3 May 2019

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası


“Ruhumuz bir konuttur. Ve evleri, odaları hatırlayarak kendi içimizde konaklamayı öğreniriz.” (s.30)

“Aslında evlerimizde de dertop olmayı sevdiğimiz küçük kuytular, küçük köşeler bulmaz mıyız kendimize? Dertop olmak, ikamet etmek fiilinin fenomenolojisine aittir. Ancak dertop olmayı öğrenen kişi, yoğun bir şekilde ikamet eder. Bu açıdan bakıldığında, içimizde hayal ve anılardan oluşan koskoca bir stok vardır ve doğrusu pek de niyetli değilizdir bunu açmaya.” (s.31)

“Ev, bizim dünyadaki köşemizdir. İlk evrenimizdir. Ev, gerçek bir kozmozdur. Kelimenin tam anlamıyla bir kozmozdur.” (s.34)

“Ev düşlemeyi barındırır, düşleyeni korur; ev, huzur içinde düş kurmamızı sağlar. İnsani değerleri yalnızca düşünceler ve deneyimler teyit etmez. İnsana derinlemesine işlenmiş değerler düşlemeye aittir. Hatta düşlemenin, kendi değerini arttırmak gibi bir ayrıcalığı da vardır. Düşleme, kendi varlığına doğrudan erişir.” (s.36)

“Ev hem beden hem ruhtur. İnsan varlığının ilk dünyasıdır.” (s.37)

“Çiçek daima tohumunda gizlidir. Hayranlık uyandıran bu özlü söz ile hem ev hem de oda unutulmaz bir içsellikle damgalanır. Gerçekten de çekirdeğinin içine kapanmış, orada hala katlanmış bir halde duran bir çiçeğin kurduğu gelecek düşünden daha yoğun, merkezine daha çok güvenen bir içsellik hayali var mı ki? Bu yuvarlak odaya mutluluğun değil de, bir ön mutluluğun kapatılmış olmasını nasıl da isterdik!” (s.56)

“Pencerenin ardında yanan bir lamba
Gecenin gizli yüreğinin başında sabahlıyor.” Rimbaud (s.66)

“Uzaktaki evin ışığıyla, ev de görür, sabahlar, gözetler, bekler. Kendimi kurduğum düşle gerçeklik arasındaki tersyüz etmeleri sarhoşluğuna kaptırdığımda, şöyle bir hayal belirir kafamda: uzaktaki ev ve bu evin ışığı, bana göre, benim önümde, dışarı bakan (onun da dışarı bakma sırası geldi artık), anahtar deliğinden dışarı bakan evdir. Evet, gözünü kırpmayan evde biri var, ben burada düş kurarken evde biri çalışır; ben burada boş düşlerin peşine takılmışken, orada inatçı bir varoluş vardır. Bir tek ışığıyla bile insancadır ev. Bir insan gibi görür, geceye açılmış bir gözdür.” (s.66)

“Gökyüzümüzün dorukları birbirine kavuştuğunda
Evimin bir çatısı olacak.” Paul Eluard (s.69)

“Baudelaire, bir evin, kışın saldırısına uğradığında içsellik değerinin yükseldiğini hisseder.” (s.69)

“Dünyayı soluksuz bırakmaya yemin etmiş karla, tam bir kış gecesi gibiydi.” Rimbaud (s.71)

“Mevsimler arasında en yaşlı olanı kış mevsimidir. Anıları yaşlandırır. Bizi uzak geçmişe götürür. Ev geçmişte, uzak yüzyıllarda yaşar gibidir.” (s.72)

“Hayal yeniyse, dünya da yenidir.” (s.78)

“Ev işleri, evi etkin biçimde korur, evde en yakın geçmişi en yakın geleceğe bu işler bağlar, ev işleri evi var olmanın güvenliği içinde tutar. İyi ama ev işlerine yaratıcı bir etkinlik kazandırmanın yol ne? Makineleşmiş bir işe bilincin ışığını yansıttığımızda, örneğin eski bir mobilyayı silerken fenomenoloji yapmaya başladığımızda, eve özgü o tatlı alışkanlığın altında yeni izlenimlerin doğduğunu hissederiz. Bilinç her şeyi gençleştirir. En alışılmış edimlere bile bir başlangıç değeri kazandırır. Hafızaya egemen olur. Makineleşmiş bir edimin yeniden gerçek faili haline gelmek ne kadar büyüleyici! Dolayısıyla şair bir mobilyayı silerken, dokunduğu her şeyi ısıtan yünlü bezin üstüne koyduğu hoş kokulu cila ile masasını parlatırken, yeni bir nesne yaratır, o nesnenin insani onurunu yükseltir, o nesnenin insana ait evin kütüğüne kaydolmasını sağlar.” (s.98)

“Her büyük yalın hayal bir ruh halini açığa vurur. Ev, manzaradan da çok bir ruh halidir. Yalnızca dış cepheden ibaret olarak yeniden üretilmiş bile olsa, bir içselliği dile getirir.” (s.103)

“Hayal kurmak, yaşamaktan hep daha ulu olacaktır.” (s.120)

“Her türlü içsellik kendini saklar. Joe Bousquet, şöyle yazar: Kimse benim değiştiğimi görmüyor. İyi ama beni kim görüyor ki? Kendimi sakladığım yerim ben.” (s.120)

“Ambroise Pare’nin yapıtından bir örnek sunalım: Her hayvanın kendi yuvasını yaparken gösterdiği ustalık ve özen o hayvana öylesine uygundur ki, daha iyisini becerebilecek başka bir varlık yoktur, bu da onu tüm duvarcılardan, marangozlardan ve yapı ustalarından daha yetkin kılar; çünkü şimdiye kadar hiçbir insan kendisi ve yavruları için, o küçücük hayvanların yaptığı ölçüde yetkin bir yapı ortaya koyamamıştır, öyle ki bu konuda şöyle bir atasözü bile vardır: İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka.” (s.125)

“Bir yuva keşfetmek, bizi gerisin geri çocukluğumuza, bir çocukluğa, yaşamış olmamız gereken çocukluklara götürür. İçimizden çok az kişiye yaşam kendi kozmik yanını tümüyle vermiştir.” (s.127)

“Kışın ormanda geç keşfettiği bir kış yuvası, o kadar da heyecanlandırmaz kuş avcısını. Yuva, kanatlı yaşamın saklandığı yerdir. Nasıl görünmez olabildi? Yeryüzünün saklanılacak sağlam yerlerinden uzakta, gökyüzüne karşı nasıl böyle görünmez olabildi?” (s.127)

“Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, bir gün oraya geri dönmenin düşünü kurarız. Bu geri dönüş işareti, sonsuzca kurulan düşlerin belirtisidir. Çünkü insanın geri dönüşleri, insan yaşamının büyük ritmi içinde gerçekleşir, bu ritim yıllara direnir, tüm mevcut olmayışlarla düşler vasıtasıyla mücadele eder.” (s.132)

“Hülyalarımızın tam olarak kökenine inebilmişsek, yuva kadar düşsel ev de, düşsel ev kadar yuva da dünyanın düşmanlığından uzaktır. İnsanın yaşamı iyi uyuduğunda başlar.” (s.137)

“Bir eylemi, dilbilgisine uygun türetmelerle, tümdengelimlerle, tümevarımlarla hissedemeyiz. Fiiller de isimler gibi donup kalabilir. Fiilleri yalnızca hayaller yeniden harekete geçirir.” (s.144)

“Bir kabukta yaşamak için yalnız olmak gerektiğini iyi biliriz. Hayali yaşarken, yalnızlığa boyun eğdiğimizi biliriz.” (s.159)

“Bütün küçük şeyler, acele etmemeyi gerektirir. Dünyayı minyatürleştirmek için, dingin bir odada buna çok zaman ayırması gerekir insanın. Mekânı sevmek gerekir, onu dünya molekülleri içerirmiş gibi böyle ustaca, incelikle betimleyebilmek için, bütün bir manzarayı çizimin tek bir molekülüne hapsedebilmek için. Bu uğraşta hep büyük gören görü/sezgi ile ruhun kanatlanmasına düşman emek arasında nasıl da bir diyalektik vardır. Gerçekten de sezgiciler bir bakışta her şeyi elde ederler, oysa ayrıntılar teker teker, sabırla, usta minyatürcünün söylemsel muzipliğiyle keşfedilip düzenlenir.” (s.197)

“Uzaklar, hiçbir şeyi dağıtmaz. Tersine, yaşamaktan hoşlanacağımız bir ülkeyi bir minyatür içinde toplar. Uzakların minyatürlerinde, birbiriyle uyumsuz şeyler birlik oluşturur. Böylece, kendilerini yaratan uzaklıkları yadsıyarak, sahiplenmemiz için bize kendilerini sunarlar. Uzaktan sahip oluruz, hem de nasıl rahat bir dinginlik içinde.” (s.211)

“Düşçü, kendi hayalinin varlığına dönüşür. Hayalinin tüm mekânını içine çeker. Başka deyişle, kendi hayallerinin minyatürü içine kapanır.” (s.212)

“Bir kitaplığın rafında, düş kuran kişinin bilmediği bir başka geçmişi anlatan çok eski kitaplar vardır. Hatırlanamaz bir hafıza, bir öte-dünyada işleyip durmaktadır. Hülyalar, düşünceler, anılar birlikte dokunmuştur. Ruh, düş görür ve düşünür, sonra da hayal kurar. Şair bizi bir sınır-duruma götürmüştür, delilik ile akıl arasındaki, canlılar ile bir ölü arasındaki, aşmaya korktuğumuz bir sınıra.” (s.214)

“Dünya büyük ama denizler kadar derin içimizde.” Rilke (s.223)

“Uçsuz bucaksızlık bizim içimizdedir. Yaşamın yavaşlattığı, tedbirli olmanın durdurduğu ama yalnız kaldığımızda yeniden işe koyulan bir tür varlık genleşmesine bağlıdır. Hareketsiz kalır kalmaz, başka bir yerde oluruz: uçsuz bucaksız bir dünyada düş kurarız. Uçsuz bucaksızlık, hareketsiz insanın hareketidir. Uçsuz bucaksızlık, dingin düşlemenin dinamik özelliklerinden biridir.” (s.224)

“Işıktı, yumuşaklıktı, bilgelikti her şey; gerçekdışı havada, uzaklar uzaklara el sallıyordu. İçimdeki aşk, evreni sarıyordu.” Milosz (s.230)

“Dışsal bir manzara, içsel bir büyüklüğün kendini açmasına yardım ediyor.” (s.233)

“Kendinden başka hiçbir dekora sahip olmayan uçsuz bucaksızlık.” Baudelaire (s.236)

“İçimizden geçerek
Uçar kuşlar sessizce. Ah, ben ki büyümek isterim.
Dışarıya bakarım ve içimdeki ağaç büyür.” Rilke (s.243)

“Yaprakların dinginliğinde yaşıyorum, yaz büyüyor.” Jean Lescure (s.253)

“Kapadığımız, açtığımız tüm kapıların, yeniden açmak istediğimiz tüm kapıların öyküsünü anlatacak olsak, tüm yaşamımızı anlatmış oluruz.” (s.268)

10 Nis 2019

Stefan Zweig - Montaigne


“Felsefe yapmak, kendini ölüme hazırlamaktan başka bir şey değildir; bunun anlamı, derin araştırmalara girişmektir ve derin gözlemler, ruhu bir anlamda daha yüksek bir düzeye getirir ve bedensellikten uzak bir özenle sarıp sarmalar; bu özen aynı zamanda hem bir okuldur hem de ölüm benzeri bir durumdur; ya da şu demektir: Bu dünyadaki düşünme eylemlerinin, bilgeliklerin tamamı sonunda tek bir noktada odaklanır; bu bize ölümden korkmamayı öğreten noktadır.” Cicero (s.13)

“Yumuşak başlı ve kuşkucu olması yolunda kendisine öğüt verilmesini istememek, gençliğin özü gereğidir. Gençliğin gözünde her kuşku bir engeldir, çünkü gençlik, içindeki itici gücü harekete geçirebilmek için inançlılığa ve ideallere ihtiyaç duyar. Ve içindeki ateşi körüklemeye yaradığı sürece, en radikal, en saçma çılgınlık bile gençliğin gözünde, irade gücünü zayıf düşüren en yüce bilgelikten daha önemlidir.” (s.19)

“Her zaman ve hayatının her konumunda yaradılışının en özgün, en iyi yanını kendine alıkoyar. Bırakır, başkaları konuşsun, sürüler oluştursun, vaazlar versin, türlü gösterişler yapsın; bırakır dünya karmakarışık ve budalaca yollara sapsın; Montaigne’in önem verdikleri bellidir: kendisi için aklın yolundan ayrılmamak, insanlıkla ilgisini kesmiş bir zamanda insanlığını korumak, kitle çılgınlığının ortasından özgür kalabilmek.” (s.27)

“Yeryüzünde özgürlüğü yayabilenler ve ayakta tutabilenler, yalnızca herkes ve her şey ve karşısında kendi özgürlüklerini koruyabilenlerdir.” (s.30)

“Montaigne için kitaplar, sıkıntı veren, gevezelik eden, kurtulması zor insanlar gibi değildir. Çağrılmadıkları sürece gelmezler; insan canı hangisini çekiyorsa, onun kapağını açabilir. Kitaplığım benim krallığımdır ve burada mutlak bir kral gibi saltanat sürmeye çalışıyorum.” (s.63)

“Benim kitap yazarı olmakla uzaktan yakından bir ilgim yok. Benim bütün meselem, kendi yaşamıma yön vermek. Benim tek işim, tek uğraşım bu.” Montaigne (s.69)

“Yazmak ve not tutmak, Montaigne için yalnızca bir yan üründür, bir çökeltidir. Asıl ürün ise doğrudan yaşamın kendisidir ve ötekiler, ancak yaşamın kırıntıları ya da atakları olabilirler: Benim uğraşım, benim sanatım yaşamaktır.” (s.74)

“Ruhumuzun özgürlüğünü kendimiz için ayırmamız ve aksini yapmayı açıkça doğru gördüğümüz ender durumların dışında, ödünç vermememiz gerekir. Şunu ya da bunu sevebiliriz; fakat kendimizin dışında hiçbir şeye evlilik bağlarıyla bağlanmaya hakkımız yoktur.” Montaigne (s.82)

“Kulesine saklanmış, binlerce kitaptan oluşma duvarlarını kendisiyle dünyanın gürültüsü arasına çekmiştir.” (s.88)

“Dünyayla ilgilenme. Çünkü onu ne değiştirebilirsin ne de daha iyi kılabilirsin. Sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa, onu kurtar. Başkaları yıkarlarken, sen yapmaya bak; çılgınlığın ortasında aklını korumaya çalış. Kendini dünyaya kapa. Kendin için ayrı bir dünya kur.” Montaigne (s.88)

“İnsan bir şeylere sahipse, onlara yapışır ya da binlerce küçük çengelle onlara takılıp kalır; böyle durumlarda yardımı dokunabilecek tek şey, araya bir uzaklık koyabilmektir, çünkü uzaktan bakmak her şeyi değiştirir. Ve ancak dışarıdaki uzaklık, iç dünyada da bir uzaklaşmayı olanaklı kılabilir.” (s.91)

8 Şub 2019

Peter A. Levine & Ann Frederick - Kaplanı Uyandırmak


“Bedenin hareket gücünü artıran, azaltan, sınırlayan ya da genişleten her şey, zihnin hareket gücünü artırır, azaltır, sınırlar ya da genişletir. Ayrıca zihnin hareket gücünü artıran, azaltan, sınırlayan ya da genişleten her şey, bedenin hareket gücünü artırır, azaltır, sınırlar ya da genişletir.” Spinoza (s.15)

“Travma modern hayatın her yanına nüfuz eden bir olgu. Sadece askerler ya da taciz veya suistimal kurbanları değil, çoğumuz travmatize olmuşuzdur. Travma hem kaynakları hem de sonuçları açısından geniş çaplıdır ve genellikle kendisini bilincimizden saklar.” (s.29)

“Bizler hissetme, tepki verme ve yansıtma olguları bakımından içgüdüsel varlıklarız ve en yıpratıcı travmatik yaralanmalarda bile kendimizi iyileştirebilecek içsel potansiyele sahibiz.” (s.29)

“Söz konusu yüklü güçleri serbest bırakmayı başaramadığımızda travma kurbanı oluyoruz. Genellikle başarısızlıkla sonuçlanan enerjiyi boşaltma girişimlerimiz sayesinde de aynı enerjiye takılı kalıyoruz. Tıpkı bir ateş böceğinin ateşe çekildiği gibi biz de bilmeden tekrar tekrar travma tuzağından bizi kurtarma olasılığı bulunan durumlar yaratabiliyoruz ama doğru araç gereç ve kaynaklara sahip olmadığımızdan birçoğumuz başarısız oluyoruz. Ne yazık ki sonuçta birçoğumuz korku ve anksiyete yüzünden kalbura dönüyor ve asla kendimizi bu dünyada tam olarak evimizde hissedemiyor, kendi kendimizle rahat olamıyoruz.” (s.31)

“Çözülen travma, bizi doğal dünyanın metcezirine, armonisine, sevgisine ve şefkatine geri döndüren harika bir armağandır.” (s.32)

“İçeride ve dışarıda her şey akıyor; her şeyin gelgitleri vardır; her şey çıkar ve iner; sağa doğru salınımın ölçüsü, sola doğru salınımdır; ritim telafi eder.” Kybalion (s.207)

“Gittikçe yükselen bir sarmal içinde kütüphanemizin raflarına depolanmış kitaplar arasından imgeler aramayı sürdürürüz. Duygularımız yükseldikçe durumumuza uygun tepkiyi bulma konusunda daha fazla umutsuzlaşır ve rastgele herhangi bir imge ya da hatırayı seçmeye başlarız.” (s.222)

“Birçok hatıranın gerçekte yaşananın tutarlı ve kesintisiz bir kaydı olmadığını unutmayın. Hatırlamak deneyimimize dair unsurları bir araya toplayarak düzenli ve bağdaşık bir bütün halinde birleştirme sürecidir.” (s.223)

“Kendimizi hatıralara odaklanmaya eğilimli hissediyorsak (genel olarak doğru olsalar bile), bu seçimin travmatik tepkilerimizden çıkma, yeteneğimizi yıpratmakta olduğunu anlamamız önemlidir. Dönüşüm değişim gerektirir. Değişmesi gereken şeylerden biri de hatıralarımızla ilişkimizdir.” (s.225)

4 Şub 2019

Irvin D. Yalom - Bir Psikiyatristin Anıları


“Dinlerin ve ölümden sonra yaşamla ilgili iddiaların dünyanın en uzun süredir devam eden sahtekârlık hikâyesi olduğuna inanıyorum. Bunların bir amacı var; dini liderlere rahat bir yaşam sunuyor ve insanların ölüm korkularını hafifletiyorlar. Ama bir bedeli de oluyor; çocuksulaşıyoruz, doğal düzeni görmemiz engelleniyor.” (s.47)

“Hastalarımla yaşamlarının ilk yıllarına dair anılarına döndüğümüzde gerçekliğin ne kadar kırılgan ve sürekli değişen bir doğası olduğunu tekrar tekrar görüyorum. Hatıralar, aslında sandığımızdan çok daha kurgusal.” (s.64)

“Her ne kadar ben ölümü yaşam dediğimiz pikniğin uzağında patlayan bir gök gürültüsü gibi görsem de, ölümlülükle içtenlikle yüzleşmenin yaşam biçimimizi değiştirebileceğine inanıyorum: Önemsiz olanı önemsiz görmemize yardımcı olur ve bizi pişmanlık biriktirmeden yaşamaya teşvik eder.” (s.229)

“Bana göre özgürlükten kasıt, içkin bir tasarımı olmayan bir evrende yaşamamız itibarıyla hepimizin kendi hayatlarımızın, seçimlerimizin ve eylemlerimizin yazarı olmasıdır.” (s.230)

“Zaman dediğimiz devasa cetvel boyunca durmaksızın ilerleyen dar çaplı bir spor ışığı düşünün. Spot ışığının üstünden geçip gittiği yerler geçmişin karanlığında kayboluyor, henüz gelmediği yerlerse olacakların karanlığında gizli bekliyor. Sadece ışığın o an vurduğu yerler yaşıyor ve bunun farkında. Bu fikir bana hep huzur vermiş, şu an yaşıyor olduğum için kendimi şanslı hissetmemi sağlamıştır.” (s.340)

“Einstein’ın kuantum teorisine verdiği yanıtı ilk duyduğumda henüz yeni yetme bir gençtim: “Tanrı evrenle zar atmaz.” Bilimsel düşünceyi benimsemiş hemen her ergen erkek gibi ben de Einstein’a hayrandım ve onun Tanrı’ya inanmasına hayret etmiştim. Bu durum kendi dine yönelik şüpheciliğimi sorgulamamı gerektiriyordu. Ben de ortaokuldaki fen öğretmenime akıl danıştım. Bana, “Einstein’ın Tanrı’sı, Spinoza’nın Tanrı’sı” yanıtını verdi. “Bu ne demek?” diye sordum. “Spinoza kim?” Meğer Spinoza on yedinci yüzyılda yaşamış bir filozof, bilim devriminin de öncülerindenmiş. Kendisi de yazılarında Tanrı’dan sıkça bahsetse de Yahudi cemaati onu yirmi dört yaşındayken sapkınlıkları dolayısıyla aforoz etmiş. Bugün de çoğu akademisyen onu gizli ateist addediyordu. “Spinoza’nın Tanrı’nın varlığıyla ilgili görüşlerini on yedinci yüzyılda açıkça dile getirmesi çok tehlikeli olurdu.” diyordu fen öğretmenim. Bu nedenle “Tanrı” sözcüğünü sık sık kullanarak kendini korumuştu.” (s.343)

27 Oca 2019

John Berger, Jean Mohr - Yedinci Adam


“Kitabın teması özgürlüğün yok oluşudur: Özgürlüğün bu yok oluşunun tam olarak anlaşılması için nesnel bir ekonomik sistemle sistemin kapanına kıstırılmış olanların öznel yaşantıları arasında bir bağ kurmak gerekir. Çünkü son kertede, özgürlüğün yok oluşu bu bağlantının sonucundan başka bir şey değildir.” (s.11)

“Düşümde bir dost geldi beni görmeye. Çok uzaklardan. Sordum kendisine düşümde: Fotoğrafla mı geldin, yoksa trenle mi? Bütün fotoğraflar bir ulaşım biçimi, yokluğun bir dile gelişidir.” (s.19)

“Göçmen işçiler azgelişmiş ekonomilerden gelmektedir. Azgelişmiş terimi diplomatik çevrelerde birtakım tedirginliklere yol açmıştır. Bunun yerine “gelişen” sözcüğü benimsenmiştir. Gelişmişten ayrı olarak gelişen. Bu anlambilimsel tartışmaya tek ciddi katkıda bulunanlar, azgeliştirmek diye geçişli bir fiil olması gerektiğini söyleyen Kübalılar olmuştur. Bir ekonomi, çevresinde ve kendi içinde olanlar ve o ekonomiye yapılanlar yüzünden azgelişmiştir. Çünkü azgeliştiren etkenler de vardır.” (s.27)

“Portekizli bir göçmen işçi: Bizim ülkede durum nasıl biliyor musunuz? Birçok kapitalist var bizim orada, paralarını saklayıp bir şey yapmıyorlar o parayla, sadece saklıyorlar. Sanki bir çukur kazıp parayı oraya gömüyorlar, örttükleri bu çukuru da bir daha açmıyorlar.” (s.44)

“Bir insanın göç etme kararını, dünyadaki belli bir ekonomik sistemin bağlamı içinde düşünmek gerekir. Siyasal bir kuramı pekiştirmek için değil de, böyle bir insanın başına gelenleri doğru değerlendirmek için yapmak gerekir bunu. Bu ekonomik sistemin adı yeni sömürgeciliktir.” (s.47)

“Bir göçmen işçinin yeniden insan (koca, baba, yurttaş, yurtsever) olabilmesi için yurduna dönmesi gerekir. Ona hiçbir gelecek vadetmediği için terk etmek zorunda kaldığı yurduna.” (s.64)

“Bir Fransız köylüsü: Kimse köyde yaşamak istemiyor artık. Şehirde krallar gibi giyiniyorlar, arabalarını sürüyorlar; ama ne bir şey görüyorlar ne de anlıyorlar. Benim kuralım her şeyi incelemektir: doğayı, bitkileri, hayvanları (bu arada kendimizi), iklimi.” (s.73)

“Bir başka insanın yaşantısını anlamak için insanın dünyayı, kendi bulunduğu yerden göründüğü gibi görmekten vazgeçip, onu, o öbür insanın bulunduğu yerden göründüğü gibi yeniden görebilmesi gerekir. Örneğin, bir başkasının yaptığı seçimi anlayabilmek için, kafasında karşı karşıya kalabileceği seçenek yoksunluğunu, kendisine bir seçim hakkı tanınmayabileceğini düşünmesi gerekir. Toklar açların hangi seçeneklerle karşı karşıya olduklarını anlama yeteneğinden yoksundurlar. Bir başkasının yaşantısını anlayabilmek için, ne kadar beceriksizce de olsa, dünyanın parçalarının sökülüp yeniden takılması gerekir.” (s.99)

“Genellikle, insanın kendi hayatının akışını duyması hem onu çevreleyen, hem de kendi içinde olan bu alanın varlığını duyması gibidir. Dıştaki zamanın saatler, günler, mevsimler, yıllar gibi ölçüleri nasıl güneş sistemine göre ayarlanmışsa, insan ömrü de bir güneşin ya da bilinç çekirdeğinin çevresinde dönen bir sisteme göre ayarlanmıştır. Bir ömrün bilinçli olarak yaşanan bölümü yuvarlak bir alanla gösterilebilir. Bu yuvarlak, her an hem geçmiş zamanı, hem şimdiki zamanı, hem de gelecek zamanı bir arada bulundurur. İnsan benliği bir anlamda bu zamanlardan yalnız biriyle bağ kuramaz, çünkü kendisi her an bir süreklilik içindedir. Ben sözcüğü tek başına kullanıldığında, en az şu üç öneriyi birlikte getirir: ben şuydum, ben şuyum, ben şu olabilirim. Yuvarlağın içinde geçmiş zaman gömülü ve bağımsız anılar biçiminde, gelecek zaman korkular ve umutlar biçiminde ortaya çıkar; şimdiki zamansa olduğu gibi kendini gösterir ve hemen şimdiki zaman ile geçmiş ve gelecek zamanlar arasında bağ kurulur. Bu üç değişik zaman birleşerek o insanın o andaki hareketlerinin hangi amaca yöneldiğini belirtir. Bu amacın ortaya çıkışında geçmişin payı vardır, bu amaç şimdiki zaman içinde ortaya çıkar ve gelecek zamana yönelir. Fakat bu karışımın meydana gelebilmesi için, o insanın geçmişi ile geleceğini oluşturan öğelerin bir yere bağlı olmayan özgür öğeler olması gerekir. Geçmiş ve gelecek zamanın öğeleri şimdiki zamanla bir karışım meydana getirme özgürlüğü içindedir.” (s.182)

“Ölüm geçmişi dondurur, geleceğiyse ortadan kaldırır. Geçmiş, şimdiki zamanın yaşanan hayatın bir parçası olmasını engelleyen bir duvara dönüşür, böyle bir durumda şimdiki zaman yaşanan hayatın içine sızsa bile, ancak geçmişle ilgili olarak yapabilir bunu. İnsanın bu durumda gördüğü her şey, artık bir daha göremeyeceği şeyleri aklına getirir; aklına gelen şeyler de gördükleri değil, asıl yaşantısı olur. Diyelim ki, ölümün başlattığı yas dönemi sona ermiştir. Bu durumda, gelecek zaman yeniden etkinleşir, şimdiki zaman harekete geçer ve ikisi birlikte geçmiş zamanı hareketsizlikten kurtarırlar. İnsanın amaçlara yönelik olarak yaşamasını sağlayan karışım böylece ortaya çıkmış olur. Bu düzelme koşulların değişmesinin bir sonucu değildir. Çünkü ölen geri gelmez. Bu durum, hayatın sonunda ölümü kabul edip içine almasının, birini yitirme olayının hayatın bir parçası olmasının sonucudur.” (s.183)

10 Oca 2019

Sigmund Freud - Amatör Psikanalizi


“Tedavide söz öğesini de hiç küçümsemeyelim; çünkü güçlü bir nesnedir söz, birbirimize duygularmızı açıklamakta başvurduğumuz bir araçtır; başkalarını etkilemek istiyorsak, izlemememiz gereken bir yoldur. Sözler dile gelmez rahatlıklar sağlar insana, öte yandan korkunç yaralar açar. Başlangıçta eylem vardı, ona kuşku yok, söz sonradan geldi, eylemin yumuşayıp söze dönüşmesi bazı koşullar altında uygarlığın sağladığı bir başarıdır. Ama yine de söz başlangıçta bir büyü, sihirsel bir eylemdi, hâlâ da bu gücünü geniş ölçüde koruyor.” (s.31)

“Tutkuları dizginleyip gerçeklik karşısında boyun eğmenin mi, yoksa tutkulardan yana çıkıp dış dünyaya karşı kendini savunmanın mı daha yerinde olacağı konusunda alınacak kararlar, yaşam bilgeliğinin dışavurumlarını oluşturur.” (s.51)

6 Oca 2019

John Berger - Portreler

“Bu kitaptaki resimlerin tümü kasıtlı olarak siyah beyaz. Nedeni ise bu eserlerin gösterdiklerinin, günümüz tüketim dünyasında parlak renkli röprodüksiyonlarla parası bol olanlar için tasarlanan kataloglarda lüks eşya kategorisine indirgenmek istenmesidir. Oysa siyah beyaz röprodüksiyonlar sadece hatırlanmak içindir.” (s.14)

“Bu karanlığı tanımlayacak bir kelimemiz yok. Gece değil, cehalet de değil. Zaman zaman her birimiz bu karanlığın içinden her şeyi görerek geçeriz: o kadar çok şey görürüz ki hiçbirini ayırt edemeyiz. Bunu benden daha iyi bilirsin, Marisa. Her şey içeriden gelir.” (s.26)

“Artık orada olmayan bir şeyi özlemenin ani ıstırabı, insanın aniden elinden düşen bir kavanozun paramparça olması gibi. Tek başınıza parçaları topluyorsunuz, hangisinin nereye geleceğini buluyorsunuz, sonra da özenle hepsini teker teker birbirine yapıştırıyorsunuz. Sonunda kavanozun parçaları bir araya gelmiş oluyor ama kavanoz eskisi gibi olmuyor. Hem daha kusurlu hem daha değerli oluyor. Ayrıldıktan sonra bellekte tutulan sevgili bir yerin ya da sevgili bir insanın imgesine de böyle bir şey olur.” (s.34)

“Çoğu zaman seçimlerimizden çok nedenlerimizle ilgili yanılırız.” (s.46)

“Ego, doğa tarafından insanın hayatta kalabilmesi için tasarlanmış olup doğada başka hiçbir şeye tekabül etmez. En fani yanıdır. İnsan öldüğü zaman, sadece bu kısım, bu kıyıcı aygıt yok olur. Başka her şey dönüşüme uğrar. Herkes herkestir.” (s.57)

“Çoğu kehanet, belli bir şey üzerine odaklandığında kötülüğü haber verir çünkü tarih boyunca daima yeni dehşetler ortaya çıkmıştır, bunların birkaçı ortadan kalksa bile yerine yeni mutluluklar gelmez, mutluluk daima eskidir. Bu mutluluk için verilen mücadelenin yöntemleri değişir.” (s.59)

“Sevgi masumiyet bahşeder. Affedecek hiçbir şeyi yoktur. Sevilen insan sokaktan geçerken ya da yüzünü yıkarken görülen insanla aynı değildir. Tam olarak, kendi hayatını ve yaşantılarını yaşayan insan da değil, çünkü o masum kalamaz. Kimdir öyleyse sevilen? Kimliği seven dışında kimse tarafından olumlanmayan bir gizem. Ne kadar iyi görmüştür Dostoyevski bunu. Sevgi birleştirir ama gene de yalnızdır. Sevilen, kişinin kendi eylemleri ve ben merkezciliği eridikten sonra süren varlıktır. Sevgi, sevileni sevme ediminden önce tanır ve o edimden sonra da hâlâ ve yine, o aynı insanı tanır. O insana, erdeme çevrilemeyecek bir değer yükler.” (s.75)

“Yanımda olduğun zaman değişen şeyse, ne yapacağın kestirilemez bir hale bürünmen. İşte o zaman ne yapmak üzere olduğunu hiç bilemiyorum: Seni izlemeye başlıyorum. Hareket ediyorsun. Ve yaptığın her şey beni sana bir kez daha âşık ediyor.” (s.110)

“Kadınlar çoğu zaman şevk ve hayal kırıklığıyla âşık olurlar, bu bakımdan da iki misli koruma altındadırlar.” (s.134)

“Yollar dümdüz, kentler arasındaki mesafeler uzun. Gökyüzü yeryüzüne yeni bir teklifte bulunuyor.” (s.169)

“Üsluplarımız şaşırtıcı derecede benzerdi. Giyim kuşamdan ya da markalardan bahsetmiyorum. Yağmurda sırılsıklam bir ormanın içinden yürürken, ya da sabaha karşı Milano’nun merkezi tren istasyonuna varırken nasıl olduğumuzu hatırlıyorum. Çok yakın. Yine de birbirimizin gözlerinin derinliklerine, bunun içerdiği riskleri bal gibi bildiğimiz halde inkâr ederek baktığımızda, ödünç aldığımız zamanların kuruntudan ibaret olduğunu fark etmeye başlardık. Hüzün buydu. Köpeğin ulumasına yol açan buydu.” (s.172)

“Böylesine arzulanmak -hele arzu karşılıklıysa- arzulanan kimseyi pervasız kılar. Alt kattaki zırhlardan hangisini kuşanırsa kuşansın, hiçbiri ona bu denli güçlü bir korunma duygusu veremez. Arzulanmak bir kimsenin bu hayatta ölümsüzlük hissine erişmeye en yakın olduğu zamandır belki de.” (s.177)

“Ne çok şeyin asla bağışlanamayacağını biliyor musunuz? Hiç unutulmayacak fiiller, davranışlar olduğundan haberiniz var mı? Kimse görmez onları. Hatta Tanrı bile.” (s.203)

“Hepimiz bilinmeyi istemez miyiz, sırtlarımız, bacaklarımız, kalçalarımız, omuzlarımız, dirseklerimiz, saçlarımızla bilinmeyi? Psikolojik olarak tanınmayı değil, sosyal olarak alkışlanmayı, övülmeyi değil, sadece tüm çıplaklığımızla bilinmeyi. Bir çocuğun annesi tarafından bilindiği gibi.” (s.251)

“Bugün dünyada anlam arayışı burada, duvarın iki yanı arasındadır. Ayrıca duvar her birimizin içindedir. Şartlarımız ne olursa olsun, içimizden duvarın hangi yanına uygun düştüğümüzü seçebiliriz. Bu iyi ile kötü arasındaki bir duvar değildir. İyi de, kötü de her iki tarafta vardır. Seçim, insanın öz saygısıyla içindeki keşmekeş arasındadır.” (s.353)

“İnsan kendini ancak tam anlamıyla içine sindirdiği bir şeye teslim eder.” (s.359)

“Hiç kimse gerçek gökyüzüne, güncel  bir korkusuna ya da beklentisine ilişkin bir dilek tutmaksızın bir dakikadan fazla bakamaz.” (s.376)

“Aşk mektupları aslında ne hakkındadır? Pembe dizileri boş verin, kendinizden cevap arayın. Her ilişki farklıdır ama şu ya da bu şekilde hepsi de arzu ve şefkatle alakalıdır. Çekicilik dendiğinde , içinde teselliyle ilgili gizli bir cümlecik vardır her zaman: teklif edilmiş ve sunulmuş. Ben, şefkatle yakından ilintili acıma hissinden söz etmiyorum burada. Şefkatin, diğer heyecanların ve tutkuların içinde var olduğunu, belki de onların zeminini oluşturduğunu düşünüyorum. Ya da daha basite indirgersek, şefkat olmadan aşk olmaz. Ve insan yaşlandıkça bu daha iyi anlaşılır.” (s.438)

“Var olmayan tek bir şey vardır – unutuluş.” Jorge Luis Borges (s.478)

3 Oca 2019

Carl Gustav Jung - Ruh


“Her zaman doğrudan ve konunun özüne yönelik düşünen bir amcam vardı. Bir gün beni sokakta durdurdu ve şöyle dedi: Cehennemde şeytanın ruhlara nasıl işkence ettiğini biliyor musun? Hayır, deyince, şöyle yanıt verdi: Onları bekletir.” (s.145)