6 Nis 2018

Margaret Atwood - Kör Suikastçı

“Bir insanın gerçek nefesi hangisidir? İçine çektiği nefes mi, yoksa dışarı verdiği nefes mi?” (s.46)

“Küçük mutluluklar için şükran duyun derdi Reenie. Niye duyalım, derdi Laura. Neden bu kadar küçük bu mutluluklar?” (s.56)

“Ölümün karanlık vadisinde yürüsem de hiçbir kötülükten korkmuyorum. Çünkü Sen benimle birliktesin. Evet, iki kişi olunca, insan kendini aldatıcı bir biçimde daha emniyette hissediyor ama sen kaypak bir karakter. Hayatıma giren bütün Sen’ler şu ya da bu biçimde kaybolup gitti. Kimisi şehri terk etti, kimisi vefasız çıktı ya da sinek misali düşüp öldü; o zaman Sen neredesin?” (s.68)

“Bugünlerde değil ama eskiden insanlar kültürün sizi daha iyi bir insan yapacağına inanırlardı. İnsanı geliştireceğine inanırlardı, en azından kadınlar böyle düşünürdü. Henüz Hitler’i opera seyrederken görmemişlerdi.” (s.88)

“Düğünden sonra savaş başladı. Aşk, sonra evlilik, sonra felaket. Reenie’nin yorumuna göre bu kaçınılmazdı.” (s.102)

“Ayrılışlar yürek paralayıcı olabilir ama dönüşler kesinlikle çok daha perişan edicidir. Karşınızda gördüğünüz canlı beden, yokluğunda yansıttığı parlak gölgenin yerini asla tutamaz. Zaman ve mesafe keskin hatları bulanıklaştırır, sonra birdenbire sevdiğiniz geri döner, acımasız ışığıyla öğlen olur, ve her bir leke, her bir gözenek, kırışıklık, kıl, tüy bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.” (s.109)

“Öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin.” (s.119)

“Sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzünde karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. Öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: Ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. Onu mutsuz eden şey, kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.” (s.121)

“Ne hayal ürünüydü bu anneler. Bostan korkuluğuydular, üstlerine iğneler yapıştırdığınız mumya bebekler, kaba saba şekiller gibiydi. Onlara kendi varlıklarını yaşama fırsatını vermiyorduk, kendi keyfimize göre yaratıyorduk onları: Kendi açlık duygumuza, dileklerimize ve zayıflıklarımıza göre. Şimdi onlardan biri olduğum için daha iyi anlıyorum.” (s.131)

“Neden öyle bakıyorsun bana?
Seni ezberliyorum.
Neden?
Sana sonra da sahip olabilmek için. Ben gittiğim zaman.” (s.170)

“Kadınlar neden böyle hatıra düşkünü olurlardı ki?” (s.176)

“Annem ölmüştü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Başımı dik, üst dudağımı gergin tutmam söylenmişti. Kim söylemişti bunu? Kuşkusuz Reenie, belki de babam. Tuhaf, hiç kimse alt dudağımı nasıl tutacağımı söylememişti. Oysa başka bir acının yerini tutsun diye ısırdığımız alt dudaktır.” (s.185)

“Reenie dedi ki: boşver, büyüyünce öğrenirsin. Bilmediğin şeyden sana zarar gelmez.
Kuşku götürür bir atasözü: Bazen bilmediğin şey sana çok zarar verebilir, canını çok yakabilir.” (s.186)

“Gitgide kendimi bir mektup gibi hissetmeye başlıyorum, bir yerden postalanıyorum, başka bir yerden almıyorum. Ama üstünde kimsenin adı ve adresi yazılı olmayan bir mektup bu.” (s.228)

“-Senin için fazla yaşlı değil mi?
  -Ne için fazla yaşlı? Ruhun yaşı yoktur.” (s.266)

“İnsanlar mutlu sonlara neden ağlarsa, düğünlerde de aynı nedenle ağlar. Aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.” (s.316)

“Romantik aşklar orta mesafeli bir uzaklıkta gerçekleşir. Romans, buğulanmış bir pencereden kendi içine bakmaktır. Romans, her şeyi dışarıda bırakmaktır: Hayat homurdanır ve burnunu çeker, aşk yalnızca iç çeker.” (s.346)

“Tehlike fazla yakından bakmak ve çok fazla şey görmekte. Adamın yavaş yavaş ufalmasında, kendisiyle birlikte. Sonra bomboş uyanmak, hepsi kullanılmış, bitmiş, sona ermiş. Elinde hiçbir şey kalmamış.” (s.346)

“Aşk bir suçtur. Ama olmaması daha büyük bir suçtur.” (s.400)

“Gençken her şeyin icabına bakabileceğinizi düşünürsünüz. Günübirlik yaşarsınız, zamanı avucunuzda dertop edip kenara atıverebileceğinizi sanırsınız. Hızlanarak giden arabanızın kumandası kendinizdedir sanırsınız. İstemediğiniz şeylerden ve insanlardan kurtulurum, onları geride bırakırım diye düşünürsünüz. Henüz farkında değilsinizdir, o bıraktıklarınız sonra tekrar tekrar geri döner.” (s.517)

“Doğru yargı, deneyimlerle elde edilir. Deneyimler, yanlış yargılamalar sayesinde elde edilir.” (s.544)

“Ev, yüreğinin olduğu yerdir. Artık bir yüreğim yoktu, yüreğim kırılmıştı ya da kırılmamıştı, yalnızca artık yoktu işte. Rafadan pişmiş bir yumurtanın sarısı gibi dikkatle çıkartılıp alınmıştı, bedenimden geri kalanını kansız, pıhtılaşmış ve oyulmuş bırakarak. Yüreksizim diye düşünmüştüm. Demek ki evsizim.” (s.579)

“Eğer herkes kendinden biraz verirse, herkesin kazanacağı çok şey vardır.” (s.587)

“Önce söz vardı, diye inanırdık bir zamanlar. Tanrı o sözün ne kadar dayanıksız bir şey olabileceğini biliyor muydu? Ne kadar narin, ne kadar kolaylıkla silinebilecek bir şey olduğunu?” (s.632)

“Ne olursa olsun, bilmeyi seçeriz ve bu süreçte kendimizi yaralarız. Gerekiyorsa bunun için ellerimizi ateşe sokarız. Tek dürtümüz merak değildir. Sevgi ya da acı ya da umutsuzluk veya nefret de bizi harekete geçirir.” (s.637)

25 Mar 2018

Jehan Barbur - Sevmediğim Atlaslar

“Fazlaca anlamlandırmaktan
Özü sonsuz saymak…
Yakışmıyor insana,
İnsandan öte davranmak.” (s.8)

“Uyumamışım ki uyanıyorum
Kolumda Sartre, “Bulantı”
Bu düşünmek değil
Değil düş!
Sadece kafa karışıklığı
Ne sattığını unutuyorum tezgâhın
Tam da böyle!” (s.9)

“Şiirisin kendinin
Ve yüreğin iki sokağın ara boşluğunda” (s.15)

“Sen yaşarken başkası kırılıyorsa
Bil ki onun zindanındasın
Nedir bizim bu yaşamakla alıp veremediğimiz?
Borçlu çıktıkça ikiye bölünüyor etraf
Nedir bu sevmekle alıp veremediğimiz?
Sen ben oyununda onulmaz biridir hep galibi…” (s.18)

“Dokunamamakla derdimiz ya?
Ellemeye teşne bir telaş
Elleyince anlamıyor kalp
Uzundur bildiğim sevmeler…

“Şehirden banliyöye dönerken
Biraz daha yaşlandık
Hep anlayamadıklarımıza.
Bazıları, içinde yürüdükleri hayatları sakatlıyordu.
Biz hangisiydik?
Nedensiz miydik?” (s.81)

“Duvardaki çatlak
Yol bulamaz
Kırılır içime…
Olup olmadık yerde
Kertenkeleleri düşünürüm
Kaç kez uzar kesilmiş yaralar?
Uzayışları -yaranın devamı?
Yarıda kalmış bir neşe de mi
Büyür aynı hızda?” (s.92)

“Dik durmak için
Bütün sevmeleri eğdim.” (s.122)

"Gerçekle bir bağım varsa o da düşlerimdir. Bana güzel şeylerden bahset. N’olur!” (s.174)

10 Mar 2018

Anais Nin - Henry ve June

“Anormal zevkler normal olanlara duyulan iştahı, onlardan alınan tadı öldürür.” (s.4)

“Hayatın sarhoş ettiği bir adam bu diye düşündüm. Tıpkı benim gibi.” (s.6)

“İçimde duygulanmayan, heyecanlanmayan bir şey var, beni o yönetiyor. Eğer bütün benliğimle harekete geçeceksem, önce onun kışkırtılması gerek.” (s.8)

“-Sen insanların beynine aşık olursun. Seni kaybedeceğim. Henry’e kaptıracağım.
 -Yo hayır, beni kaybetmeyeceksin. Hayal gücümün yangına nasıl körükle gittiğinin, ne kundakçı olduğunun farkındayım. Henry’nin yazılarına çoktan bağlandım ama bedenimle zihnimi ayırıyorum.” (s.10)

“Şuna gerçekten inanıyorum: Yazar olmasaydım, son derece sadık bir eş olurdum. Sadakate çok değer veriyorum. Ama meşrebim yazara uygun, kadına değil. Böylesi bir ayrım çocukça gelebilir, ancak mümkün. Aşırı harareti, fokurdayan fikirleri ayıklayın, karşınızda mükemmelliyete aşık bir kadın bulursunuz. Sadakat de mükemmelliklerden biri. Ancak şu an bu bana aptalca ve akılsızca geliyor, çünkü kafamda çok daha büyük tasarılar var. Kusursuzluk durağan, bense doludizginim. Sadık eş olmak yalnızca bir dönem, bir an, bir metamorfoz, bir durum.” (s.12)

“Tıpkı benim gibisin, mükemmel anı bekliyorsun, oysa çok uzun zamandır düşlenen bir şey, dünyasal anlamda asla mükemmel olamaz.” (s.25)

“Ben ahlak tanımaz kafa yapıma karşın, ahlaksal değerleri gözeten, prangalı biriyim.” (s.32)

“Ben salt doyasıya yaşamakla yetinmiyorum zaman zaman hava almak ve anlamak için su yüzüne çıkıyorum.” (s.46)

“Romantizmin gerçekçilikten daha uzun dayandığını gördüm. Erkeklerin sahip oldukları güzel kadınları, fahişeleri unuttuğunu, idealleştirdikleri ilk kadını, asla sahip olmayacakları kadını anımsadıklarını gördüm. Onları ellerinde tutanlar, onları duygusal bağlamda heyecanlandıran kadınlar.” (s.56)

“Öyle kırılgan görünüyorsun ki, seni öldürmekten korkuyorum.” Henry Miller (s.66)

“Beni sevdiğin zaman bir duygu bolluğuna gömülüyorum, öyle keskin, öyle yeni duygular ki bunlar. Henry, başka hiçbir âna benzemedikleri için, benzeşme içinde kaynayıp gitmiyorlar. Onlar öylesine bizim, senin, benim ki; seninle ikimiz: Herhangi bir kadınlar herhangi bir erkeğin birlikteliği değil bu.” (s.68)

“Hem Henry hem de June, hayatımın mantığını ve birliğini ortadan kaldırdılar. İyi bir şey bu, çünkü bir şablonu sürdürmeye yaşamak denmez. Artık yaşıyorum. Şablonlar, desenler oluşturmuyorum.” (s.70)

“En iyi yalanlar yarım doğrulardır, ona yarım doğrular söylüyorum.” (s.78)

“Durum şu ki Anais, daha önce hiçbir kadını beynimle sevmedim. Benim gözümde bütün kadınlar ikinci sınıftı. Seni dengim, eşitim olarak görüyorum.” Henry Miller (s.79)

“Ona buluşmamızdan sonra yazdığım ilk sözcükleri anımsattım: Sözcük dağı parçalandı, edebiyat yıkılıp gitti.” (s.80)

“Galiba aklımı kaybediyorum, çünkü bu ilişkinin içimde uyandırdığı duygular peşimi bırakmıyor, bana her saniye hükmediyor.” (s.82)

“Senden ne beklediğimi bilmiyorum ama mucize gibi bir şey. Senden her şeyi talep edeceğim – olanaksızı bile, çünkü buna bizzat sen çanak tutuyorsun. Gerçekten güçlüsün. Sahtekarlığından, hainliğinden bile hoşlanıyorum. Bana çok aristokratik geliyor.” Henry Miller (s.87)

“Seninle aramızda bir şey var Henry; June’un asla tam olarak kavrayamayacağı bir bağ: Zihin.” (s.90)

“Ama onun yaşamını incitmek, onu sakatlamak, yeni kazandığı özgüveni elinden almak istemiyorum. Ona duyduğum eski aşktan geriye, bunu yapacak kadarı kaldı. Onu uyarmış, her ne kadar birine zarar vermekten nefret etsem de; onu mahvedebileceğimi söylemiştim; mahvedemeyeceğim bir erkek bulduğumu, benim için doğru erkeğin o olduğunu da. Benden nefret etmesini sağlamaya çalıştım. Ama o şöyle dedi: Seni istiyorum Anais. Yıldız falıysa birbirimizi tamamladığımızı söylüyor.” (s.92)

“Bir daha asla ortak duygularla buluşamamaya yazgılıyız.” (s.93)

“Çünkü’yü arama-aşkta çünkü yoktur, mantık yoktur, açıklama yoktur, çözümler yoktur.” (s.93)

“Doymak sözcüğü beni dehşete düşürdü. İçime akıtılan ilk zehir damlasıymış gibi geldi bana. Henry’nin doygunluğuna karşılık, ortaya korku dolu tazeliğimi, yeni oluşumu sürüyorum; bunlar, onun için normalde daha değersiz olabilecek bir şeye yoğunluk katıyor. İçime kazara, rastgele akıtılan o ilk zehir damlası, ölüme dair bir kehanet gibiydi. Aşkımızın hangi çatlaktan ansızın dışarı sızacağını ve harcanıp gideceğini bilmiyorum.” (s.96)

“Seni bir bütün olarak, olduğun gibi içime aldım. Maskesiz bırakılacağından korkmana gerek yok, sadece sevileceksin.” (s.99)

“Henry’den bu kadar sadakat bekleyip beklemediğimden emin değilim, çünkü bugün salt aşk sözcüğünün kendisinden bile usanmaya başladığımı fark ettim. Sevmek ya da sevmemek. Fred, Henry’nin beni sevmediğini söylüyor. Zorluklardan, karışıklıklardan uzaklaşma, rahat bir soluk alma gereksinimini anlıyorum, bunu kendim için de arzuluyorum, ne var ki kadınlar bu aşamaya bir türlü ulaşamıyor. Kadınlar duygusal.” (s.106)

“Bir şeyi anlıyorsam, aynı zamanda da kabullenirim.” (s.108)

“Bugün çalışamıyorum, çünkü duygular bahçenin dinginliğine sinmiş, üstüme atılmaya hazır. Duygular havada, kokularda, güneşte, giydiğim giysiler misali tenimde. Birini bu biçimde sevmek çok fazla. Her an dibimde olmasına ihtiyacım var – dibimden öte, içimde.” (s.160)

“Henry benim güneşim, belime dolanan kolu, benim pelerinim.” (s.162)

“Onun bilmediği bir şey var, o da yaşamımın eksik kalan kısımlarını tamamlamak, şu ana kadar kaçırdıklarıma sahip olmak, kendimi ve hikayemi tamamlamak zorunda olmam.” (s.166)

“Mutluluğumu ne yapacağım? Onu nasıl kollayacak, hiç kaybetmeyeceğim bir yere nasıl saklayacağım? Mutluluk başımdan aşağı yağmur gibi yağarken diz çökmek, dantel ve ipekle onu toplamak, yeniden üzerime bastırmak istiyorum.” (s.175)

“Henry’nin gözlerindeki imgeme bakıyorum ve ne görüyorum? Günlükleriyle haşır neşir olan, erkek kardeşlerine öyküler anlatan, sık sık, nedensizce ağlayan, şiir yazan genç bir kız – insanın konuşabileceği bir kadın.” (s.183)

“Bir anlığına gözümün önünde Henry’siz bir dünya canlandırdım. Ve Henry’i kaybettiğim gün incinebilirliğimi, aşık olma kapasitemi, en çılgın sefahat âlemlerinden bile keyif alma yeteneğimi öldürmeye yemin ettim. Henry’den sonra bir başka aşk istemiyorum.” (s.187)

“Hep böyle mi olmak zorunda? İnsan o anki varoluş haline, bulunduğu safhaya, meşrebine uyan birini asla bulamıyor. Hepimiz tahterevallilerin üzerinde oturuyoruz. Ben Henry’nin çoktan bıktığı şeyin açlığını çekiyorum; yepyeni, taze, hummalı bir açlık bu. Benden istediği şeyi verecek ruh halinde değilim. Ritimlerimiz arasındaki bu zıtlık. Henry, aşkım, artık meleklerin, ruhların, sevginin adını bile duymak istemiyorum; derinliklerle işim bitti.” (s.188)

“Tepemdeki, bedenimin üzerindeki ağırlık kurşun gibi. Yalnızca bir saat kaldı. Onu istasyona kadar geçirdim. Dönüş yolunda mektubunu bir kez daha okudum. Bana içtenlikten uzak göründü. Salt edebiyat. Olgular bana bir şey söylüyor, içgüdülerim başka bir şey. Peki ama içgüdülerim sadece eski, nevrotik korkularımdan mı ibaret?” (s.190)

“Kadınlar benim ayakkabılarıma, elbiselerime, berberime, makyajıma sahip oldukları takdirde benim gibi olabileceklerini sanıyorlar. İşe karışması gereken büyücülüğü algılayamıyorlar. Güzel olmadığımın, sadece bazı anlarda güzel göründüğümün farkında değiller.” (s.197)

“Kıskançlığa tahammül edemiyorum. Onu ortadan kaldırmak için hemen misilleme yapmak zorundayım.” (s.202)

“Mutlak güven diye bir şey olanaksız. Güvenmek demek, kendini bir başkasının ellerine teslim etmek, sonunda da acı çekmek demek.” (s.202)

“Her ne kadar elim onu sımsıkı kavrasa da, aklım onu çoktan bıraktı.” (s.209)

“Şu an merak ettiğim şu: Hugo’nun dünyasında kalma nedenim, tehlikenin tam ortasına atılacak yüreklilikten yoksun olmam mı, yoksa henüz hiç kimseye Hugo’lu yaşamımı gözden çıkaracak kadar âşık olmamam mı? Hugo ölse, kalkıp Henry’e gitmem; burası çok açık.” (s.220)

“Her mutluluğun kendi trajedisini taşıdığını biliyorum.” (s.241)

“Allendy’nin dediği gibi, zihnimin kurgusal olarak ürettiğini gerçek duygularla zenginleştirdiğim ve kendimi, gayet iyi niyetle, kendi uydurduklarıma kaptırdığım doğru.” (s.242)

“İnsan daha az acı çekmeyi öğrenmiyor. Acıdan sakınmayı öğreniyor.” (s.245)

“Daha çetin, daha değerli bir dünyaya ayak basmayı çok isterdim, dedim; şu kırılganlığımla, kendimi bir akıl hastanesinde bulacağımı bile bile, kahramanca davranmak, tıpkı June gibi devasa özverilerde bulunmak isterdim.” (s.257)

“Allendy’de neyi sevmediğimi anladım – belli bir gelenekçilik, bir kat tutuculuk cilası; o hafif sıklet bir kişilik, bense trajik, yoğun ruhlu erkekleri severim, tıpkı Henry’nin romantik kadınları sevdiğini söylemesi gibi.” (s.259)

“Ancak güvendiğim zaman birini tam anlamıyla sevebileceğimi anlıyorum. Henry’nin aşkından eminim, dolayısıyla kendimi doludüzgin kaptırabiliyorum.” (s.264)

“Bulanık tecrübeler yaşadın, diyor. Ama saf, temiz kalabildiğini hissediyorum. Geçici meraklar bunlar, bir deneyim açlığı. Nasıl bir deneyimden geçersem geçeyim, yarasız beresiz çıkıyormuşum. Dürüstlüğüme, saflığıma herkes inanıyor. Henry bile.” (s.270)
“Çok fazla sevmekten artık korkmam gerekmiyor.” (s.276)

“Allendy ve Hugo gibi erkeklerin katıksız, mutlak içtenliği çok güzel bir şey ama bana hiç de ilginç gelmiyor. Beni Henry’nin riyakârlıkları, med-cezirleri, edebi haylazlıkları, deneyleri, çapkınlıkları gibi büyülemiyor. Henry ile sarmaş dolaş yatarken bütün oyunlar bitiyor ve o an için tamamlanıyor, temel bütünleşmemize ulaşıyoruz. Yeniden yazmaya koyulunca hayal gücümüzü yaşamlarımıza aşılıyor, içine damla damla akııtıyoruz. Salt iki insan olarak değil, iki yaratıcı, iki maceraperest olarak yaşamaya inanıyoruz.” (s.279)

“Dün gece ağladım. Ağladım çünkü kadın olma sürecim çok sancılıydı. Ağladım çünkü artık bir çocuğun körlemesine inancına sahip bir çocuk değildim. Ağladım çünkü gözlerim açıldı, gerçeği gördü – Henry’nin bencilliğini, June’un iktidar aşkını, başkalarını dert etmek zorunda olan, bir türlü kendi kendine yetemeyen, doymak bilmez yaratıcılığımı. Ağladım çünkü inanmaya, güvenmeye bayıldığım halde artık inanamaz, güvenemez oldum. Ancak hâlâ, inanmadan da büyük bir tutkuyla sevebilirim. Bu, bir insan gibi sevebildiğim anlamına geliyor. Ağladım çünkü acımı kaybettim, yokluğuna henüz alışamadım.” (s.287)


18 Oca 2018

Rainer Maria Rilke - Cezanne Üzerine Mektuplar

“Sanat nesneleri gerçekten de, tehlike içinde olmuş olmanın, bu deneyimde en sona, kimsenin daha fazla gidemeyeceği yere kadar gitmiş olmanın sonuçlarıdır.” (s.6)

“Dinmeye gönlü olmayan ve kimse için geçmek bilmeyen, şimdi sonunda başka insanları da yadırgama ve şaşkınlıkla dolduran bu soğuk ve yağmurlu günde yanımda oturuyor olsaydın keşke.” (s.21)

“Ah çalışmamış olmaya dair, insana hâlâ iyi gelen hatıralar olmasa. Sessizce uzanma ve keyif yapmaya dair hatıralar. Beklemekle geçmiş saatlere, eski resim albümlerini karıştırmaya, rastgele romanlar okumaya dair hatıralar: ve çocukluğa varıncaya dek böyle yığınla hatıra. Yaşamın geniş alanları yitip gittiler, yeniden anlatmak için bile yitip gittiler; hâlâ o yaşam alanlarının aylaklığından doğabilen ayartma yüzünden. Neden? İnsanın erken yaşlarından beri yalnızca çalışmaya dair anıları olsaydı keşke; o zaman bastığı zemin ne kadar da sağlam olurdu; ayakta dururdu. Böyle ama her ân bir yere çöküp batıyor. Bir insanın içinde de iki dünya olması en kötü şey.” (s.25)

“Küçük, küçücük atölyen hayırlı olsun; büyük, çok büyük olanı, mekân, insanın içindedir sonuçta.” (s.66) 

9 Oca 2018

Selim İleri - Cumartesi Yalnızlığı

“Eğri büğrü taşlara ayağım takılırdı, tutardın kolumdan. Kimi geceler özellikle düşerdim, kolumdan sımsıkı tutardın.” (s.17)

“Gitme, demiştim sana. Aldırmamıştın, çekip gitmiştin. Oysa uzun yolun ortasında durup, saçlarımı okşayıp, cebini karıştırıp, sümüklü mendilini bulup, gözüm sıra akan yaşları silecek birini bekledim ben hep. Ağlama ama, diyecek birini. O sen olasın istedim.” (s.19)

“Sonra düdük çaldı, düdükler çaldı. Son sigara elimi yaktı. Gözlerime baktım aynalarda, milyar tümce yalnızlık okudum, sevecen sıktın elimi, yanaklarımı öptün terk eden insanların o uzak yakınlığıyla. Sonra düdük çaldı, düdükler çaldı, sen gidiyordun, dumanlar sardı çevremi, dumalardan sıyrılamadım bir türlü, dumanlara yenildim, tren gitti, sen gittin.” (s.20)

“Yaşamak bir duyguymuş sanıyorum, tek bir duygu.” (s.29)

“Sararmış duygularla telefon etmiştim, kurtuluşu hâlâ onda arıyordum.” (s.36)

“Anıların sığınağında ruhlarına gençlik aşısı yapmaya çalışan yaşlılar gibi geçmişi özlüyordum.” (s.41)

“Sizi düşlerimde görmemek, İstanbul’un ışıklı varlığını düşünmemek için okurdum aralıksız.” (s.49)

“Siz öğretmenim, siz hiç sevdiğiniz erkek için manavdan patlıcan seçip, ayıklayıp, yediye sekize bölüp, bir tavada zeytinyağı kızdırıp, kokmasın diye saçınızı sarıp, patlıcanları birer ikişer tavaya atıp kızartmadınız. Siz öğretmenim, siz hiç patlıcan kızartırken bir türkü tutturmadınız canınızın çektiği gibi, sevgiyle, mutlulukla. Türküsüz bir kadındınız siz öğretmenim.” (s.57)

“Herkes yalnızdır, ama kimileri vakit bulup dinleyemezler yalnızlıklarını.” (s.67)

“Kimselere unutmabeni toplamayı gereksinmiyorum artık. Müthiş bir soğuma bu; kendi buzul çağıma geri dönüyorum.” (s.124)

“Düşünün bir kere: Yeryüzünde kaybolmuş iki insan, bir akşam, alın yazılarında yazıldığı gibi karşılaşıyorlar, kucaklaşıyorlar......kucaklaşıyorlar, büyük bir heyecan içindeler. İki insan... Kim ve ne olurlarsa olsunlar. İkisi de, kalplerinde birikmiş ne varsa, birbirlerine söylüyorlar. Ve ertesi sabah, bir başlarına, tekrar mahzun, bedbaht olacaklarını artık unutuyorlar.” (s.176)

3 Oca 2018

Margaret Atwood - Damızlık Kızın Öyküsü

“Geleceğe özlem duyardık. Nasıl öğrendik bunu, bu doymazlık yeteneğini?” (s.16)

“Yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.” (s.27)

“Alçakgönüllülük görünmezliktir derdi Lydia Teyze. Asla unutmayın bunu. Görülmek fethedilmektir.” (s.46)

“Su gibi berrak olmaya ihtiyacım var, zihnimin içinde.” (s.51)

“Sıradan olan derdi Lydia Teyze, alıştığınız şeydir.” (s.51)

“Yatıyorum öyleyse, odanın içinde, tavandaki sıvalı gözün altında, beyaz perdelerin ardında, çarşafların arasında, onlar kadar dümdüz ve kendi zamanımın dışına adım atıyorum. Zamanın dışına. Gerçi zaman bu, ben de dışında değilim. Gene de gece benim çıkış zamanımdır. Nereye gitsem?” (s.55)

“Öykü mektup gibidir. Sevgili Sen, diyeceğim. Sadece sen, bir ismin olmaksızın. Bir isim vermek seni gerçekler dünyasına bağlar, bu daha rizikolu, daha tehlikeli: Orada, dışarıda, senin yaşama şansının ne olduğunu kim bilir? Sen, sen diyeceğim, eski bir aşk şarkısı gibi. Sen birden fazla demek olabilir. Sen, binlerce demek olabilir.” (s.58)

“Sinirliydim. Beni sevdiğini nasıl bilecektim. Öylesine bir macera olabilirdi. Neden hep öylesine derdik? Gerçi o zamanlarda erkekler ve kadınlar birbirlerini elbise giyer gibi öylesine denerlerdi, uymayanı bir kenara atarak.” (s.70)

“Burada bir çocuk gibiyim, bana anlatılmaması gereken şeyler var. Bilmediğin bir şey sana zarar veremez.” (s.73)

“Yaşardık, her zamanki gibi, aldırmadan. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.” (s.77)

“Öyküler arasındaki boşluklarda yaşardık.” (s.77)

“Kendimi derleyip toparlıyorum. Varlığım, derleyip toparlamam gereken bir şey şimdi, bir konuşmayı derleyip toplamak gibi. Sunmam gereken şey yapay bir şey, doğal değil.” (s.88)

“Boş vakit var. Bu, hazır olmadığım şeylerden biri; doldurulmayan zaman miktarı, hiçliğin uzun parantezleri. Beyaz sese benzeyen zaman. Keşke bir şeyler işleyebilseydim. Dokumak, örmek, ellerimle yapacak bir şeyler.” (s.91)

“Burada sevebileceğim kimse yok, sevebileceğim bütün insanlar ya ölü ya da başka bir yerdeler. Nerede olduklarını kim bilebilir ya da şimdi adlarının ne olduğunu? Hiçbir yerde de olmayabilirler, tıpkı benim onlar için olmadığım gibi. Ben de kayıp bir kişiyim.” (s.131)

“Umut yok. Nerede olduğumu biliyorum, kim olduğumu ve günlerden ne olduğunu. Böylece sınıyorum kendimi, aklım başımda. Akıl, sahip olunacak değerli bir şey; bir zamanlar insanların para biriktirdiği gibi biriktiriyorum onu. Saklıyorum, zamanı geldiğinde, elimde yeteri kadar olacak.” (s.139)

“Pamuk helva gibi hissediyorum kendimi: şeker ve hava. Sıkmaya görün beni, küçük, hastalıklı ve ağlamaklı pembemsi kırmızı, nemli bir topağa dönüşüveririm.” (s.175)

“Gereksindiğim şey bir bakış açısı. Derinlik yanılsaması, bir çerçevenin yaratacağı, düz bir yüzeyde biçimlerin düzenlenişi. Bakış açısı gereklidir. Yoksa sadece iki boyutla kalırsınız. Yoksa yüzünüz bir duvara bastırılmış yaşarsınız, her şey devasa bir ön plan oluverir, ayrıntılar, yakın planlar, saçlar, çarşafın dokuması, yüzün molekülleri. Deriniz bir harita gibi, bir boşunalık diyagramı, hiçbir yere varmayan ince yollarla çaprazlanmış. Yoksa o anın içinde yaşarsınız. Bu da olmak istediğim yer değil.” (s.181)

“Duygularını dizginleyemezsin, demişti Moria bir zamanlar, ama davranışlarını kontrol edebilirsin.” (s.240)

“Bilmek baştan çıkmaktı. Bilmediğiniz şey sizi baştan çıkaramaz, derdi Lydia Teyze eskiden. Belki de neler olup bittiğini bilmeyi aslında istemiyorum. Belki de bilmemeyi yeğliyorum. Belki bilmeye dayanamazdım. İnsanoğlunun düşüşü, masumiyetten bilgiye düşüştü.” (s.244)

“Gençken ve düşleme çağındayken, fazla zamanı kalmadığında insan her şeyin değerini daha iyi anlar belki, diye düşünürdüm. Enerji kaybını eklemeyi unutmuşum. Bazı günler bazı şeylere gerçekten de daha çok değer verdiğim oluyor; yumurtalara, çiçeklere, ama ardından sadece bir duygusallık saldırısına uğradığıma karar veriyorum.” (s.248)

“Anlatmak zorunda değilim aslında. Hiçbir şey anlatmak zorunda değilim, ne kendime ne de bir başkasına. Burada öylece oturabilirim, huzur içinde. Geri çekilebilirim. İnsanın o denli uzağa gitmesi mümkün ki içinde, aşağıya ve geriye doğru o denli uzağa, bir daha asla çıkaramazlar oradan.” (s.279)

“Âşık olmak, dedim. Aşka düşmek, hepimiz yapardık o zaman, şu ya da bu şekilde. Onu nasıl hafife alabilmişti böyle? Küçümsemişti hatta? Sanki bizim için önemsizmiş, bir gösteriş, bir kaprismiş gibi. Aksine zahmetliydi. Temeldeki şeydi; kendinizi anlamanın yoluydu, eğer başınıza hiç gelmediyse, bir kez bile, mutasyona uğramışsınız demektir, dış dünyadan bir yaratık. Herkes bilirdi bunu.” (s.280)

“Yaşamınızda olup biten her şeyin zihninizden yayılan olumlu ya da olumsuz bir güçten kaynaklandığı düşünülürdü.” (s.281)

“Luke, benim için ilk erkek değildi, dahası sonuncu da olmayabilirdi. Bu şekilde donup kalmış olmasaydı. Zamanın içinde, havanın tam ortasında, geçmişteki o ağaçların arasında, tam o düşme eylemini gerçekleştirirken donup kaldı Luke.” (s.282)

“Beklemek aynı zamanda bir yerdir. Beklediğiniz yerdir. Benim için beklemek, bu oda. Bir boşluğum ben, burada, parantez işaretleri arasında. Diğer insanlar arasında.” (s.283)

“Utançsız olmayı isterdim. Utanmaz olmayı isterdim. Cahil olmayı isterdim. Böylece ne kadar cahil olduğumu bilmezdim.” (s.326)

“Odamda oturuyordum, pencerede, bekleyerek. Kucağımda örselenmiş bir avuç yıldız. Beklemek zorunda kaldığım zamanların sonuncusu olabilirdi bu. Ama ne için beklediğimi bilmiyorum. Ne bekliyorsun, derlerdi eskiden. Acele et anlamına gelirdi. Yanıt beklenmezdi yani. Ne için beklemektesin, farklı bir soru, benim bu soruya verecek yanıtım da yok. Gene de, tam olarak beklemek değil bu. Bir havada asılı kalma durumuna benziyor daha çok.” (s.46)

“İnanç bir sözcük sadece, süslü, yastığa işlenmiş bir sözcük.” (s.361)

2 Oca 2018

Rainer Maria Rilke - Beyaz Mutluluk

“Sonbahardı. Gri, gri bir gün dünyanın üzerine çökmüştü.” (s.56)

“Çünkü susmak, üzerinde kaçamak düşüncelerin sessiz ve hızlı gidip geldiği gizli bir orman yoluna benzer. Dolayısıyla hiç susmaya gelmez.” (s.60)

“Evet, gencim henüz. Ve işte bu yüzden seviyorum yalnız kalmayı.” (s.67)

“Benim aradığım insanların kendileri değil, sesleridir.” (s.70)

“Başka bir denizde başka vapurlar görüyor. Başka bir dünyadan içerilere bakıyor gözleri. Ondan sesi böyle.” (s.73)

“İnsanın gerilerde kalan yaşantıları gerçeklikten yoksundur.” (s.121)

“Sizin olan, başkasının olan’ın sınırında son bulmuyor muydu, söyleyin lütfen? Gerçek ışığı algıladığınız anda güneşiniz batmıyor muydu? İçinizde yaşayan o suskun kişiler, örneğin babanızın size söylediği her sözcükle ölüp gitmiyor muydu?  Ya nesneler? Yalnızca sizin sayılamayacağını, herkesin el atıp keyfince kullanabileceği gibi sağda solda durduklarını anladığınız anda tüm değerlerini yitirmiyor muydu? Düşününüz lütfen!” (s.121)