ki arkadaşız diyordu Sulhi, sevgili olsaydık şimdiye ayrılmıştık.” (s.97)

“Her şey, sabah akşam yağmurun yağdığı bir Fransız filmi gibi yavaş ve dokunaklıydı. Her şey.” (s.97)

“Mutsuz olacağını herkes önceden bilir.” (s.104)

“Daha eskileri, annesinin gençliğini, babasıyla nasıl tanıştığını, nasıl evlendiklerini dinledi. İçi burkuldu. Her şeye gülünç bir umutla başlıyordu insanlar. Sonra üç çocuk ve zımpara gibi bir hayat.” (s.105)

“Her şey geçmişe gidiyor. İnsan geçmişine aittir.” (s.106)

“Beni en güzel evdeki ayna gösteriyor.” (s.107)

“En az yaşanan en çok hatırlanır.” (s.108)

“Fakat insanın hayal ettiği, kurguladığı bir insanla yüzleşmesi iyi bir şey miydi bakalım? Bir oyunun bitmesi iyi bir şey miydi?” (s.109)

“Zaten kim yalnızca kendisidir ki?” (s.110)

28 Nis 2017

Barış Bıçakçı * Behçet Çelik * Ayhan Geçgin - Kurbağalara İnanıyorum


“Pastane hüznü diye bir şey var mı? Olmaz olur mu, der Behçet ve hemen yedi çeşit hüzün daha sayar, mekânların insanlara hissettirdiği...” Barış Bıçakçı (s.6)

“Edebiyat okurluğu da yazarlığı da bir tür yalnızlığı gerektiriyor. Okuduğumuz, yazdığımız metin ile baş başayız. Böyle olmalı. Ama bir de benzerini aramak diye insani bir güdü var: Metinden başımızı kaldırıyoruz, başka insanlara metin ile kurduğumuz ilişkinin ışığında bakıyoruz. Benzeyen, benzemeyen yanlarımızı görüyoruz.” Barış Bıçakçı (s.7)

“Benim varmaya çalıştığım yer galiba güzel ama hiçbir işe yaramayan cümleler ile dolu bir yer. Kullanılamayacak kadar güzel cümleler yazmak istiyorum. Yani anlamak, keşfetmek, bilmek çabası sanki daha sonra geliyor. Bu da bir tutarsızlık.” Barış Bıçakçı (s.16)

“Her şey bizim için apaydınlık olsaydı, ne demeye yazmakla uğraşalım. Hatta, her şey apaydınlık olsaydı, sıkıcı gelmez miydi bize, yaşamak ister miydik her şeye vâkıf olduğumuz bir dünyada? Edebiyatta olduğu gibi merak unsuru hayatta da geçerli belki de. Edebiyatı bu karanlığı bertaraf etmek ya da  az biraz, ucundan kıyısından aralamak için bir yol, bir yöntem olarak mı düşünüyoruz? Ya da karanlığın farkına varmak ve vardırmak için mi?” Behçet Çelik (s.16)

“Yazarken yarattığımızı düşündüğümüz dünya bizim yaşadığımızdan çok farklı; kelimelerden oluşmuş bir dünya bu ve biz bu dünyada ikamet etmiyoruz.” Behçet Çelik (s.17)

“Yaşadığımız dünya ile yazdığımız dünyanın pek alakası yok, bu ikisi arasında gidip gelen, koşturan kişi(yazar), çok zaman her iki dünyanın da dışında kalmak durumunda, ama belki de bu sayede bambaşka bir mesafeden bu iki dünyaya da bakma imkânı var elinde.” Behçet Çelik (s.18)

“Yaratıcımız da kendi evreninde olan biteni kavrayabilmek için bizim dünyamızı yaratmış olamaz mı?” Behçet Çelik (s.21)

“Dünyayı yeniden somut bir dünya olarak bize sunuyor belki de edebiyat. Dünyaya dünyayı geri vermiyor elbette, bize yeni bir dünya veriyor.” Behçet Çelik (s.29)

“Edebiyat, madem bize yeni bir dünya veriyor, işin içinde biz de varız, dünyamız da var. O kurmaca dünyayla yaşadığımız dünya arasındaki geliş gidişler de edebiyata dahil. Belki de o imkansız düşü –dünyaya dünyayı geri verme düşünü- koruduğumuz için.” Behçet Çelik (s.30)

“Edebiyatın aynı zamandabir duygusal eğitim olduğuna inandığımı daha önce söylemiştim size. Kurmaca dünya, bize sadece yaşadığımız dünyaya tahammül etme gücü vermiyor, aynı zamanda onu anlama ve dolayısıyla değiştirme gücü de veriyor.” Barış Bıçakçı (s.37)

“Başkalarından önce kendime kabul ettirmeye uğraşıyordum kendimi. Bu duygunun geride kaldığını umuyorum. Yine de yazmaktan uzak durmuyorum. Niye? Galiba, kurmacanın hayata nüfuz etme ihtimalinden umudu kesmediğim için bu kez de.” Behçet Çelik (s.40)

“Çok fazla ses olması, kulaklarımızı korumamız gereği bahsinde birden şunu kavradım: Ben kulaklarımı çoktan dış dünyaya kapatmışım. Kendi küçük dünyamın duvarlarında yankılanan seslerle meşgulüm. Kendimi tekrar etmem de bu yüzden belki.” Barış Bıçakçı (s.56)

“Sınıfsız toplum ütopyasının en heyecan veren yanlarından biri, bence iş bölümünün ortadan kalkmasıyla sanatçının da silinecek olması; ama bu aynı zamanda herkesin de sanatçı olması anlamına gelecek – o gün ona sanat denmeyecek olsa da. Sanatçı denen varlık bunun da mücadelesini vermiyor mu?” Behçet Çelik (s.67)

“Kapitalizm yaratıcı değildir, yalnızca yaratıcı enerjilerden beslenir.” Ayhan Geçgin (s.69)

“Yazı, bir hayatın olduğundan daha hızlı geçmesine yol açabilir. Dolayısıyla, bir ömrün çok daha önce bitmesine neden olabilir. Böyle koyarsak, yazar için vaktinden önce ölen kişi, dememiz gerekir.” Ayhan Geçgin (s.100)

“Bir süredir hem iç dünyamın, hem de gezegenimiz dünyanın karanlığı, boğuntusu çok koyulaştı, kalem kuvvetiyle gerçekliği eğip bükerek bu koyuluğu seyreltmeye çalışmak dışında ne yapılabilir, diye soruyorum kendime. Okuyoruz ve yazıyoruz: Aynı anda hem bildiğimiz gerçek dünyanın tam içindeyiz hem de ayaklarımız bambaşka var olmayan dünyalara sağlam basıyor. Böyle bir ikili duyuşu, düşünüşü mümkün kılan bir zihnimiz olmasaydı ya da biz zihnimizi böyle bir duyuşu ve düşünüşü mümkün kılacak biçimde geliştirmeseydik yaşadığımız dünyadan bir şey anlamazdık. İnsandan bir şey anlamazdık.” (s.204)

9 Haz 2016

Barış Bıçakçı - Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

“Annem eski bir cehennemi içinde taşıyor, babamın inandığı bir Tanrı’nın önünden düşe kalka ama korkmadan kaçıyordu.” (s.16)

“Burada, umudu üzmek, diye bir deyim kullanıyorlar; umudunu yitirmek anlamında.” (s.18)

“Ben hep bir şarkının ellerindeydim. Bu yüzden aranıza karışamadım.” (s.24)

“Hatırlamak yalnız bırakır.” (s.43)

“Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.” (s.55)

“Özlemek, duvarları en yüksek, kaçılması en zor hapishaneydi.” (s.58)

“Isıtan bir şeyden değil, yakan bir şeyden söz ediyoruz.” (s.71)

“Artk burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz.” (s.97)

“Gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz.” (s.98)

“Bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep. İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde, yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım. Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.” (s.105)

“Öyle uçsuz bucaksızsın ki, kıyıya yaklaşan gemilerin direkleri görünmüyor. Sen şimdiki zamansın, şimdiki mükemmel zaman, içinden cümleler geçiyor.” (s.124)

“Salıncaksın sen, sesin açık pencereden içeri doluyor. En çok bir mucizeyi reddedişini seviyorum. Anlam kapımızı çaldığında açmayışını, hiçbir yerde yokuz, hiçbir yerde yokuz.” (s.125)

“Biz de deniz gibiyiz. Tek derdimiz, yerinden oynatamadığımız taşlar.” (s.126)

“Dostoyevski, her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır, demiş ya... Ben de hastalandım işte.” (s.128)

“Uykunun yaza açılan bir kapısı varmış.” (s.133)

17 May 2016

Barış Bıçakçı - Seyrek Yağmur

“Benim bir hikayem olmalı dedi. Bir hikayenin içinde olmalıyım ki, günler aynı kaba damlasın. Ama insan bir hikayenin içinde olduğunu nasıl anlar? Anlayabilir mi? Anlamak için çabalarken olmayan bir sınır çizgisinin bir o tarafına bir bu tarafına geçmekten yorgun düşmez mi, çıldırmanın eşiğine gelmez mi? Yaşayıp gitmenin, avarelik etmenin merhametinden mahrum kalmaz mı?” (s.6)

“Şimdi gerçekten de uyumak istiyorum. Yorulduğum ya da uzun bir mücadelenin sonunda güzel bir şeye kavuşmanın huzurunu hissettiğim için değil. Güzel günün, güzel şeylerin geçici olduğunu unutmak için uyumak istiyorum. Geçicilik duygusunun insanı hep hazır olda tutan despotluğundan kaçmak için uyumak istiyorum. Böylece güzelliğin daha da küçük daha da geçici bir parçasına razı olarak uykuya dalıyorum. Uyandığımda gün bitmiş oluyor, hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak...” (s.17)

“Hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir.” (s.19)

“Tanpınar diyor ki: Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.” (s.26)

“Biliyorum, yine kitaplara gömüleceksin, sayfalarında ikimize rastlama ihtimalinin peşinden giderek deli gibi kitap okuyacaksın ve bu sana iyi gelecek. Senin iyi olduğunu bilmek bana yeter.” (s.29)

“Geçmiş bir insanı kuran değil, yıkan şeydir. Daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar. Hep bir savaş hali... Kapısız penceresiz binalar, devrilmiş sokak lambaları, yerlerinden fırlamış kaldırım taşları, bir enkaz olarak insan hayatı. Evet büyüyemedik ama çocuk da kalamadık. Bir enkazız yalnızca.” (s.35)

“Asıl mesele ne biliyor musunuz? Erkekler geçmişleriyle sevilmek istiyor, bu yüzden büyüyemiyorlar. Kadınların ise sevilmek için bir tek şimdiki zamana ihtiyacı var. Onlar tam şimdi ve tam şimdiki halleriyle sevilmek istiyorlar. Bu kadar basit.” (s.42)

“Hatıralar kötüdür, hayatın önünü tıkar.” (s.48)

4 Kas 2015

Barış Bıçakçı - Herkes Herkesle Dostmuş Gibi

“Zamanla her şeyi sever insan, çünkü bir gün öleceğini anlar.” (s.10)

“Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım.” (s.30)

“Tıpkı atomlar gibi sözcüklerin de içi boş. Bu yüzden hafifler ve hızlı hareket ediyorlar. Çabucak yayılıyorlar.” (s.31)

“Sinemaya gidiyorsunuz. Sonra başkalarına anlatacaksınız: Aynı kadını seven iki erkek var, kadın önce biriyle, sonra ötekiyle birlikte oluyor, ama adamlar yine de dost kalıyor, filmin sonunda kadın arabayı bilerek köprüden aşağı sürüyor. İkinci birlikte olduğu adamla ikisi ölüyor. Anlatacasınız, bir kere bile filmlerdeki gibi sevilmeden.” (s.37)

13 Oca 2015

Barış Bıçakçı - Aramızdaki En Kısa Mesafe

“Bana; bu dünyada ne olduysa, ben yokken olmuş gibi geliyordu.” (s.31)

“Hayatımızın son günü gibi. Aşk.” (s.67)

“Bana ikimiz aynı insanmışız gibi baktı. Ben onun devamıymışım gibi. O zaman algılarımın kökenini anladım. Günlerdir gördüğüm her şeye karışan şiirin kaynağını anladım.” (s.86)

“Hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil. Her şey hatırlandığı gibi.” (s.97)

16 Şub 2014

Barış Bıçakçı - Baharda Yine Geliriz

“Kendi içini göremeyen, orada ne rezil şeyler olduğunu bilmeyen, kendi içinden çıkamaz.” (s.19)

“İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi.” (s.61)

“Bazen yağmur şimdiki bir yağmur olarak yağar şehrin üzerine, bazen de daha önceki bir yağmur olarak. Minareler, vinç kuleleri, çatılardaki antenler pusun ardında silikleşir. Her şey birbirine karışır. Çıkıp bir sokakta yürüsek, şehrin boğazına kaçmış gibi oluruz.” (s.65)

“Manav, elmaları tarttıktan sonra yıkayıp bize uzatmıştı. Tam mevsimiydi. Sokaklarda dolaşıyorduk. O da bana aşık mı, bilmiyordum.” (s.67)

“Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: insan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?” (s.68)

5 Eki 2013

Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi


“Çoğu zaman her şeyden önce bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz.” (s.5)

“Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur.” (s.10)

“Kendi dünyamdan çıktığımda, basit cümlelerin öznesi oluyorum.” (s.14)

“Her şey bir şeyin etrafında hiç durmadan döner, insanın payına düşen sarhoşluktur.” (s.15)

“İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara’da insan sadece Ankara’nın haline üzülüyor.” (s.24)

“Aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğin, kararlılığı ve dengeyi. Kendi kendine sözler verirsin. Boşunadır.” (s.28)

“Tabiatta kelimelerin bulunmaması ne tuhaf! Oysa kelimeler burada öyle tabii ki.” (s.44)

“Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakar.” (s.50)

“Gidecek misin, kalacak mısın bilmemek gençliğe özgü bir şey değil mi zaten! Ne istediğini yaşlılar bilir.” (s.51)

“Rene Char’ın Seçme Şiirleri’nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz. Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız, zaten ölüyorsunuz demektir. Silaha gerek yok.” (s.65)

“Erkekler de kadınları içlerine almak ister. Nazlı’nın başını ne zaman göğsüme bastırsam, saçını koklasam, isterim bunu.” (s.75)

“Yaşamak ilerlemek olamaz diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.” (s.83)

19 Ağu 2013

Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz


“Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? Tanıklarla, kanıtlarla, uygun adım yürümek için ikide bir ayak değiştirme imkanı veren gerçeklerle ne kadar üstümüze gelseler, boşuna. İnanmayız. Geçen bir şey yok diye bağırırız. Her şey tam şimdi yaşanıyor!” (s.5)

“Zaman sensin, zaman kadındır.” (s.5)

“Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.” (s.30)

“Lise fizik kitabımızın kapağında bilye gibi, biz de yere her çarptığımızda daha az yükseliyorduk. Sonra bir süre yerle bir gidip durduk, ayrıldık.” (s.36)

“Hangi heykelci yarattığı heykele bir de tutup aşık olmaz!” (s.39)

“Benim için aşkın mümkün olmadığını düşünmüştüm birdenbire. Benliğim öylesine irileşmişti ki, onu aşıp bir başkasına, Nihal’e ulaşmak mümkün olmuyordu.” (s.39)

“Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum.” (s.42)

“Kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. İki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır.” (s.45)

“İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu.” (s.83)

“Artık sözcükleri kocakarı ilacı gibi kullanmamız gerekmiyor. Anlamlı, akılda kalıcı, etkileyici konuşmalar yapmak zorunda değiliz, çünkü iyileştik. Çünkü birlikte yaşıyoruz.” (s.91)

“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.” (s.102)

“En büyük ahlaksızlık demiştim kendi kendime, bir aşkı yaşamamaktır. Hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir demiştim.” (s.105)

“Çetin, kadınlar kendileri için şiir yazılmasını neden ister? Kendilerini feda etmeyi,  yok olmayı, hiç olmayı arzuladıkları ve onlara adanmış bir şiirle bu arzu arasında, biz erkeklerin göremeyeceği şık bir bağ gördükleri için mi?” (s.118)