Irvin D. Yalom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irvin D. Yalom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağu 2024

Irvin D. Yalom ve Marilyn Yalom - Ölüm Kalım Meselesi

“Yas, sevme cesareti gösterenlerin ödediği bedeldir.” (s.5)

“Irv, 1980 tarihli Varoluşçu Psikoterapi adlı kitabında, yaşadığınız hayatla ilgili ne kadar az pişmanlığınız olursa ölümle yüzleşmenin o kadar kolay olacağını yazmıştı. Birlikte yaşadığımız hayata dönüp baktığımız zaman, pişmanlık duyacağımız çok az şey görüyorum. Ama bu, şimdi her gün yaşadığımız bedensel zorluklara tahammülümüzü kolaylaştırmadığı gibi birbirimizden ayrılma fikrini de yatıştırmıyor. Çaresizlikle nasıl savaşabiliriz? En sonuna kadar nasıl anlamlı yaşayabiliriz?” Marilyn (s.11)

“Bu kitap her şeyden önce hayatın sonuna uzanan yolu bulmamıza yardımcı olmak amacını taşıyor.” (s.11)

“Umutsuz ve çaresiz hissediyorum. Hiçbir şey onun acısından daha fazla acı vermiyor bana.” Irvin (s.23)

“Herkes için tek bir tarif yok; herkes kendisi için nelerin önemli olduğunu kendisi bulmalı. Ama yol üstünde ipucu ve tabelalar var. Ben en iyi halimi yazılmış ve yazılmamış pek çok kaynaktan bulmayı öğrendim: İngiliz ve Amerikalı şairlerden, İncil’den, Proust’tan, bir bıldırcın sürüsünün görüntüsünden, bir gül tomurcuğunun açmasından.” (Irvin) (s.61)

“Acaba günün birinde hastalığım gerileyecek mi? Bu yaz son yazım mı olacak? Vaiz’deki şu cümlelere sığınıyorum: Her mevsimin bir zamanı var. Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var.” Marilyn (s.63)

“Ona yetmiş üç sene önce aşık olmuştum ve birkaç ay önce altmış beşinci evlilik yıl dönümümüzü kutlamıştık. Bir başka insana bu kadar çok ve bu kadar uzun süre hayran kalmanın sıradışı olduğunu biliyorum. Ama bugün bile ne zaman odaya girse içim aydınlanıyor. Onun zarafetine, güzelliğine, iyiliğine, bilgeliğine, her şeyine hayranım.” Irvin (s.65)

“Çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. Aslında unutma davranışı hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.” Milan Kundera (s.68)

“Ona ket vuran bir ölüm kaygısı geliştiren kederli bir hastamla yaptığım görüşmede, “Ölüm hakkında seni korkutan şey tam olarak ne?” diye sormuştum. Hasta “Yapmadığım her şey” demişti.
Bu bana son derece önemli gelmişti ve terapi çalışmalarımın özünü oluşturmuştu. Senelerce ölüm kaygısı ve yaşanmamış hayat hissi arasında pozitif bağıntı olduğuna inandım. Başka bir deyişle, hayatınızı ne kadar yaşamazsanız ölüm kaygınız o kadar artıyordu.” Irvin (s.74)

“Bizi ölümlülükle, sevdiğimiz kişinin ölümü kadar şiddetli bir şekilde yüzleştiren şey çok azdır.” Irvin (s.74)

“Karımın hastalığı muhtemelen benden önce öleceği anlamına geliyor. Ama benim sıram da çok yakında gelecek. Tuhaf bir şekilde kendi ölümüm için hiç korku duymuyorum. Dehşetim Marilyn’siz bir hayat düşüncesinden kaynaklanıyor.” Irvin (s.75)

“Ben ölümle yüz yüze geldiğim zaman o güne dek her zaman yanımda, erişebileceğim bir mesafede durmuş Marilyn yanı başımda olmayacak. Elimi tutan kimse olmayacak. Evet, dört çocuğum, sekiz torunum ve sayısız dostum benimle zaman geçirecekler ama gelin görün ki onlar yalnızlığımın derinliklerine süzülecek güce sahip olmayacaklar.” Irvin (s.83)

“Oldum olası demanstan. Ölümden daha çok korkmuşumdur. Ama şimdi Jerry Frank’in, “O kadar kötü değil Irv,” demesi beni irkiltmiş ve duygulandırmıştı. Eski akıl hocam bana “Irv, sen olarak sadece bir hayatın var. Bilinç denen bu müthiş fenomenin her zerresinin tadını çıkar ve kendini bir zamanlar sahip oldukların için duyduğun pişmanlıkta boğma!” demişti. Sözleri bende büyük etki yaratmış ve demans korkumu yatıştırmıştı.” Irvin (s.86)

“İnsanın gözlerinin aşktan kör olmasının, diğer bütün kaygıları nasıl ortadan kaldırdığından bahsediyorum. Gergin bir çocuğun annesinin kucağına çıktığı anda, bütün kaygılarının buharlaşmasıyla nasıl hızla yatıştığını düşünün. Ben bunu “yalnız ‘ben’in ‘biz’de çözünmesi” olarak tarif etmiştim. Yalnızlık acısının buharlaşması olarak. Bu şimdi bana çok anlamlı geliyor. Neredeyse bütün ömrüm boyunca Marilyn’e aşık olmak beni tecrit halinin derin yalnızlığını tecrübe etmekten korudu ve hâlihazırdaki acımın büyük bir kısmı, beklenen yalnızlıktan kaynaklanıyor.

Marilyn’in ölümünden sonraki hayatımı hayal ediyorum ve gözümde kocaman, bomboş evimde geçecek bitmek bilmeyen geceler canlanıyor. Birçok arkadaşım, çocuğum ve torunum, hatta bir torunumun çocuğu, ilgili, nazik komşularım var ama onlarda Marilyn’in sihri eksik. Böyle temel bir yalnızlığa katlanma görevi sarsıcı görünüyor. Sonra yine Jerry Frank’in sözlerinde teselli buluyorum: Bu koltukta oturup hayatın geçmesini izliyorum. O kadar kötü değil Irv.” Irvin (s.86)

“Ölüm fikri beni korkutmuyor. Kozmosa yeniden entegre olmanın ötesinde bir ölümden sonraki hayata inanmıyorum ve artık var olmayacağım fikrini kabullenebilirim. Bedenim eninde sonunda toprağa karışacak.” Marilyn (s.117)

“En saygın Stanford sosyal bilimler profesörlerinden biri olan Robert Harrison, ölümü hayatın “doruk noktası” olarak adlandırırdı. Doruk noktasını, katolik anlayışla Tanrı’yla barışma ve son nefeste yapılan kutsama ayini gibi düşünmüş olabilir. Bu doruk noktası, dini inançları olmayan biri için bir anlam ifade edebilir mi? Fiziksel acının sefaletinden kaçınabilirsem, gündelik hayatın basit hazlarından keyif alabilirsem, en sevdiğim dostlarıma veda edebilirsem, kendimin en iyi haline yükselebilir ve dostlarıma olan sevgimi ifade edebilirsem ve kaderimi zarafetle kabullenebilirsem, belki de ölüm anı bir tür doruk noktası olabilir.” Marilyn (s.136)

“Hiçbir şey Marilyn’le el ele tutuşmaktan daha fazla haz vermiyor. Ona doyamıyorum. Ortaokuldan beri hep öyle oldu. Insanlar Roosevelt Lisesi yemekhanesinde sürekli el ele tutuştuğumuz için bizimle dalga geçerdi ve yetmiş yıl sonra biz hâlâ ele eleyiz. Bu sözcükleri yazarken ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.” Irvin (s.141)

“Ölüm, hayatı ve bütün anıları çiğ çiğ yiyordu.” Irvin (s.141)

“Saatler sonra gece yatağa girerken kendimi köksüz ve düşte gibi hissediyordum. Marilyn’siz ilk gecem olacaktı. Ömrümün sonuna dek yalnız gecelerimin ilki. Ah, evet, başka şehirlerde konuşma yapmaya gittiğimde ya da o Paris’i ziyaret ederken, Marilyn’siz çok gece geçirmiştim ama bu, Marilyn’in olmadığı, Marilyn’in artık var olmadığı bir dünyada uyuyacağım ilk geceydi.” Irvin (s.159)

“Bu açık ara geçirdiğim en aktif hafta oldu ve Marilyn’in daha az aklıma geldiğinin farkındayım. Bu satırları yazarken son birkaç gündür Marilyn’in portresine bakmadığımı fark ettim ve hemen yazmayı bıraktım. Marilyn’in oturma odasının zemininde, yüzü hala duvara dönük duran portresine bakmak için ofis ile ev arasındaki 35 metrelik mesafeyi yürüdüm. Portreyi elime alıp çevirdim. Güzelliği beni sarstı. Bin kadınla dolu bir odaya bile girsem gözümün ondan başkasını görmeyeceğini düşündüm. Belki de bu hafta iyiye işaretti. Kendime daha az işkence ettim. Marilyn’i daha az düşündüm. Ve en önemlisi, onu daha az düşündüğümü fark edeceğine inanmayı bırakıyorum.” (s.213)

“Sadece seni, dünyadaki en değerli insanı kaybetmedim; dünyanın büyük kısmı da seninle birlikte yok oldu.

Hayatımın sonuna yaklaştığımdan eminim ama tuhaf bir şekilde, ölüm konusunda çok az kaygılıyım. Garip bir iç huzuru yaşıyorum. Artık ne zaman ölümü düşünsem, Marilyn’e kavuşma düşüncesi beni yatıştırıyor. Belki bu kadar ferahlatıcı ve yatıştırıcı bir düşünceyi sorgulamamalıyım ama şüpheciliğimden kaçamıyorum. Sonuçta Marilyn’e kavuşmak tam olarak ne anlama geliyor?

Seninle aynı tabutun içinde yan yana gömülme isteğimi dile getirdiğim konuşmayı hatırlıyor musun? Bana Amerikan mezarlıkları konulu kitabını yazdığın senelerde iki kişilik bir tabut hiç duymadığını söylemiştin. Bunun benim için bir önemi yoktu: İkimizin aynı tabutta olması düşüncesinin beni sakinleştirdiğini söylemiştim. Evet, elbette mantıklı düşünce bana senin ve benim aslında orada olmayacağımızı, geriye sadece hissiz, ruhsuz ve çürümeye mahkum et ve kemikler kalacağını söylüyor. Buna rağmen gerçeklik değil, bu fikir beni rahatlatıyor. Coşkulu bir materyalist olan ben, aklımı forlatıp atıyorum, sen ve ben aynı tabutun içinde olursak sonsuza dek birlikte olacağımız gibi fantastik bir düşünceden arsızca keyif alıyorum.

Elbette gerçek değil bu. Elbette sana asla kavuşamam. Sen ve ben artık olmayacağız ki. Bu bir peri masalı. 13. Yaşımdan beri ister dini ister spiritüel hiçbir ölümden sonraki hayat düşüncesini ciddiye almadım. Buna rağmen yürekten şüpheci ve bilim insanı olan benim, ölmüş eşime kavuşma fikriyle teselli bulmam biz insanların olağanüstü güçlü kalıcı olma arzumuzun ve unutulma korkumuzun kanıtıdır. Spiritüel düşünmenin gücüne ve yatıştırıcılığına tazelenmiş bir saygı duyuyorum.

Bu son satırları yazarken olağanüstü bir tesadüf gerçekleşti. Bir Psikiyatristin Anıları kitabımı okumuş bir okuyucudan bir e-posta aldım. Sözlerini şu satırlarla tamamlamış: “Peki ama ölümden bunca korkmamız neden, Dr. Yalom? Beden ölür ama bilinç aynı zamanda akan bir nehir gibidir ve ölümün gelmesi bu dünyaya, insan bedenine ve aileye veda etme zamanı olsa da… Bu bir son değil.”

“Son değil.” Biz insanlar kayıtlı tarihin başından beri bu düşünceyi ne çok benimsedik ve ona nasıl sıkı sıkı tutunduk. Ölümden hepimiz korkuyoruz ve her birimiz o korkuyla baş etmenin bir yolunu bulmak zorundayız. Marilyn, çok sık tekrarladığın şu yorumunu çok net hatırlıyorum: “Hayatı hakkında hiçbir pişmanlığı olmayan 87 yaşında bir kadının ölümü trajedi değildir.” Bu kavram, hayatını ne kadar dolu dolu yaşarsan ölümünün o kadar az trajik olacağı düşüncesi bana çok doğru geliyor.

En sevdiğimiz yazarlardan bazıları bu görüş açısını savunuyor. Kazancakis’in hayatı çok seven Zorba’sının sözlerini hatırlasana: “Ölüme benden alacağı hiçbir şey bırakmayacağım, sadece bir avuç kemik.” Ve Sartre’ın otobiyografisinden senin bana okuduğun bölümü hatırla: “Kalbimin son çıkışının, eserimin son sayfasına yazılacağından ve ölümün sadece ölü bir adamı alacağından emin… sona doğru sessizce gidiyordum.” Irvin (s.236)

“Kitabımızı Nabokov’un otobiyografisi Konuş Hafıza’nın unutulmaz açılış sözleriyle bitiriyorum: “Beşik bir uçurumun üstünde sallanır ve sağduyu bize, varlığımızın iki sonsuz karanlık arasında çakan kısa bir ışık olduğunu söyler.” Bu imge beni hem sarsıyor hem sakinleştiriyor. Arkama yaslanıyorum, gözlerimi kapatıyorum ve huzur buluyorum.” (s.238)

3 Eyl 2023

Irvin D. Yalom - Bugünü Yaşama Arzusu

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… Nihai olarak zafer, ölümün olacaktır çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”  Schopenhauer (s.9)

“Hiçbir parçamız yaşlanmanın kaderinden kaçamıyor.” (s.10)

“Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri, derinliği veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir ama öz değişmeden kalır.” Schopenhauer (s.55)

“En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız olduğunu da söyleyebiliriz çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.” Schopenhauer (s.92)

“Krallar taçlarını ve asalarını geride bıraktılar, kahramanlar da silahlarını. Ama aralarındaki, görkemlilikleri dışlarına taşan, bunu da dışarıdaki şeylerden almayan büyük insanlar, büyüklüklerini yanlarında götürürler.” Schopenhauer (s.108)

“İnsanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında geçici, muvakkaten yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan yanlarından geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar. Ve böylece umutlarla kandırılan insan, ölümün kollarına koşar.” Schopenhauer (s.113)

“İnsanın somut olarak yaşadığı hayatın yanı sıra her zaman soyut olarak ikinci bir hayat yaşaması dikkate değer ve önemlidir. Sakince enine boyuna düşünme alanında, önceden onu tamamen ele geçiren ve yoğun bir şekilde etkileyen şeyler soğuk, renksiz ve uzak görünür: O yalnızca bir seyirci ve gözlemcidir.” Schopenhauer (s.138)

“Bir keresinde öğretmenim, insanın başkası tarafından rahatsız edilemeyeceğini söylemişti. Kişinin sükunetini ancak kendisi bozabilir.” (s.144)

“Can sıkıntısıyla ilgili en korkunç şey nedir? Neden aceleyle can sıkıntısını gidermeye çalışırız? Çünkü bu, varoluşla ilgili tatsız gerçeklerin (önemsizliğimiz, anlamsız varoluşumuz, yok olmaya veya ölüme doğru önlenemez şekilde ilerleyişimiz) kısa süre içinde ortaya çıktığı, dikkat çelicilerin olmadığı bir durumdur.

Bundan dolayı insan hayatı sonsuz bir isteme, tatmin olma, can sıkıntısı ve sonra yeniden isteme döngüsünden başka nedir ki? Bu bütün canlı türleri için geçerli midir? Durumun insanlar için en kötüsü olduğunu söylüyordu Schopenhauer çünkü zeka arttıkça acının yoğunluğu da artmaktadır.” (s.284)

“Gençliğimde bile, başkaları mal mülk edinmek için çabalarken benim bu tür şeylere başvurmak zorunda olmadığımı çünkü içimde bütün mallardan daha değerli olan bir hazine taşıdığımı fark ettim; en önemli şey, zihinsel gelişimin ve tam bağımsızlığın temel koşul olduğu bu hazineyi güçlendirmekti… İnsanın doğasının ve haklarının tersine, gücümü kendi saadetimin  artırılmasından almak zorundaydım, böylece bu gücü insanlığın hizmetine sunabilirdim. Zekâm bana değil, dünyaya aitti.” (s.354)

19 May 2020

Irvin D. Yalom - Varoluşçu Psikoterapi


“Martin Heidegger, 1926 yılında, ölüm fikrinin insanı nasıl koruyabildiği sorusunu incelemiş ve kendi kişisel ölümümüzün farkında olmanın, bizi bir varoluş şeklinden daha yüksek olana geçmeye sevk ettiği şeklindeki önemli kavrayışa varmıştır. Heidegger dünyada iki türlü temel varoluş şekli bulunduğuna inanmaktadır: (1) var olmayı unutma durumu ya da (2) var olmayı düşünme durumu.
Bir kişi var olmayı unutma durumunda yaşıyorsa, madde dünyasında yaşayıp kendisini sıradan hayat oyalamalarına kaptırmıştır: Düzeyi düşmüştür, boş gevezeliğe kaptırmıştır kendini, onların içinde kaybolmuştur. Kendini sıradan dünyaya, işlerin gidiş şekliyle ilgili kaygılara teslim etmiştir.
Diğer durumda, var olmayı düşünen durumda, insan işlerin gidişine değil, oluşuna hayran olur. Bu tarzda var olmak devamlı olarak var olmanın farkında olmak demektir.” (s.49)

“Senatör Richard Neuberger kanserden ölmeden kısa bir süre önce şu değişiklikleri ifade etmişti:
Dönüşü olmayacağını düşündüğüm değişiklikler oldu bende. Saygınlık, politik başarı, mali durum gibi konular birdenbire önemsiz hale geldi. Kanser olduğumu fark ettiğim o ilk saatler içinde parlamentodaki yerimi, banka hesabımı ya da özgür dünyanın kaderini hiç düşünmedim. Karımın arkadaşlığı, başucu lambamın ışığı altında bir kitap ya da dergi okumak, bir bardak portakal suyu ya da bir dilim kek için buzdolabını talan etmek. Sanırım ilk defa gerçekten hayatın tadını çıkarıyorum. Sonunda ölümsüz olmadığımı fark ettim. Sahte gurur, yapay değerler ve kibirli bakışlarla -en sağlıklı olduğum zamanlarda bile- kendi adıma yazık ettiğim bütün o anları hatırladığımda ürperiyorum.” (s.55)

“Ölüm kavramı psikoterapide önemli bir rol oynamaktadır, çünkü her birimizin hayatında önemli bir rol oynamaktadır. Hayat ve ölüm birbirine bağımlıdır: Ölümün fizikselliği bizi yok etse de ölüm fikri bizi kurtarır. Ölümün kabul edilmesi hayata bir keskinlik hissi vermekte, insanların hayat görüşünde kökten değişiklikler yapmaktadır ve insanı oyalanmalar, sakinleştiriciler ve önemsiz kaygılarla belirlenen bir yaşam tarzından daha otantik bir tarza taşıyabilir.” (s.62)

“Ölümü hayal etmek, onun için endişelenmek karmaşık zihinsel etkinlik gerektirmektedir -planlama ve benliğin geleceğe yansıtılması. Freud’un determinist şemasında çarpışan ve vektörleri davranışlarımızı belirleyen bilinçdışı güçler ilkel ve içgüdüseldir. Ruhsal güç hücresinde geleceğin hayal edilip ondan korkulduğu karmaşık zihinsel etkinlikler için yer yoktur.” (s.101)

“Bir anne üç yıl dokuz aylık çocuğuyla arasında geçen konuşmayı şöyle nakleder: Jane hiçbir dini eğitim almadı ve şu ana kadar tanıdığı hiç kimsenin ölümüyle bağlantılı olarak ölümle karşılaşmadı. Birkaç gün önce ölümle ilgili sorular sormaya başladı… Konuşma Jane’in insanların da baharda çiçekler gibi geri gelip gelmediklerini sormasıyla başladı.” (s.127)

“Dokuz yaşındaki bir erkek çocuk, çocuk kalmak için büyümesinin durmasını istediğini söylemişti, çünkü insan yaşlandıkça, içinde daha az hayat kalır.” (s.139)

“Hayvan deneylerinden, yavrunun annesinden ayrılırsa deneysel nevroz geliştireceğini ve strese karşı annesinin yanında bulunanlara göre daha olumsuz bir şekilde tepki vereceklerini biliyoruz. İnsanlarda anne figürünün yakında bulunması tanıdık olmayan olaylar karşısında yaşanan anksiyeteyi azaltmaktadır. O halde annesini kaybeden bir çocuğun, karşılaşacağı bütün streslere karşı çok daha duyarlı olduğu söylenebilir.” (s.150)

“Josephine Hilgard ve Martha Newman, hayatın erken dönemlerinde ebeveynlerini kaybetmiş psikiyatri hastalarını incelemiş ve ilginç bir bulguya erişmişlerdir (ve buna yıldönümü reaksiyonu adını vermişlerdir) Hastanın psikiyatrik tedavi için hastaneye yatırılma yaşıyla ebeveynin ölüm yaşı arasındaki korelasyondur bu. Başka bir deyişle, hasta hastaneye yatırıldığında yaşının ebeveyninin öldüğü zamanki yaşıyla aynı olma olasılığı şanstan daha fazla bir anlam ifade eder. Örneğin eğer hastanın annesi otuz yaşında öldüyse, hasta otuz yaşında risk altında bulunmaktadır.” (s.151)

“Narsisizm: Temel anksiyeteyle özel olduğuna dair çok güçlü bir inançla başa çıkan insan, genellikle kişilerarası ilişkilerde büyük zorluklarla karşılaşacaktır. Eğer kişisel dokunulmazlığa dair inanca başkalarının haklarının ve özel oluşlarının kabul edilmeyişi eşlik ederse, ki çoğu kez böyle olur, bu durumda birey narsisistik kişiliği tamamen geliştirmiş demektir.” (s.175)

“Birçok klinisyen “başarı nevrozu” üzerine yazılar yazmıştır -insanların uzun süredir ulaşmak için çabaladıkları önemli bir başarıyı elde ettiklerinde aşırı mutluluk yerine, çoğu kez başarılı olmadıklarını onaylayan bir mutsuzluk duydukları ilginç bir durumdur bu. Freud bu duruma “başarıyla mahvolma” sendromu der. Rank ise bunu “hayat anksiyetesi” olarak  tanımlamaktadır-diğer bir deyişle hayatla ayrı bir varlık olarak yüzleşme korkusu. Maslow en yüksek olanaklarımızdan (en düşükleri gibi) kaçtığımızı belirtmekte ve bu olguya “Yunus Peygamber Kompleksi” demektedir, çünkü Yunus her birimiz gibi kendi kişisel büyüklüğüne dayanamamış ve kaderinden kaçmaya çalışmıştır.” (s.179)

“Riske girmemek için bir başkasında gömülü kalan kişi tehlikelerin en büyüğüyle karşı karşıya kalır -kendini kaybetme tehlikesi, insanın içindeki çok çeşitli potansiyelleri keşfetme veya geliştirme yetersizliğidir bu.” (s.182)

“Öyle görünüyor ki hastaların öğrenmesi gereken önemli bir nokta da şu: Terapistler onlara yardımcı olabilseler de, artık herhangi bir öneride bulunmayacakları bir nokta var. Terapide de, hayatta olduğu gibi, insanın yalnız çalışmasını ve var olmasını gerektiren kaçınılmaz bir alt katman bulunmaktadır.” (s.191)

“Suçluluk duygusu geleneksel olarak, gerçek ya da fantezi şeklinde anneye karşı gelmekten kaynaklanan bir duygu olarak tarif edilir. Kierkegaard ve daha sonra da Rank ve Tillich bir diğer suçluluk kaynağına dikkat çekmişlerdir- kişinin kendine  karşı gelişi, kişinin kendisine ayrılan hayatı yaşamadaki başarısızlığıdır bu. Rank’ın ifadesiyle: Kendimizi çok yoğun ya da çok hızlı bir şekilde yaşayıp hayatı tüketmekten koruduğumuzda kullanılmamış hayat, içimizdeki yaşanmamış hayat adına kendimizi suçlu hissederiz.” (s.203)

“Ölüm korkusu, bedenlerimizde yaşanmamış hayatlarla ölmek korkusudur.” Norman Brown (s.209)

“Konu basit bir şekilde özetlenebilir: Varoluş ertelenemez. Kanser hastalarının çoğu o anda yaşamlarını gelecekteki bir döneme ertelememektedirler. İnsanın yalnızca şimdide yaşayabileceğinin farkına varırlar; aslında insan şimdiyi bırakamaz – o her zaman size yetişir. İnsanın geriye bakma anında bile, hâlâ oradadır, yaşıyordur. Gelecek değil, şimdiki zamandır ebedi zamanın kipi.” (s.222)

“Nevrotik kişi geçmişi gelecekte bulmaya çalışarak yaşadığı anı yok eder.” (s.222)

“Neden, diye sorar Kazancakis, hayat ziyafetini; iyice doymuş bir konuk olarak terk etmeyelim?” (s.222)

“İnsan, büyük bir boşluktan, ciddi bir hastalıktan, yeni doğmuş gibi, derisini dökmüş bir şekilde, daha duyarlı ve kötücül, neşe için daha duyarlı bir damak zevkiyle, bütün iyi şeyler için daha duyarlı bir dille, daha büyük bir keyifle, tehlikeli bir masumiyetle, daha çocuksu bir şekilde, ama daha önce hiç olmadığı kadar kurnaz bir şekilde çıkar.” Nietzsche (s.224)

“Eski bir söz vardır: Kendi ışığını taşıyan kişi, karanlıktan korkmaz.” (s.275)

“Sorumluluğun farkında olmak, kişinin kendi özünü, kaderini, hayat durumunu, duygularını ve hatta acı çekişini yarattığının farkında olmaktır. Böyle bir sorumluluğu kabul etmeyen, çektiği sıkıntı için başkalarını -başka insanları ya da başka güçleri- suçlamaya devam eden hasta için hiçbir terapi olası değildir.” (s.295)

“Dünya ancak insanoğlunun kurduğu şekliyle bir anlam kazanır. Sartre’ın deyimiyle “kendisi için.” Dünyada kendisi için’in dışında ya da ondan bağımsız başka bir anlam yoktur.” (s.297)

“Birey dünyayı çok çeşitli şekillerde oluşturacak kadar özgür olmadıkça sorumluluk kavramının bir anlamı yoktur. Evren rastlantısaldır; her bir şey farklı biçimde de yaratılabilirdi. Sartre’ın özgürlük görüşü çok geniş kapsamlıdır: İnsanoğlu yalnızca özgür değildir, özgürlüğe mahkumdur da. Ayrıca özgürlük, dünyadan sorumlu olmanın (yani dünyayı anlamla doldurmaktan da sorumludur) ötesine geçmektedir. İnsan ayrıca kendi hayatından da tamamen sorumludur; yalnızca eylemlerinden değil, eyleme geçmediği durumlardan da sorumludur.” (s.298)

“İnsan arzularının ve kararlarının tamamen farkında olduğunda sorumlulukla yüz yüzedir. Bir sonraki bölümün temel tezi, arzu etme ve karar vermenin, yaratmanın yapı taşları olduğudur. Sartre’ın sık sık söylediği gibi, bireyin hayatı kendi seçimleriyle oluşur. İnsan, iradesiyle kendisini olduğu şey haline getirir.” (s.311)

“Boğazına kadar suya batmış olsa da insanoğlu özgürdür: İçinde bulunduğu durumla ilgili olarak ne hissedeceğini, hangi tutumu takınacağını, cesaretli mi donuk mu, kaderci mi becerikli mi olacağını, yoksa paniğe i kapılacağını seçebilir. Olası psikolojik seçimlerin bir sınırı yoktur. Hemen hemen iki bin yıl önce Epiktetos şunları söylemiştir: Ölmeliyim. Hapsedilmeliyim. Sürgüne gitmeliyim. Ama inleyerek mi ölmeliyim? Ben de mi sızlanmalıyım? Sürgüne gülümseyerek gitmeme kimse engel olabilir mi? Efendim beni zincire vurmakla tehdit ediyor: Ne diyorsun sen? Beni zincirlemek mi? Bacaklarımı zincirleyebilirsin – evet, ama irademi değil – hayır, Zeus bile ele geçiremez onu.” (s.367)

“İnsanın içinde bulunduğu duruma karşı tutumu insanoğlunun en can alıcı noktasıdır ve yalnızca ölçülebilir davranışa dayanan insan doğasıyla ilgili olarak varılan sonuçlar bu doğanın çarpıtılmasıdır. Çevrenin, kalıtımın ve şansın insan hayatında büyük rol oynadığı inkâr edilemez. Sınırlayıcı şartlar belirgindir. Sartre terslik katsayısından söz eder. Hepimiz hayatımızı etkileyen doğal tersliklerle karşılaşırız. Örneğin olasılıklar herhangi birimizin bir iş ya da eş bulmasına engel olabilir- fiziksel engeller, yetersiz eğitim, hastalıklar vs.- fakat bu demek değildir ki bizim bu durumda hiç sorumluluğumuz (veya seçimimiz) yok. Engellerimize nasıl baktığımızdan; onlara karşı tutumumuzdan; bir engelin bir bireyi yok etmesini sağlamak için yeterli olacak orijinal terslik katsayısıyla birlikte hareket eden nefret, öfke ve depresyondan sorumluyuz.” (s.368)

“Bir insanın dileme yeterliliği, eğer o kişinin hissetmesine yardım edilirse otomatik olarak kolaylaşır. Eğer bir insanın dilekleri duygularından başka bir şeye dayanıyorsa -örneğin mantıksal düşüncelere ya da ahlaki zorunluluklara- onlar artık dilek değil, gereklilik ve yükümlülüktür ve kişinin benliğiyle iletişimi engellenmiştir.” (s.412)

“Kişi dileği tam olarak deneyimledikten sonra karar veya seçimle karşı karşıya kalır. Karar, dilemek ve eyleme geçmek arasındaki köprüdür. Karar vermek bir davranış biçimine, eylem planına uygun hareket etmek demektir. Eğer ardından hiçbir eylem gelmiyorsa bunun gerçek bir karar değil, kararla flört etmek olduğuna, başarısız bir niyet olduğuna inanıyorum ben. Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’i yarıda kesilen kararlar abidesidir. Karakterler düşünür, plan yapar, bunu kesinleştirir, fakat karar vermezler. Oyun, şu konuşmayla sona erer.
Vladimir. Gidelim mi?
Estragon: Hadi gidelim.
Kimse kıpırdamaz.” (s.424)

“Her evet için bir hayır olmalıdır. Bir şeye karar vermek her zaman başka bir şeyden vazgeçmek anlamına gelir. Bir terapist kararsız bir hastasına şunları söylemişti, kararlar çok pahalıdır, verdiğiniz kararın bedelini başka her şeyle ödersiniz. Vazgeçmek karara eşlik eder hep. İnsan seçeneklerden, çoğu zaman bir daha ele geçmeyecek seçeneklerden vazgeçmek zorunda kalır. Kararlar acı verir, çünkü olasılıkların sınırlılığını ifade ederler ve insanın olasılıkları ne kadar sınırlıysa insan ölüme o kadar yaklaşır.” (s.428)

“Bazı insanlar yol ayrımlarında oturur, aynı anda ikisine de giremedikleri için iki yola da girmezler, orada yeterince uzun süre otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini de seçmenin olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar. Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve bilgeliğin büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir.” Wheelis (s.429)

“İnsanın, varoluşsal durumunun tam anlamıyla farkında olması, kendini yarattığının farkında olması demektir. İnsanın kendini oluşturduğu gerçeğinin, mutlak bir dış kavramın olmadığının, insanın dünyaya keyfi bir anlam yüklediğinin farkında olmaktır; insanın temel zeminsizliğinin farkında olmasıdır bu.” (s.430)

“Eğer kişi kendini sevmek istiyorsa, kendisinin hayranlık duyacağı şekilde hareket etmelidir.” (s.449)

“Hastanın değişmemesinin nedeni yeterince içgörü kazanmamış olmasıdır. İçgörünün kesin bir tanımının yapılmamasıyla konu biraz daha sorunlu bir hal almıştır. En geniş klinik anlamında içgörü kendini keşfetmek -içe bakmak-  demektir.” (s.455)

“Ölmek en temel düzeyde en yalnız insani deneyimdir.” (s.479)

“İnsan hayatından sorumlu olduğu derecede yalnızdır. Sorumluluk, yaratıcılığı gerektirir; insanın yaratıcılığının farkında olması bir başka yaratıcı ve koruyucu olduğu inancını bırakması anlamına gelir. Derin yalnızlık, kendini yaratma hareketinin yapısında vardır, insan evrenin kozmik kayıtsızlığının farkına varır.” (s.480)

“Tek başınalığının ve ayrılığının, doğa ve toplum güçlerinin karşısındaki çaresizliğinin farkında olmak; tüm bunlar insanın ayrı, parçalanmış varoluşunu dayanılmaz bir hapishaneye çevirir. Ayrılığın yaşanması anksiyete uyandırır; bu gerçekten bütün anksiyetelerin kaynağıdır. Ayrı olmak demek, insani güçlerini kullanma kapasitesi olmaksızın hayat bağının kesilmesi demektir. Bu nedenle ayrı olmak çaresiz olmak, dünyayı -şeyleri ve insanları- etkin bir biçimde kavrayamamak anlamına gelir; benim karşılık verme yeteneğim olmaksızın dünyanın beni istila etmesidir.” Erich Fromm (s.481)

“İnsan kendi ıssız yerlerine düşünce dünya birden bildik olmaktan çıkar. Böyle durumlarda Kurt Reinhardt şunları söyler: Son derece esrarengiz bir şey kişi ile dünyasının bildik nesneleri arasına, onun ve arkadaşlarının arasına, onun ve değerlerinin arasına girer. Kendisinin olarak gördüğü her şey solup gözden kaybolunca tutunabileceği hiçbir şey kalmaz. Tehdit eden şey hiç’tir ve kendisini tek başına ve boşlukta bulur. Ama bu karanlık ve korkunç ızdırap gecesi geçince insan rahat bir soluk alır ve kendi kendine, bunun sonuçta hiçbir şey olduğunu söyler. Hiçliği yaşamıştır.” (s.483)

“Kişilerarası ve varoluşsal yalıtım birbirlerine giden yoldaki istasyonlardır. İnsanın yalıtımla karşılaşması için önce kendini diğerinden ayırması gerekir; insanın yalnızlığı yaşaması için önce yalnız olması gerekir. Ama daha sonra anlatacağım gibi, insanın en sonunda bir başkasına derin ve anlamlı bir biçimde bağlanmasını sağlayan şey yalnızlıkla yüzleşmektir.” (s.487)

“Gelişmeyle güdülenenle eksiklikle güdülenen bireylerin farklı kişilerarası ilişki şekilleri vardır. Gelişmeyle güdülenen birey daha az bağımlıdır, başkalarına daha az minnettardır, başkalarının övgü ve şefkatine daha az muhtaçtır, onur, prestij ve ödül için daha az kaygılıdır. Sürekli kişilerarası gereksinim tatmini istemez ve aslında bazen başkaları tarafından engellendiğini düşünür ve mahremiyeti tercih eder. Sonuç olarak gelişmeyle güdülenen birey başkalarıyla bazı şeyler tedarik eden bir kaynak olarak ilişki kurmaz, onları karmaşık, eşsiz, bütün varlıklar olarak görür. Diğer taraftan eksiklikle güdülenen bireyler başkalarıyla faydalılık bakış açısından ilişki kurar. Diğeri’nin, algılayanın gereksinimleriyle yönleri ya hepten gözden kaçar ya da sinirlendirici veya tehdit edici olarak görülür.” (s.496)

“Buna uygun olarak, Maslow, bu iki tip, motivasyonla uyumlu iki tip sevgi tanımlar: eksiklik ve gelişme. E sevgisi (eksiklik sevgisi), bencil sevgi veya sevgi gereksinimi iken; V sevgisi (diğer insanın varlığını sevmek), gereksinim duymayan ya da bencil olmayan sevgidir. V sevgisinin sahiplenici olmadığını ve gereksinim duymaktan çok hayran olmak olduğunu düşünür; E sevgisine göre daha zengin, daha yüksek ve daha değerli bir öznel deneyimdir. E sevgisi memnun edilebilir, oysa memnun etme kavramı V sevgisine hiç uymaz. V sevgisi içinde en az oranda anksiyete-düşmanlık barındırır (fakat bu, diğeri için anksiyete olabilir tabi ki.) V sevgisi olanlar birbirlerinden daha bağımsızdırlar, daha özerktirler, daha az kıskançtırlar ya da daha az tehdit hissederler, daha az gereksinim duyarlar, daha dürüsttürler, ama aynı zamanda diğerinin kendini gerçekleştirmesine daha fazla yardımcı olur, diğerinin başarılarından daha fazla gurur duyarlar, daha yardımsever, cömert ve destekleyicidirler. Derin anlamıyla V sevgisi, partneri yaratır, sürekli gelişimi güçlendiren kendini kabulü ve sevginin değerliliği duygusunu sağlar.” (s.497)

“Erich Fromm’un başlangıç noktası insanoğlunun en temel kaygısının varoluşsal yalıtım olduğu, ayrılığın farkındalığının bütün anksiyetenin kaynağı olduğu ve bizim en önemli psikolojik görevimizin çağlar boyunca ayrılığın üstesinden gelmek olduğu şeklindedir. Fromm çözüm önerisinde birkaç tarihi çabayı tartışmıştır: yaratıcı etkinlik (sanatçının malzeme ve ürünle birleşmesi), zevk verici durumlar (dini, cinsel, uyuşturucu kökenli) ve grubun adet ve inançlarıyla uyum. Bütün bu çabalar yetersiz kalmıştır: Üretken işte birlik kişilerarası değildir; zevk verici birleşmede başarılan birlik geçicidir; uyumla başarılan birlik yalancı birliktir. Bu nedenle bunlar varoluş problemine kısmi yanıtlar oluşturmaktadırlar. Tam yanıt kişilerarası birlikte, başka bir insanla birleşmede, sevgide yatmaktadır.” (s.497)

“Ama insan diğerini derinden bilmedikçe ona tamamen saygı gösteremez.” (s.499)

“Son zamanlarda meditasyona gösterilen artmış ilgi kısmen yeniliğinden ve insana verdiği hâkimiyet duygusundan kaynaklanır. Gerçekten Batı dünyasındaki bir bireyin yalnızca kendisiyle olması ve zamanı hızla tüketmek yerine yaşaması çok nadirdir. Bir kerede birçok şey yapmak öğretilmiştir bize.” (s.506)

“İnsanoğlunun evrensel çatışması, kişinin bir birey olmak için çabalaması ve fakat birey olmanın korkunç bir yalıtıma karşı katlanmayı da gerektirmesidir. Bu çatışmayla başa çıkmanın en yaygın yolu inkârdır: İnsan birleşme sanrısını oluşturur ve “Yalnız değilim, başkalarının parçasıyım,” anlamına gelecek şeyler iddia eder. Ve böylece kişi ego sınırlarını zayıflatır ve başka bir bireyin veya bireyi aşan bir grubun bir parçası haline gelir.” (s.509)

“Sevgi, Kant Bach’ın söylediği gibi, “ bir soru olmadığı zamanki yanıttır. Kierkegaard der ki: Bilinç seviyesi arttıkça umutsuzluğun yoğunluğu da aynı oranda artar: Bilinçlilik ne kadar çoksa umutsuzluk da o kadar yoğundur.” (s.512)

“Bireyin her ilişkisi bir başka ilişkisini yansıtır: Bence bir insanın bazı kişilerle kötü niyetli, seçtiği başka kişilerle ise otantik, ilgili bir ilişki kurabilmesi çok nadirdir.” (s.525)

“İstediği şeyi almayı başaramıyordu, çünkü ona çok fazla gereksinim duyuyordu.” (s.530)

“Camus şunları söyler: İnsan, acısıyla tek başına kalmayı ve kaçma isteğinin üstesinden nasıl geleceğini öğrendiğinde -ama kağıt üzerinde değil- öğrenecek çok az şey kalmıştır. Benzer şekilde Robert Hobson, “İnsan olmak demek, yalnız olmak demektir, insan olmaya devam etmek yalnızlığımızda dinlenmenin yeni yollarını keşfetmek anlamına gelir”, demiştir. Yalnızlığımızda dinlenmenin yeni yollarını keşfetmek ifadesine bayılıyorum. Terapistin işinin tanımının dikkat çekici bir şekilde ifade edilmesidir bu. Ama aynı zamanda klinik problemin özünü de taşıyor: Psikoterapi hastası, yalnızlığında dinlenmek yerine kıvranmaktadır. Problem öyle görünüyor ki, zenginin daha zengin, yoksulun da daha yoksul hale gelmesidir. Yüzleşip yalıtımlarını keşfedebilenler, diğerleriyle olgun sevgi dolu bir tarzda ilişki kurabiliyorlar; ama ancak diğerleriyle hâlihazırda ilişki kurabilen ve birazcık olgunluğa erişmiş olanlar yalıtıma katlanabiliyorlar. Örneğin Robert Bollendorf, bireyin kendini gerçekleştirme düzeyi ne kadar fazlaysa, on altı saat boyunca tek başına bir yere kapatıldığında yaşadığı yalıtım anksiyetesinin de o kadar az olduğunu göstermiştir.
Otto Will, hasta ergenleri ve genç yetişkinleri tedavi sonucunda edindiği uzun süreli deneyim perspektifine dayanarak, sevgi dolu ve karşılıklı saygının bulunduğu ailelerden gelen bireylerin göreli olarak daha kolay bir şekilde ailelerinden ayrılabildiğini, ayrılığa ve genç yetişkin yalnızlığına daha kolay katlanabildiklerini gözlemlemiştir. Peki ya sıkıntı veren, oldukça çatışmalı ailelerde büyüyenlere ne olmaktadır? İnsan birinin böyle bir aileden ayrılma olanağı karşısında sevinçten havaya zıplayacağını düşünür. Ama tersi gerçekleşmektedir. Aile ne kadar dengesizse çocukların ayrılması o kadar zor olmaktadır; ayrılmak için yeterince donanımlı değillerdir ve yalıtım anksiyetesine karşı korunmak için ailelerine sıkıca sarılırlar.” (s.536)

“Buber’in Ben-Sen ilişkisi hakkındaki yorumunu hatırlayın: “Ben” birisiyle gerçekten ilişkiye girdiğinde değişir, önceki Ben-Sen’deki “Ben”den farklıdır artık. Kendisinin farklı yönlerini deneyimler; yalnızca diğerine değil, kendisine de açılır. Hastanın terapistle olan ilişkisi “geçici” de olsa, içtenlik deneyimi kalıcıdır. Hiçbir zaman yok edilemez, insanın içinde kalıcı bir referans noktası olarak var olmaya devam eder: Kişinin içtenlik potansiyelinin hatırlatıcısıdır bu. İçtenliğin sonucu olarak gerçekleşen benliğin keşfi de kalıcıdır.” (s.544)

“Örneğin C. G. Jung, anlamsızlığın hayatın tamlığını engellediğini ve bu nedenle hastalığa eş değer olduğunu düşünmekteydi. Hayatta anlam yokluğu nevrozların başlangıcında önemli bir rol oynamaktadır. Nevroz, anlamını bulamamış olan ruhun acı çekmesi olarak anlaşılmalıdır.” (s.563)

“Varoluşçu görüş dünyanın rastlantısal olduğunu, yani olan her şeyin başka şekillerde de olabileceği; insanın kendisini, dünyasını ve o dünya içindeki durumunu oluşturduğu; insanların yarattığından başka bir anlamın; evrende mükemmel bir düzenin var olmadığı, yaşam için bir kılavuz bulunmadığı görüşünü ileri sürmektedir. O halde problem en yalın haliyle şöyledir: Anlama gereksinim duyan bir varlık, anlamı olmayan bir evrende, nasıl anlam bulacaktır.” (s.566)

“Bir dal, ağacın anlamını bilmeyi ümit edemez.” Pascal (s.567)

“Anlam bir çok şeyi -belki de her şeyi- dayanılır hale getirir.” Jung (s.578)

“Yaratıcılık. Çoğumuz başkalarına hizmet etmenin ve kendimizi bir davaya adamanın bize bir anlam duygusu kazandırdığını kabul ederiz, aynı şey yaratıcı hayatın anlamlı olduğu konusu için de geçerlidir. Yeni bir şey, insanda güzellik ve ahenk duygusu yaratan bir şey yaratmak anlamsızlık hissine karşı güçlü bir panzehirdir. Yaratım, kendisini doğrular. Ne için sorusuna meydan okur. O, kendi varlığının bahanesidir. Bir şey yaratmak doğrudur ve insanın kendini yaratmaya adaması da doğrudur.” (s.582)

“Yan yana konmuş iki resmi gördüğüm bir psikoloji ders kitabı geldi aklıma. Resimlerden biri çocukluk coşkusu ve masumiyetin getirdiği doğallık ve tazelikle birbirleriyle oynayan çocukları gösteriyordu; diğeri ise, tutacaklara ve direklere asılan New York metrosu yolcularının boş ifadeleri ve alaca gri yüzlerine aitti; iki resmin altında kısa bir yazı vardı: Ne oldu?” (s.587)

“Varoluşsal boşluk -veya bazen ifade ettiği şekliyle varoluşsal hayal kırıklığı- yaygın bir olgudur ve can sıkıntısı, duygusuzluk ve boşluk gibi öznel durumlarla nitelendirilir. Kişi kinik olduğunu hisseder, yön duygusundan yoksundur ve hayattaki etkinliklerinin birçoğunu sorgular. Yoğun bir hafta sona erdiğinde boş ve belirsiz bir hoşnutsuzluk duygusundan yakınır (Pazar nevrozu). Boş zaman, insanın hiçbir şey istemediği gerçeğinin farkına varmasını sağlar.” (s.601)

“İnsan, Erik Erikson’un ileri sürdüğü gibi, tatmin edici bir anlam duygusu geliştirmek için önce benlik değeri ve kişisel kimlik oluşturma problemini çözmelidir. Araştırmalar olumlu hayat anlamının, kişinin amaçları ve değerleri ile ağına düştüğü toplumsal yapının gereksinimleri ve rolleri arasında bir uyuma bağlı olduğunu ileri sürer.” (s.615)

“Tolstoy hayatında kendisini bekleyen kaçınılmaz ölümle tahrip olmayacak herhangi bir anlam olmamasından yakınırken, ölümün, anlamı tahrip ettiğini değil, kendisinin ölümü tahrip edecek bir anlam bulamadığını ifade ediyordu.” (s.622)

“Her şey bir başka şeye hazırlıktır. William Butler Yeats şöyle yakınır: Okuduğum kitapları, duyduğum bilgece sözleri, aileme verdiğim sıkıntıları, sahip olduğum umutları düşününce, tüm yaşam, kendi hayatımın terazisinde tarttığımda asla gerçekleşmeyecek bir şeye hazırlık gibi görünüyor.” (s.628)

“Bir Batı miti, kültürel bir kurgudur, trajiksel bir varoluşsal hayat gerçeği değil. Doğu dünyası hiçbir zaman hayatta bir anlam bulunduğunu ya da hayatın çözülmesi gereken bir problem olduğunu varsaymaz; onun yerine hayatın yaşanması gereken bir gizem olduğunu düşünür. Hintli Bilge Bhaqway Shree şöyle der: Varoluşun bir amacı yoktur. Yalnızca bir yolculuktur. Hayattaki yolculuk o kadar güzel ki kim neden varacağı yeri dert etsin ki?” (s.628)

4 Şub 2019

Irvin D. Yalom - Bir Psikiyatristin Anıları


“Dinlerin ve ölümden sonra yaşamla ilgili iddiaların dünyanın en uzun süredir devam eden sahtekârlık hikâyesi olduğuna inanıyorum. Bunların bir amacı var; dini liderlere rahat bir yaşam sunuyor ve insanların ölüm korkularını hafifletiyorlar. Ama bir bedeli de oluyor; çocuksulaşıyoruz, doğal düzeni görmemiz engelleniyor.” (s.47)

“Hastalarımla yaşamlarının ilk yıllarına dair anılarına döndüğümüzde gerçekliğin ne kadar kırılgan ve sürekli değişen bir doğası olduğunu tekrar tekrar görüyorum. Hatıralar, aslında sandığımızdan çok daha kurgusal.” (s.64)

“Her ne kadar ben ölümü yaşam dediğimiz pikniğin uzağında patlayan bir gök gürültüsü gibi görsem de, ölümlülükle içtenlikle yüzleşmenin yaşam biçimimizi değiştirebileceğine inanıyorum: Önemsiz olanı önemsiz görmemize yardımcı olur ve bizi pişmanlık biriktirmeden yaşamaya teşvik eder.” (s.229)

“Bana göre özgürlükten kasıt, içkin bir tasarımı olmayan bir evrende yaşamamız itibarıyla hepimizin kendi hayatlarımızın, seçimlerimizin ve eylemlerimizin yazarı olmasıdır.” (s.230)

“Zaman dediğimiz devasa cetvel boyunca durmaksızın ilerleyen dar çaplı bir spor ışığı düşünün. Spot ışığının üstünden geçip gittiği yerler geçmişin karanlığında kayboluyor, henüz gelmediği yerlerse olacakların karanlığında gizli bekliyor. Sadece ışığın o an vurduğu yerler yaşıyor ve bunun farkında. Bu fikir bana hep huzur vermiş, şu an yaşıyor olduğum için kendimi şanslı hissetmemi sağlamıştır.” (s.340)

“Einstein’ın kuantum teorisine verdiği yanıtı ilk duyduğumda henüz yeni yetme bir gençtim: “Tanrı evrenle zar atmaz.” Bilimsel düşünceyi benimsemiş hemen her ergen erkek gibi ben de Einstein’a hayrandım ve onun Tanrı’ya inanmasına hayret etmiştim. Bu durum kendi dine yönelik şüpheciliğimi sorgulamamı gerektiriyordu. Ben de ortaokuldaki fen öğretmenime akıl danıştım. Bana, “Einstein’ın Tanrı’sı, Spinoza’nın Tanrı’sı” yanıtını verdi. “Bu ne demek?” diye sordum. “Spinoza kim?” Meğer Spinoza on yedinci yüzyılda yaşamış bir filozof, bilim devriminin de öncülerindenmiş. Kendisi de yazılarında Tanrı’dan sıkça bahsetse de Yahudi cemaati onu yirmi dört yaşındayken sapkınlıkları dolayısıyla aforoz etmiş. Bugün de çoğu akademisyen onu gizli ateist addediyordu. “Spinoza’nın Tanrı’nın varlığıyla ilgili görüşlerini on yedinci yüzyılda açıkça dile getirmesi çok tehlikeli olurdu.” diyordu fen öğretmenim. Bu nedenle “Tanrı” sözcüğünü sık sık kullanarak kendini korumuştu.” (s.343)

23 Ağu 2016

Irvin D. Yalom - Günübirlik Hayatlar

“Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar, hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın.” (Marcus Aurelius)

“Kelimelere aşık olduğunuzu görüyorum bay Andrews. Onlarla dans etmeyi seviyorsunuz. Oysa kelimeler yalnızca not düşmeye yarar. Melodiyi oluşturan, fikirlerdir. Yaşamınızın çatısını da fikirler oluşturur.” (s.13)

“Mezun oldukları liselerin pilav günlerinde, genelde çok tanımadıkları birine, bazen de eski erkek arkadaşlarına aşık olan çok insan tanıdım. Çoğu bu kişilerle evlendi. Bu evliliklerin bir kısmı başarılı oldu, bazıları ise felaketle sonuçlandı. Ben bu kişilerin çoğunun çağrışımla aşık olduğuna inanıyorum. Onların asıl sevdiği, gençliğe özgü neşeydi, okul günleriydi, önlerinde uzanan o heyecan dolu yaşama atılmak için duydukları sabırsızlıktı. Gerçekte, belli bir kişiye aşık değillerdi. Söylemek istediğim, Sergey de sizin gençliğinizin rüya gibi bir döneminin parçasıymış. Sırf bundan dolayı, ona sevgi aşılıyorsunuz. Yani ona aşkı yakıştıran sizsiniz.” (s.49)

29 Şub 2016

Irvin D. Yalom - Divan

“Yaftalar insana kötülük ederler. Bir yaftayı tedavi edemezsin; o yaftanın ardındaki insanı tedavi etmek zorundasın.” (s.25)

“Bazen kader bizi öyle durumlara düşürür ki, doğruyu yapmakla yanlış yapmış oluruz.” (s.41)

“Bazen ölüm de terkedilme gibi gelir insana.” (s.135)

“Geçmiş, bugünkü bilincinin bir parçasıdır. Şimdiki zamanı hangi gözlükle görüyorsan, işte o gözlüğü şekillendirmiş olan, geçmişindir.” (s.224)

“-Niye böyle ağladığımı ben de bilmiyorum.
  -Galiba ben biliyorum Carolyn. Galiba içindeki bütün o yaşanmamış hayata ağlıyorsun.” (s.305)