12 Oca 2017

E. M. Cioran - Çürümenin Kitabı

“Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir Tanrı’yı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvani temelini açığa vurmasın.” (s.7)

“Aşırı hassas yalnızlıklarımız, ötekiler için ne cehennemdir! Ama hep onlar için, bazen de kendimiz için icat ederiz görünümlerimizi...” (s.13)

“Hükümsüz sırları biriktire biriktire, anlamsızlığı tekeline ala ala, hayat ölümden fazla ürküntü verir: büyük meçhul odur.” (s.14)

“Doyasıya yaşanan her saplantı kendi aşırılıklarıyla kendini ortadan kaldırır.” (s.15)

“Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır, boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen –ya da icat eden – o sayıklamanın kurumasıdır.” (s.17)

“Her birimiz, yalnızlığa karşı işlenen günah, yani insanlarla alışveriş tarafından yozlaştırılmaya yazgılı bir saflık dozuyla doğarız. Zira her birimiz, kendimize hasredilmiş olmamak için elimizden geleni yaparız.” (s.20)

“Dünya yalnızlığımızı bozmuştur, ötekilerin üzerimizde bıraktığı izler silinmez bir hale gelir.” (s.20)

“Hiçlik karşısında her kelimeyle bir zafer kazansak bile, onun zorbalığına daha da fazla maruz kalmamıza yol açar bu. Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz. Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırları, en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız. Ötekilerle görüşmemiz de, kendimizi boşluğa doğru bir yarış içinde hep birlikte alçaltmak içindir; ister fikir teatisi olsun, ister itiraflar ya da entrikalar... Merak, sadece  dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır.” (s.21)

“Kendini iletişimsizliğe bırakmanın, tesellisiz ve sessiz heyecanlarımızın ortasındaki gerilimin dışında, hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde koparılan patırtıdır; evren ise, sara hastalığına tutulmuş bir geometri.” (s.21)

“Şiire doğru dönmemek elde mi? Onun da, tıpkı hayat gibi, hiçbir şey kanıtlamama mazereti var.” (s.21)

“Tek olmaktan duyduğu gurur, insanı kendi derdine aşık olmaya ve tahammül etmeye teşvik eder. Bir ıstırap dünyasında, ıstırapların her biri, diğerleri nazarında tekbencidir. Mutsuzluktaki özgünlük, onu kelime ve hisler bütünü içinde tecrit eden sözel niteliğe bağlıdır.” (s.23)

“Bir Pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren. Sıkıntının tasviridir bu – evrenin de sonu.” (s.26)

“Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına –ve sonsuza dek-  yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir.” (s.27)

“Ama dünya içinde kendimizi nasıl unutabiliriz?” (s.27)

“Bir ruh, sadece üzerine aldığı tahammül edilmez şeylerin miktarıyla büyür ve telef olur.” (s.31)

“Beklenti içinde, henüz olmayanın içinde yaşamak, gelecek fikrinin varsaydığı kışkırtıcı dengesizliği kabul etmektir. Her nostalji, şimdiki zamanın bir biçimde aşılmasıdır. Pişmanlık halindeyken bile dinamik bir nitelik taşır: geçmişi zorlamak istenir; geri dönüşsüz olan şeye itiraz etmek, geriye doğru hareket etmek istenir. Hayat ancak zamanın ihlal edilmesiyle bir içeriğe kavuşur. Başka yer saplantısı,, anın imkansız olmasıdır; bu imkansızlık da nostaljinin ta kendisidir.” (s.34)

“Omuzlarımızın ve düşüncelerimizin üzerinde ağır yüklerle bir hapishanede doğmuşuz; kesip atma imkanı bizi bir sonraki gün yeniden başlamaya teşvik etmese, tek bir günün bile sonunu getiremezdik.” (s.39)

“Dünya, gözyaşlarının biriktiği bir yerdir.” (s.41)

“Bu dünyada hiçbir şey kendi yerini bulmuş değildir, başta bizzat dünya olmak üzere.” (s.42)

“Hayat yasalarının başında çürüme gelir: kendi kalıntılarımıza cansız nesnelerin kendi kalıntılarına olduklarından daha yakınızdır; onlardan önce pes ederiz ve yok edilmez gibi görünen yıldızların bakışları altında kaderimize doğru koşarız. Ama bizzat yıldızlar da, sadece yüreğimizin ciddiye aldığı, sonra da istihza noksanlığının kefaretini büyük acılarla ödediği bir evrenin içinde ufalanırlar.” (s.43)

“Tanrı ve insanın adaletsizliğini hiç kimse düzeltemez.” (s.42)

“Eğer her kederlendiğimizde ağlayarak kurtulma imkanımız olsaydı, teşhissiz hastalıklar ve şiir ortadan kalkardı.” (s.45)

“Hep bekleriz, haya da cevher haline gelen bir bekleyiştir sadece.” (s.48)

“Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı.” (s.56)

“Saatler boyunca başka saatleri bekleriz.” (s.60)

“İçimizde sadece özgül bir biçimde kendimiz olmamıza yol açan şeyler sağlıklıdır.” (s.60)

“Dünyadaki her şey bize hatlarımızı yansıtır ve gece bile, kendimiz hayranlıkla seyretmemize engel olabilecek kadar yoğun değildir asla.” (s.61)

“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir yeni hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.” (s.70)

“Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder.” (s.71)

“Bana şu dünyada iyi başlayıp kötü bitmeyen tek bir şey gösterin.” (s.75)

“Yaşamak şu anlama gelir: inanmak ve ümit etmek –yalan söylemek ve kendine yalan söylemek.” (s.84)

“Hayaletlere gönül vermiş bir toz zerresi, insan budur işte.” (s.85)

“Yalanlar hiyerarşisinde hayat en ön yeri işgal ediyorsa, hemen ondan sonra, yalan içinde yalan olan aşk gelir. Melez konumumuzun ifadesidir; etrafında topladığı büyük mutluluk ve ıstırap gereçleri sayesinde, kendimize başkasında bir vekil buluruz. Bir çift göz hangi yutturmacayla yalnızlığımıza sırt çevirtir bize? Zihin için bundan daha aşağılayıcı bir iflas var mıdır? Aşk bilgiyi rehavete sokar; yeniden uyanan bilgi aşkı öldürür.” (s.85)

“Kederlerin yerini fikirler alır.” Marcel Proust (s.93)

“Bir şairin yaşamı bir yere varamaz. Gücünü, girişmediği her şeyden, ulaşılmazlıkla beslenen tüm anlardan almaktadır.” (s.96)

“Fazla kullanılan duygular aşınır ve değersizleşirler.” (s.98)

“Tıpkı bir ülke gibi ruh da ancak kendi sınırları içinde serpilip gelişir.” (s.98)

“Modern kendini beğenmişliğin haddi hududu yoktur: kendimizi bütün geçmiş yüzyıllardan daha aydınlanmış ve daha derin zannederiz. Bir Buda’nın öğretisinin binlerce varlığı yokluk meselesinin karşısına getirdiğini unutarak, bu meseleyi bizim keşfettiğimizi hayal ederiz; çünkü terimlerini değiştirmiş ve içine bir parçacık teferruatlı bilgi katmışızdır. Fakat hangi batılı düşünür bir Budist rahiple muhayeseyi kaldırabilir ki? Kendimizi metinlerin ve terminolojilerin içinde kaybederiz.” (s.134)

“Fakat yıllar geçtiğinden, gençliğimin gururunu kaybediyordum: Her gün bir tevazu dersi gibi, hala hayatta olduğumu, hayatın çürüttüğü insanların arasında rüyalarıma ihanet ettiğimi hatırlatıyordu bana.” (s.152)

11 Oca 2017

Sigmund Freud - Düşlerin Yorumu 1

“Birinci planda düşler, uyanıklık yaşamını sürdürür. Düşlerimiz kendilerini, kısa süre önce bilincimizde yer almış düşüncelere düzenli olarak bağlarlar. Dikkatli bir gözlem; düşü, bir gün öncesinin yaşantılarına bağlayan ipliği hemen her zaman bulacaktır.” Haffner (s.62)

“Gördüğümüz, söylediğimiz, arzu ettiğimiz ya da  yaptığımız şeylerin düşünü görürüz.” Maury (s.62)

“Bir düşün içeriğini oluşturan tüm malzeme, bir biçimde yaşantıdan türemiştir; yani düş içinde yeniden üretilmiş ya da anımsanmıştır.” (s.65)

“Düşler bana hiçbir zaman bir adam hakkında ne düşünmem gerektiğini göstermemiştir, ama bazen her düşten, bir adam hakkında düşündüklerimi ve ona yönelik duygularımı, hayretler içinde öğrenmişimdir.” Erdmann (s.122)

“Düş, bir isteğin doyurulmasıdır.” (s.174)

10 Oca 2017

Ingmar Bergman - Sinematografi İnsan Yüzüdür

“Sanatta olduğu gibi hayatta da uzlaşmanın mümkün olamayacağını, bir insanın yapabileceği en kötü şeyin  uzlaşmak olduğunu düşünürdüm eskiden. Fakat elbette kendimde birtakım uzlaşmalara girdim. Bunu hepimiz yapıyoruz. Yapmak zorundayız. Başka türlü yaşayamazdık. Fakat kendimin de uzlaşan bir adam olduğunu uzun süre kabul edemedim. Bundan uzak kalabileceğimi sanıyordum. Oysa, öyle yapamayacağımı öğrendim. Önemli olan şeyin aslında hayatta kalmak olduğunu öğrendim. Bir canlısınız: Ölüme karşı koyamazsınız ya da yarı canlı olarak yaşayamazsınız, bu mümkün mü? Bana göre önemli olan, hissedebilmektir.” (s.57)

“Tanrı değil, sevgi kurtardı bizi. En çok umut bağlayabileceğimiz şey odur.” (s.58)

“Liv, ağlarken bile güzel olduğunu bildiğim tek kadın.” (s.69)

“Liv tablo gibidir. Tamamen yoruma açıktır. Üstelik ben ona aşığım, hem sanatsal olarak hem insan olarak.” (s.76)

“Kesinlikle boş zamanım olmaz. Boş zaman, benim inanılmaz derecede keyif alarak yaşadığım bir zamandır. Elimde bir kitabın olması ve benim o kitabın içine gömülmem demektir.” (s.83)

“Benim iki tür boş zamanım var: Bunlardan biri sadece geçip giden zamandır. Sabah kalkmak, akşam yatağa girmek, yemek yemek ve belki de bir sürü yürüyüş yapmakla geçen. Diğeriyse, düzenli boş zamandır: Her gün oturup bir şeyler yaptığıma inandığım o ilginç zaman türü. Fakat o çalışmanın da özel bir zaman diliminde ya da geçip giden bir günde yapılması gerekir.” (s.83)

“Hissetmek esastır, anlatmak sonra gelir. Önce hissedip yaşayacaksın, sonra anlayacaksın. Şurası çok açıktır ki, insanlar açısından asıl olan şey, bir deneyim sahibi olmak. Daha sonra düşünsel bir süreci başlatabilirler. Bu her zaman için keyifli bir şeydir. Son olarak da, düşünsel sürecin kendisi yeni bir duygu ortaya çıkarabilir.” (s.83)

“Bütün hayatım boyunca sezgilerime başvurdum ben. Her zaman için üzerinde yol aldığım bir raydır bu.” (s.126)

“İnsanların kitap okumaması çok ciddi problemlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Kelimelerin bilinçli iletişimin en temel aracı olduğu yerde, kelimesi olmayan insanlar ne yapabilir? Beyinlerinin ihtiyaç duyduğu itici gücü nereden bulur? Bu yetersiz uyarım sorunu olduğu kadar duygusal bir sorundur aynı zamanda. O insanların duyguları var fakat onları ifade edecek kelimeleri yok. Karmaşık bir deneyimi ifade etmek için kelimeleri yan yana getirebilme eksikleri var. Dolayısıyla hayatlarının bir boyutunu kaybederek müthiş bir memnuniyetsizlik sorunu yaşıyorlar. Eğer siz onlara, siz duygularınızı ifade edecek kelimelere sahip olmadığınız için memnuniyetsiz ve mutsuz insanlarsınız, derseniz, onlar da sizin kafayı yediğinizi düşüneceklerdir.” (s.153)

“Fanny  Ve Alexander’ı yapmak öylesine keyif vericiydi ki, bu duygunun bir daha asla yaşanmayacağını düşünmüştüm. Açıklayayım: Yıllar önce üniversitedeyken, müthiş derecede güzel bir kıza aşık olmuştuk. Kız hepimize hayır cevabı vermişti ve biz buna anlam verememiştik. Meğer bu kız daha önce Mısırlı bir prense aşık olmuş ve bu gönül ilişkisinden sonra, artık beni hiçbir şey kesmez, diyerek o sayfayı kapatmış. Dolayısıyla bütün tekliflerimizi reddetmişti. Ben de aynı şeyi söylemek istiyorum. Fanny ve Alexander’ın yapıldığı zaman öylesine güzel bir zamandı ki, artık bu işi bırakma vakti geldiğine karar vermiştim. Kendi Mısırlı prensime sahip olmuştum yani.” (s.199)

“Dilerim asla dine inanacak kadar yaşlanmam.” (s.224)

6 Oca 2017

Vank'ın Çocukları

En iyi tarihçiler çocukluklarını ceplerinde taşıyanlardır.

....

İnsan çeşitliliği bir topraktaki en büyük zenginlik...

Vank'ın Çocukları, 2016

5 Oca 2017

Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

“Öyleyse kim kurtaracak beni varolmaktan?
Hayatımı toprağa veriyorum.” (s.15)

“Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.”  (s.17)

“Tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur – hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu. Hissetmek ne renktir acaba?” (s.19)

“Ben ne olursa olsun ait olduğu ortamın hep kıyısında duran ve yalnızca bir parçası olduğu kalabalığı değil, aynı zamanda yanı başındaki büyük boşlukları da görebilenlerdenim.” (s.27)

“Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.” (s.27)

“Bana bahşedilmiş hafif rüzgarın ve onun tadını çıkarabilmem için bahşedilmiş ruhun tadını çıkarıyorum; ve daha fazlasını ne soruyor ne de kurcalıyorum.” (s.29)

“Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor.” (s.32)

“Belki de ruhumu selamete erdirecek bir takım sözcükler yazıyorum.” (s.32)

“Nedendir bilinmez, patronum Vasques’in karşısında, sık sık nutkum tutuluyor. Bu adam benim için, hayatımın gündüz saatlerine hükmeden, rasgele bir ayak bağından başka ne ki?” (s.37)

“O, benim için her şey ve dışımda, çünkü hayat da benim için her şey ve dışımda.” (s.39)

“Asla gerçekleşmiyoruz. Karşı karşıya duran iki uçurumuz biz. Cenneti hayranlıkla izleyen bir kuyu.” (s.40)

“Hissettiklerimi yazıyorsam, hissetmenin ateşini azaltmak için başka çare olmadığından.” (s.41)

“Yaşamak, başkalarının niyetleriyle örgü örmektir.” (s.41)

“İçinde yaşadığım anın kaygısı vız geliyor, uzun da sürmüyor. Zamanın enginliğine açım ben; ve koşulsuz olarak ben olmak istiyorum.” (s.44)

“Bütün dünya hayal kurar: Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın olup olmamasıdır.” (s.45)

“Tanrı; biz varız ve her şey bundan ibaret değil demek.” (s.49)

“Kimileri dünyayı yönetir, kimileri de yönetilen o dünyanın ta kendisidir. Servetini İsviçre’de ya da İngiltere’de saklayan bir Amerikalı milyonerle bir kasabanın sosyalist lideri arasında nitelik bakımından hiçbir fark yoktur; fark nicelikten kaynaklanır yalnızca. Uzakta, aşağıda biz varızdır, yani kılıksız insanlar, biz, bohem oyun yazarı William Shakespeare, biz, öğretmen John Milton, serseri Dante Alighieri, dün alışverişlerimi yapan çocuk, komik fıkralar anlatan berber, yalnızca önümdeki şarap şişesinin yarısını içmedim diye geçmiş olsun dileyerek kardeşçe bir jest yapan garson.” (s.50)

“Kendimi neşeli hissetme zamanıydı. Ne var ki içime bir ağırlık çökmüştü- bilinmeyen bir arzu, tarifsiz ama yakışıksız bile olmayan bir heves. Belki de canlı olma duygusu kendini göstermek de gecikiyordu. Ve görmeden baktığım sokağa hakim penceremden dışarı sarktığımda, kendimi birden, kurusun diye pencerelere asılan, sonra orada unutulup yavaş yavaş buruşan, sonunda da asıldığı yeri kirleten yaş bir toz bezi gibi hissettim.” (s.55)

“Anlamak için kendimi yok ettim. Anlamak, sevmeyi unutmaktır.” (s.79)

“Yalnızlık umudumu kırıyor, yanımda birilerinin olması üzerime ağırlık yapıyor.” (s.79)

“Romantizmin bütün kötülüğü, bize gerekli olan şey ile arzuladığımız şeyi birbirine karıştırmasıdır.” (s.86)

“Tek tek bütün hayallerimiz hep aynı hayaldir, çünkü hepsi sadece hayaldir. Tanrılar hayallerimi değiştirsin; ama hayal kurma yeteneğime el sürmesin.” (s.97)

“Ne mutlu yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlere.” (s.100)

“Aşk cinsel bir içgüdüdür; ama sonuç olarak cinsel içgüdümüzle değil, bir başka duygunun var olduğunu varsayarak severiz. Ve bu varsayım da hakikaten başlı başına, başka bir duygudur.” (s.105)

“Öteki insanlarla aramda daimi, derin bir uyuşmazlık olduğunu hissetmemin nedeni, sanırım onların çoğunun duyarlıklarıyla düşünmesi, benimse düşüncelerimle hissetmem. Sıradan insan için hissetmek yaşamaktır, yaşamayı bilmektir. Ben ise, yaşamak düşünmektir, derim; hissetmek ise düşünmeyi beslemekten başka işe yaramaz.” (s.111)

“Tuhaf olan şu ki, büyük heyecanlar duymaya yatkın değilsem de, kendiğinden bende en çok heyecan uyandıran insanlar, ruhen benimle aynı yapıda olanlardan çok, mizacı benimkine taban tabana zıt olanlar.” (s.112)

“Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata.” (s.122)

“Hüznümü akıl çerçevesine sığdırmak mı? Akıl yürütmek çaba harcamak anlamına geliyorsa, bu neye yarar ki? Hem zaten insan üzgünken elini bile oynatamaz.” (s.122)

“Hayalcinin eylem insanına olan üstünlüğü, düşün gerçeklikten üstün olmasından kaynaklanmıyor. Mesele düşlemenin yaşamaktan katbekat daha rahat ve kolay olması; dolayısıyla, hayalci, eylem insanına kıyasla  hayattan çok daha büyük, çok daha zengin bir zevk alır. Lafı dolandırmadan, daha açık konuşacak olursak, asıl eylem insanı, hayalcidir.” (s.137)

“Düş kurmakla geçti ömrüm. Hayatımın anlamı buydu, evet, yalnızca buydu. İç hayatımın dışındaki hiçbir şeye dönüp bakmadım.” (s.138)

“Baştan beri sadece hayalci olmayı istedim. Yaşamaktan bahsedenleri yarım kulak dinledim. Olduğum yerde olmayana, asla olamadığım şeye ait oldum hep.” (s.138)

“Aşktan tek dileğim, uzak bir düş olarak kalmasıydı. Tamamane gerçekdışı olan gönlümdeki mezarlarda bile hep uzaklar cazip geldi, gittikçe silinerek neredeyse ufka dek uzanan su kemerlerinde, manzaranın geri kalanında olmayan bir düş dinginliği vardı; işte bu dinginliğin hatırına sevdim onları.” (s.138)

“Yaşamak, bir başkası olmaktır. Ve insan bugün, dün hissettiği gibi hissediyorsa, hissetmek olanaksızdır: Dün hissedileni bugün de hissetmek, hissetmek değil, dün hissedilmiş olanı bugün anımsamaktır yalnızca, artık yok olmuş olan dünkü hayatın canlı cesedi olmaktır.” (s.143)

“Gerçek bir bilge içinden öyle bir tavır benimser ki, dışarıdaki olayların üzerindeki etkisi kesin olarak en aza iner. Bunun için olaylara kıyasla ona daha yakın duran gerçeklikleri üzerine kuşanarak zırhlanması gerekir, aynı gerçeklikler, olayları daha ona ulaşmadan süzüp kendileriyle uyumlu hale getirirler.” (s.146)

“Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı ve sonuç olarak kendimizi sevmekteyizdir.” (s.161)

“Yanılıyordu Vergilius denen şarih. En çok anlamak yoruyor bizi. Yaşamak, düşünmemektir.” (s.162)

“Edebiyat, hayatı görmezden gelmenin en hoş yoludur.” (s.165)

“Söylemek, söylemeyi bilmek! Varlığı yazıya dökülmüş sesin, zihindeki görüntülerin üzerine kurabilmek! Hayat daha fazlasına değmez: Ondan ötesi, erkeklerden ve kadınlardan, farazi aşklardan ve sahte gerçekliklerden; birbirimizi sindirmek ve unutmak için kurnazca oyunlardan, adına gökyüzü denen duygudan yoksun, soyut, koca mavi kayanın altında –bir taşı kaldırınca kaçışıveren böcekler gibi – dört bir yana koşturup duran varlıklardan ibaret.” (s.167)

“Seyahat fikri midemi bulandırıyor. Hiç görmemiş olduğum her şeyi göreli çok oldu. Henüz görmemiş olduğum her şeyi göreli çok oldu.” (s.170)

“Argonotlar mühim olan yaşamak değil, denizlere açılmak derlermiş. Marazi bir duyarlığı olan Argonotlar olarak, biz de diyelim ki hissetmektir mühim olan, yaşamak değil.” (s.175)

“Düşü gerçek yerine koymaktan, kendi düşlerimi fazlasıyla derin yaşamaktan ötürü, en sonunda düşsel hayatımın gerçek olmayan gülünde bir diken çıktı: O da şu ki, düşlerim hoşuma gitmez oldu, çünkü kusurları gözüme batıyor.” (s.178)

“Anlaşılmaktan daima, tiksinti içinde kaçmışımdır. Anlaşılmak, kendini satmak demek. Olmadığım gibi görünmeyi, gayet insani bir şekilde, kibarca, doğal olarak görmezden gelinmeyi cidden tercih ederim.” (s.179)

“İlgimi çeken ve gerçekten görebileceğim yer, dünyanın yedi bölgesinden hiçbiri değil, sahiden benim olan, bir uçtan bir uca katettiğim sekizinci bölgedir.” (s.188)

“İnsanın yaşadığını hissedince içine düştüğü boşluk, bazen olumlu şeyler kadar derinleşir. Hayatın bir hiç olduğunu samimiyetle hissetmek, büyük eylem adamları yani azizler için –çünkü onlar edimlerinde bütün coşkularını ortaya koyarlar, birazını değil – sonsuzluğa ulaşmanın yoludur. Geceden ve yıldızlardan yapılmış, sessizlikle ve yalnızlıkla kutsanmış çiçek kolyeleri takarlar boyunlarına. Kendimi de naçizane aralarında saydığım büyük eylemsizlik adamları ise aynı duyguya tutunarak sonsuz küçüğe varır; bizler duyguları lastik gibi çekip uzatarak, yumuşak, kesintisiz görüntülerinin altında, nerelerinde yarıklar olduğuna bakarız.” (s.209)

“Hayatta en tiksindiğim şey, toplumsal ahlak edebiyatı. Sırf görev kelimesi bile, davetsiz bir konuk gibi batar bana. Ama yurttaşlık görevi, dayanışma, insanlığa hizmet ve bu cinsten daha başka teraneler, bir pencereden tepeme atılmış çöpler kadar sinirimi bozar. Birilerinin kalkıp da böyle ifadeleri ciddiye alabileceğimi, değil değerli, sadece anlamlı bulabileceğimi düşünmesi bile cidden onuruma dokunur.” (s.217)

“Eylemsizlik bütün dertlerin tesellisidir. Hareket etmemek bize her şeyi verir. Hayal etmek her şeydir, sonunun eyleme varmaması koşuluyla. İnsan sadece düşlerinde dünyanın kralı olabilir. Ve kendini gerçekten tanıyan herkes, dünyanın kralı olmayı arzuladığının farkındadır.” (s.220)

“Neredeyse yalvaracağım tanrılara, tabbi var iseler; beni bir kasanın içinde tutar gibi korusunlar, gönül yaralarından da, hayatın verebileceği sevinçlerden de esirgesinler diye.” (s.239)

“Farklı iklimler olarak hayal ediyorum kendimizi, üzerimizde başka yerde patlayacak kasırgaların ağırlığı var.” (s.251)

“Kırda sabah var olur, şehirlerde ise vaat eder. Biri yaşatır, öteki düşündürür. Bütün meşhur lanetliler gibi ben de düşünmenin yaşamaya yeğ olduğunu hissedeceğim daima.” (s.263)

“Yüreğim yabancı bir kitle gibi canımı yakıyor. Beynim bütün hissettiklerimi uyuyor.” (s.265)

“Düşünmüş, hayal etmiş, tamamlamış ya da tamamlamamış olduğum ne varsa bütün hepsi sonbaharla gidecek. Her şey sonbaharla gider, evet, sonbaharla her şey gider.” (s.266)

“Doğru ya da kesin gözüyle baktığımız nice şeyler düşlerimizin artıklarıdır sadece, anlama yetisinden yoksun olduğumuz için içine gömüldüğümüz uyurgezerliğin ürünleri! Neyin doğru ya da kesin doğru olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Güzel dediklerimiz arasında aslında sadece bir dönemin alışkanlığını, mekanın ve zamanın kurgusunu yansıtanlar hangileri? Gerçekten bize ait olduğunu sandığımız, oysa yaradılışımızdan ötürü derin doğasını kavrayamayarak, sadece mükemmel bir aynası olduğumuz, üzerini şeffaf bir örtü gibi örttüğümüz neler var kim bilir?” (s.270)

“Duygularımızı dışa vurduğumuzda, onları gerçekten hissetmekten çok, hissettiğimize kendimizi ikna etmeye çalışıyoruzdur.” (s.277)

“Kendimi bildim bileli, kendine verdiği sözlere sadık kalmamış, dalgacı bir hayalciyimdir ben. Bir başkası olarak, bir yabancı olarak, olduğumu sandığım şeyin beklenmedik seyircisi olarak, düşlerimin yatağından taşmasının keyfini çıkarmaya baktım hep. İnandığım şeylere iman etmedim. Ellerimi altın adını verdiğim kumlarla doldurdum, sonra avuçlarımı açıp kumu akıttım. Cümle benim biricik gerçekliğimdi. Cümle söylendiği anda her şey tamamlanmış demekti, geri kalanı kumdu sadece, baştan beri olduğu gibi.” (s.286)

“Sanat ve edebiyat sonuçta birer düştür, günün birinde uyandığımız, önümüzde ikinci bir hayatın yolunu açabilecek anılar ya da pişmanlıklar bırakmayan düşler.” (s.297)

“Arzu etmediğimi arzuluyorum, sahip olmadığım şeye sırt çeviriyorum. Ne hiç olabilirim ne her şey: Sahip olamadığım şeyle isteyemediğim şey arasında bir köprüyüm.” (s.298)

“Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek, sırf başkaları kendimizi bir heyecanlar prensi yerine koyuyoruz, insan ruhunun verebileceğinin azamisini kabul etmek istemiyoruz sanmasınlar diye. Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle, ister istemez bir şey hissetmek, gerçekte tam bir karşılık bile bulmaksızın, biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur.” (s.300)

“Kendimi bulursam kaybediyorum, inanırsam şüphe ediyorum, eğer zaten elde etmişsem sahip olmuyorum. Gezinir gibi uyuyorum, ama uyanığım. Uyurmuş gibi uyanıyorum ve kendime ait değilim. Hayat nihayetinde upuzun bir uykusuzluktur, düşündüğümüz ve yaptığımız her şey, onu bölen, ayıltıcı sıçramalardır.” (s.309)

“Deyim yerindeyse hiçbir uyarıcıya ihtiyacım yok. Ben afyonumu, kendi ruhumda buluyorum.” (s.320)

“Kelimeler benim için elle tutulur bedenler, gözle görülür denizkızları, ete kemiğe bürünmüş duyarlılıklardır.” (s.329)

“Sahip olan kaybeder. Bir şeye sahip olmaksızın hissedeceğini hisseden ise o şeyi korumuş olur, çünkü o şeyin içinden özünü çekip almasını bilmiştir.” (s.345)

“Aşk değil önemli olan, aşkın civarındakiler... Aşkın hallerini anlamak için, aşkı yaşamaktansa bastırmak daha iyidir. Bu bakımdan büyük anlam taşıyan el değmemişlikler vardır. Hareket etmek tatmin getirir, ama aynı zamanda aklı karıştırır. Sahip olmak, sahip olunmak, dolayısıyla kendini kaybetmek demektir. Sadece düşünce, çürümeden gerçeğin bilgisine varabilir.” (s.345)

“İnsanların çoğu hiç üzerinde düşünmeksizin kimseye ait olmayan, sahte hayatlar yaşıyor. Oscar Wilde: İnsanların çoğu aslında başka insanlardır demiş ve haklıymış. Kimi hayatını arzu bile etmediği bir şeylerin peşinde harcar; kimi ömür boyu istediği, ama hiçbir işine yaramayacak bir şeyleri arar durur; kimileri de kendini kaybeder.” (s.351)

“Özgürlük, yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür, bunların hepsi sadece yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir. Yalnız yaşamıyorsan, doğuştan kölesin demektir.” (s.355)

“Koltuğuma güzelce yayılarak, üzerime çöken hayatı unutuyorum. Bugüne dek yaralamış olmasının yarası sayılmazsa, artık yaralamıyor beni.” (s.357)

“Bir daha dinle ve beni anla. Her şeyi iyi dinle, sonra söyle bana, düş hayattan daha iyi değil midir?” (s.362)

“Duyguları yenilemenin tek yolu yeni bir ruh inşa etmektir. Hissetme biçimini değiştirmeden farklı şeyler hissetmeye ve ruhunu değiştirmeden farklı şekilde hissetmeye çalışıyorsan, boşuna çabalıyorsun. Çünkü varlıklar biz nasıl hissediyorsak öyledir –ne zamandır biliyorsun bunu bilmeksizin? – ve yeni şeyler olmasının, yeni şeyler hissetmenin tek yolu, bunları hissetme biçimde bir yenilik yapmandır.” (s.372)

“Dünya hiçbir şey hissetmeyenlere aittir. Eylem adamı olmanın birinci şartı, duyarsız olmaktır.” (s.374)

“İnsanoğlu gerçekten hissedebilse, uygarlık diye bir şey olmazdı. Sanat, eylemin mecburen unuttuğu duyarlılığa ulaşmanın yoludur. Sanat, öyle gerektiği için evde bırakılmış olan külkedisidir.” (s.375)

“Bütün eylem adamları esasında enerjik ve iyimserdir, çünkü hiçbir şey hissetmezseniz mutlu olursunuz. Bir eylem adamını hep keyifli olmasından tanırsınız. Asık suratla çalışanlar ise, ikinci dereceden eylemci sayılır, hayatın içinde, genel, büyük hayatın içinde bir muhasebeci yardımcısı olabilirler, mesela benim gibi. Ama hiçbir şekilde olaylara ve insanlara hükmedemezler. Kumanda edebilmek için duyarsızlık gerekir. Başkalarını yönetmenin yolu neşeli bir mizaca sahip olmaktır, çünkü hüzün, hisleri olanların harcıdır.” (s.375)

“Düş, benim için hayatın o kadar önünde ki, sözlü ilişkilerimde de (zaten başka türlü ilişkim yok) düş görmeyi, başkalarının görüşlerinin ve duygularının arasında canlı, belirsiz bireyselliğimin kaygan hattında tutunmayı başarıyorum.” (s.377)

“Ne kendimi kandırabildim, ne de kendi kendimi kandırdığımın farkında oluşumu.” (s.381)

“Ruhum gizli bir orkestra; bilemediğim çalgılar çalınıyor, kemanlar ve arplar, kudümler ve davullar içimde yankılanıyor. Kendime ancak bir senfoni diyebilirim.” (s.382)

“Çaba sarf etmek bir suçtur, çünkü her eylemle bir düş ölür.” (s.382)

“Manzaralara inanmam! Kesinlikle. Amiel’in meşhur, her manzara bir ruh halidir, sözüne katıldığım için söylemiyorum bunu - katlanılmaz her şeyi içselleştirme saplantısını yansıtan, en sıkı sözel keşiflerden biridir bu. Sadece manzaralara inanmadığım için böyle söylüyorum.” (s.412)

“Yazarken, kendime resmi bir ziyarette bulunurum. Görüntüler arasındaki boşluklarda, büyük bir zevkle hissetmediklerimi çözümlediğim, kendimi karanlıktaki bir tablo gibi seyrettiğim, bir başkasının hatıralarında yaşayan özel salonlarım vardır.” (s.413)

“Hayat, bir başkasının karman çorman ettiği bir yumaktır. Yerde yuvarlarsanız, sonuna kadar açarsanız ya da özenle sararsanız bir anlam kazanır.  Ama kendi halindeyken, özgün düğümleri olmayan bir mesele, merkezi olmayan bir karmaşadır.” (s.414)

“Hayatın kaynağındaki trajedi, kesinkes bir parkın içindeki yollarda meydana gelmiş olmalı. İki kişiymişler, güzelmişler ve başka bir şey olmanın peşindeymişler.” (s.415)

“Düşlerimin ve yorgunluklarımın sonsuz basamaklarından geçerek in gerçeksizliğinden, in ve dünyanın yerini al.” (s.416)

“Asla gönderilmeyecek mektup
Sizi gün batımını ya da ay ışığını severcesine seviyor, bu anın hep sürmesini diliyorum, ama içimde duymam dışında bu arzuya kendimden hiçbir şey katmaksızın.” (s.418)

“Bildiğim şu ki, yolda okuyarak oyalanabilirim. Okumak, bence diğer hepsi gibi bu yolculuğu da  güzelleştirmenin en kolay yolu; ara sıra, gerçekten hissetmekte olduğum kitaptan başımı kaldırdığımda yabancı gözlerle, gerçekten geçip gitmekte olan manzarayı görüyorum. Kırlar, şehirler, kadınlar ve erkekler, geçmişe duyulan özlemler ve pişmanlıklar ve bütün bunlar bana göre  huzurun bir perdesi yalnızca, gözlerimden fazlasıyla okunmuş sayfaların yorgunluğunu alan, pasif bir eğlence.” (s.419)

“Her şeyi derinlemesine hissetmek yüzünden, elde edemeyeceklerimizin dışında –henüz tohum halindeki ruhlara yürüyen duyguların, derinlemesine hissetme yeteneğiyle uyuşabilecek insani faaliyetlerin, farklı türlerden gerçek şeylerin arasında kaybolmuş heyecanların ve tutkuların dışında hiçbir şeyi umursamaz oluruz.” (s.425)

“Hiçbir insan ötekileri anlayamaz. Şairin dediği gibi, hayat okyanusunda birer adayız; aramızda bizi tanımlayan, birbirimizde ayıran deniz vardır. Bir ruh istediği kadar bir başka ruhun ne olduğunu anlamaya çalışsın, olsa olsa kiminle iki çift laf edebileceğini öğrenmiş olur – zihninin zeminine fırlatılmış şekilsiz gölgenin kim olduğunu.” (s.430)

“Biz var ya, biz sevemeyiz küçüğüm. Aşk, yanılsamaların en tensel olanıdır. Dinle: sevmek, sahip olmaktır. Peki, sevdiğimiz zaman neye sahip oluruz? Bir bedene mi? Bedene sahip olmak için maddesini kendimize mal etmemiz, onu yememiz, içimize sindirmemiz gerekir. Olmayacak şey ama tut ki oldu, bu bile geçicidir, çünkü bedenimiz de devinir, dönüşür, hem biz kendi bedenimize değil, sadece onun verdiği duyguya sahibizdir; ve ayrıca sevdiğimiz o bedeni bir kere ele geçirdik mi o bizzat biz olur, bir başkası olmaktan çıkar ve öteki varlığın yok olmasıyla aşk da biter.” (s.432)

“Peki ruh bizim midir? Sessizce dinle beni. Hayır, değildir. Kendi ruhumuz bize ait değildir. Hem zaten, bir ruha, nasıl sahip olabilirsin? Bir ruhla bir ruh arasında dipsiz bir kuyu vardır: birer ruh olmalarının kuyusu.” (s.433)

“Aşk, duygularımız aracılığıyla kendi kendimize sahip olmamızın bir yolu olabilir mi? Hiç değilse var olma hayalimizi daha şiddetle, dolayısıyla daha parlak olarak hayal etmenin bir biçimi midir? Ve en azından duygu söndükten sonra anısı sonsuza dek bizimle kalır, biz de işte böyle sahip olmuş oluruz.” (s.433)

“Bu barbar maden çağında, kişiliğimizi korumak, onun gerek kendini sıfırlayarak, gerekse başka kişiliklerle  özdeşleşerek soysuzlaşmasını engellemek istiyorsak, hayal görme, analiz yapma ve başkalarını büyüleme yeteneğimizin bilinçli olarak, üzerine titreyelim.” (s.438)

“Hayat istemeden çıkılan, deneysel bir yolculuktur ve seyahat eden zihin bize ait olduğundan, bizim de ömrümüz yolda geçer. Nitekim, dışarıdaki hayatta yaşamış olanlara kıyasla çok daha derin, zengin, gürültülü hayatlar sürmüş, içine kapanık, dalgın ruhlar vardır. Önemli olan sonuçtur. Hissedilmiş olan neyse, yaşamış olan da odur. İnsan bir düşten de somut bir işten olduğu kadar yorgun dönebilir. En çok yaşadığımız zaman, çok düşündüğümüz zamandır.” (s.443)

“Hiç girmediğim bütün savaşların yaraları var üzerimde. Sarf etmeyi hayal bile etmediğim çabalar, etimi bitap bıraktı.” (s.444)

“Seni görebileceğimi düşlemeye mecbur olmak, kimsenin geçmez olduğu eski bir köprü.” (s.478)

“Kitaplar bizi düşlere takdim eder.” (s.494)

“Hayata sırt çevirelim, kendimize sırt çevirmemek için.” (s.427)

“Benim kadar akıllı olmayanlar daha güçlü bir karaktere sahip. Hayatta kendilerine yer edinmekte daha ustalar; zekice yeteneklerini kullanmakta daha becerikliler. Karşımdakini etkilemek için gereken bütün özelliklere sahibim, tek eksik bu işin sanatı, hatta sırf bu dilemeyi isteyebilsem, o da yetecek.” (s.507)

“Portekizce yazmıyorum. Ben kendimce yazıyorum.” (s.521)

“Düşlere daldığım zaman, görüyorum. Bir yolculukta bundan fazla ne yapabilirim? Sadece hayal gücü çok zayıf olan insanlar, bir şeyler hissetmek için yer değiştirmeye ihtiyaç duyar.” (s.531)

“Aslında dünyanın ucu, tıpkı başlangıcı gibi, dünyayı kavrayışımızdır. Manzaralar bizde manzaralaşır. İşte bundan dolayı onları hayal ettiğimde yaratmış olurum; onları yarattığıma göre demek ki vardırlar, ve var olduklarına göre, herhangi bir manzara gibi onları da görebilirim. Yolculuğa çıkmaya ne gerek var?” (s.531)

“Hayat, onu ne hale getiriyorsak odur. Yolculuklar, yolcuların kendisidir.” (s.531)

2 Oca 2017

John Berger - Şiirin Saati

“Şehir hayatı her zaman doğayı aşırı duygulu bir biçimde görme eğilimi yaratmıştır. Doğa bir bahçe, bir pencereyle çerçevelenmiş bir manzara ya da bir özgürlük alanı olarak düşünülür. Köylüler, denizciler, göçebeler ise işin aslını bilirler. Doğa enerji ve savaşım demektir. Bize bir şey vaad etmeden var olan her şeydir doğa. Eğer doğa bir savaş ya da yerleşim alanı olarak düşünülecekse, bu içinde hem iyilik, hem de kötülük taşıyan bir alan olarak düşünülmelidir. İçinde var olan enerji korkunç derecede kayıtsızdır.” (s.11)

“Asansörler gibi umutların da yükselecekleri bir boşluk olması gerekir. Bu boşluklardan birine düşmek zor bir şey değildir. Bu da unutulmak demektir. Konuşmak ise unutulmaya karşı bir davranıştır. Kimse başka biriyle konuşurken düşmez; kelimeler boşluğa karşı tutunurlar ve konuşan kişiyi ayakta tutarlar. Düşüşler ancak konuşmaların yokluğunda ortaya çıkar.” (s.18)

“Seven, sevileni yaratmak için kendi varlığını ortadan kaldırıyor. Bundan sonra amaca ulaşmak için kişinin önüne çıkan her engel artık ona bir darbe gibi geliyor.” (s.20)

“Fotoğraf hayatın akışını durdurduğu için, her zaman ölümle flört eden bir özellik taşır.” (s.39)

“Şiir yitirilmiş bir şeyi bize yeniden veremez, ama yitirilen şeyle aramızda oluşan ayrılığa kesinlikle karşı çıkar.” (s.66)