20 Eyl 2017

The Dust of Time

Hiçbir şey sona ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikayenin başladığı yere döndüm.
Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra da ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen bir hikaye.
Hiçbir şey sona ermez.

The Dust of Time, 2008

19 Eyl 2017

Nurdan Gürbilek - Mağdurun Dili

“Başkasının bize bakıyor olması; başkasının yargılayan, küçük düşüren, utandıran bakışının nesnesi olduğumuzu, o halde savunmasız, kırılgan, incinebilir olduğumuzu gösterir.” Jean Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (s.16)

“Yaşam yaşamdır, karekökü almak değil.” Dostoyevski (s.35)

“Vagonlar gibi geçiyor kelimeler, ve yalnız geçişlerini seyrediyorsun. Kimler var içinde? Umrunda değil.” Cemil Meriç (s.79)

“Aylak Adam: Küçük kumarlarınız vardır... Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem de kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok.
Eviyle işi arasında gidip gelen insanları, romanda sık sık tekrarlanan deyişle elipaketlileri, onların ikiyüzlü ve tekdüze, sıkıcı ve sahte yaşamını, özellikle de orta sınıfın yapay huzurunu hedef alır suçlama. İnsanlar rahattırlar, kolay olanı seçmişlerdir, gösterişe önem veriyor, yapmacık davranıyor, başta kendileri olmak üzere herkesi kandırıyorlardır.” (s.126)

“Cehennem ötekilerdir. Bunu söylerken bizim ötekilerle ilişkilerimizin hep zehirlenmiş, yasaklanmış ilişkiler olduğunu söylediğimi sandılar. Oysa bambaşka bir şeydi söylemek istediğim. Eğer ötekiyle olan ilişkilerimiz kısıtlayıcı, kusurluysa, o zaman öteki cehennem olabilir. Niçin, çünkü kendimizle ilgili en önemli olan şey, kendimizi tanımamızdır. Kendimle ilgili ne söylersem söyleyeyim, hep ötekinin yargısı işe karışır, ne hissedersem edeyim, ötekinin yargısı vardır. Eğer ilişkilerim kötüyse, tümden ötekinin egemenliği altında kalırım ve o zaman gerçekten cehennemdeyimdir. Dünyada cehennemi yaşayan birçok insan var, çünkü fazlasıyla başkalarına bağımlılar. Başkalarıyla ilişkimiz olmaması anlamına gelmez bu. Sadece başkalarının bizim için ne denli önemli olduğunu gösterir.” Jean Paul Sartre (s.137)

“Olanaksızlık taştan bir duvar demektir.” Dostoyevski (s.153)

“Sıradan insanın sıra dışı olana hınç duyduğundan söz ediyordu Nietzsche. Doğru, ama sıra dışı olmanın, büyük tutkuların, güçlü beklentilerin problemsiz olduğunu kim söyleyebilir? Nietzsche için bir yanda küçük erdemlerle avunan uysal sürü insanı, bir karınca sürüsü ya da bit olmaktan öteye geçemeyen büyük çoğunluk, kendi deyişiyle, “o sıradanlar, o lüzumsuzlar, o fazlalıklar” vardı. Diğer yandaysa kendi erdemini kendi bulmuş, bağımsız, güçlü, kendine yeterli özgür ruhlar.” (s.171)

14 Eyl 2017

Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

“Sana, beni asla tanımamış olan sana.” (s.2)

“Yalnızca seninle konuşmak istiyorum. Sana ilk defa her şeyi söylemek istiyorum; bütün hayatımı bilmelisin, o hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin.” (s.3)

“Sabret sevgilim, sana her şeyi, hepsini en baştan anlattığım için, anlatacağım için, senden rica ediyorum, beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.” (s.5)

“Daracık hayatları olanlar, kapılarının önüne gelen her yeni karşısında meraka kapılırlar.” (s.7)

“Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışcasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler. Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim.” (s.12)

13 Eyl 2017

Barış Bıçakçı - Veciz Sözler

“Güneş olmasaydı sözcükler aydınlatırdı dünyamızı.”

“Çölde seraptır arkadaşlık.” (s.6)

“Bir gömü gibi kazarsın kendini ve çektirdiğin dişlerin dışında tastamam duran iskeletine ulaştığın zaman anlarsın: Evrenin sonu vardır, insanın sonu vardır. Bu dünyada her şey hep aynıdır ve bunu bilmek ölesiye sıkıcıdır.” (s.7)

“Aşık olmak, arada sözcükler varsa mümkündür.” (s.7)

“Nasıl el ele tutuşuyorlardı, nasıl sarılıyorlardı birbirlerine. Bazı çiftler avuçlarını iyice yapıştırıyorlardı. Asıl ihtiyacımız olan hava, iki insanın avuçlarının arasına sıkışan havadır.” (s.10)

“Aşk bir gösteri sanatıdır.” (s.12)

“Edebiyat insanlar arasında bir yalıtkandır.” (s.15)

“İnsanın en büyük hazinesi suskunluğudur.” (s.17)

“Yalnızlık üzerinde durduğumuz zemindir.” (s.20)

“Yalnızlık mı? Milyarlarca insanın adı geçiyor bu bahiste!” (s.20)

“İçinde kaybolabileceğiniz en güvenli kalabalıktır aile.” (s.21)

“Aile bir mayın tarlasıdır, birey olmak için oradan sağ salim çıkabilmek gerekir.” (s.21)

“Sonbahar da bir bahardı, bir elmayı ısırabilirdi, sokaklarda titrek güneşle dostluğu ilerletebilirdi, öyle bir genişlik işte, baş etmesi zor!” (s.43)

“Aynı şeyi düşünmekten aşınır akıl.” (s.53)

“Üzerinde yürüdüğümüz iptir akıl.” (s.53)

“Edebiyat arzu duyulan şeye uzaktan bakabilme sanatıdır. Bu nedenle kendisine ve başkalarına arada hiç hava kalmayacak şekilde yapışanların işi değildir edebiyat. Vantuzlular bu işi beceremez.” (s.54)

“Bazı kadınlar kendilerine âşık olan erkeklerle birlikte olur. Bir iyilikseverlik. Sevgiye verilmiş insani bir karşılık. Hayır diyememenin ikiz kardeşi. Böyle kadınların âşık olduğu erkekler ise uzakta ve  erişilmezdir. Çünkü her iyiliğin kendine acı çektirmek gibi bir bedeli vardır. Ve kadınlarla ilgili her genelleme bir kahkahayı hak eder. O halde gülelim!” (s.55)

“Karşılıksız veya söylenmemiş bir aşkı olan genç kadın ya da erkek, âşık olduğu kişinin hayatını iş edinen bir dedektiflik bürosu kurar. Küçük parçalarını bildiği o hayatın bütününü görmek için uğraşır, çıldırır. Çünkü ortaya çıkacak bütünde kendi yerinin ne olduğunu ölesiye merak eder.” (s.59)

“Âşık oldum demek, bir şeyin olduğu değil, olacağı anlamına gelir. Sözcükler duygulardan hızlıdır, sözcükler yaşantılardan da hızlıdır.” (s.62)

“Sırlar mücevherler gibidir, ama üzerinizde değil midenizde taşırsınız.” (s.63)

“Bir gün Hasan Kale’de bana, yalnızca yirmi bir yıl yaşadığı halde nasıl olup da binlerce yıl sevgisiz kalmış gibi hissettiğini sormuştu. Yanıt olarak gidip sarıldım ona. Kollarıma güvenirim, sıskanın teki de olsam!” (s.65)

“Ah Nesteren, biliyor musun ki ben sana âşık oldum ve havadaki oksijeni alıp hiç de karmaşık olmayan yarı kimyasal yarı zihinsel bir süreçten sonra havaya sözcük veren bir bitkiye dönüştüm.” (s.65)

“Nesteren, seni tanıyalı bir yıl bile olmamışken nasıl oluyor da binlerce yıldır sevgine hasretmiş gibi hissediyorum?” (s.66)

“Bir kere Sulhi çok ama çok sevilmek istiyordu. Bu dünyada, en azından gezegenimizin bu yarıküresinde, çok sevilmek isteyenleri kimse sevmiyor. Acı ama gerçek bu! İstatistikler, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden beri bu olgunun hiç değişmediğini, iyice kök saldığını ortaya koyuyor. Modernizm konusunda kafa patlatanların yabancısı olmadığı bu bağlayıcı olgu bir yana, Sulhi’nin genel anlamda insanlarla ilişkilerinde sorunlu olduğu da söylenebilir. Bir şey daha başlamadan bütün ayrıntılarıyla bitişi, son buluşu hayal edebilen biriydi Sulhi ve bu da işe yarar hamleler yapmasını, sevip yanlarına sokulduğu insanlarla anlamlı, kalıcı bir yakınlık kurmasını engelliyordu.” (s.69)

“İnsan çamurdan değili korkudan yaratılmıştır.” (s.70)

“Şehir, kötülüğün biriktiği yerdir.” (s.71)

“Aman canım bir sözcük de bunu yapar mıymış insana, demeyin. Yapar! Sözcükler neler neler yapar insana!” (s.72)

“Pekâlâ, çocukluğun kutsanmasından, yüceltilmesinden ben de hoşlanmam. Ama başka ne yapalım! Sulhi başka ne yapsın! Dünyanın karşısına kendisini saflaştırarak, güzelleştirerek çıkmak isteyen, hayatını dantel gibi işleyerek yaşamak isteyen biri, bir çocuğun karşısında secde etmesin de ne yapsın? Bir çocuğun hayatını işaret ederek: işte ben de böyle olacağım, hayatı böyle yaşayacağım diye bağırmasın da ne yapsın?” (s.82)

“Özgürlük, aşktan bile şiddetli bir duygudur.” (s.84)

“Gökyüzü ile yeryüzü arasında sıkıştım.” (s.84)

“Birilerinin de anladıkları şeyleri, soylarının devamı için, sonraki nesillere anlatması gerekiyordu. Sulhi de soyunun devam etmesini istiyorsa, çocuklarına, torunlarına, kitapların ve karşılıksız sevilen insanların hayatta kalmayı zorlaştırdığını anlatmalıydı.” (s.86)

“Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor.” (s.86)

“Sonbahara girerken ayağınızı denk almanız gerekir,öyle lay lay lom girilmez sonbahara. Sulhi, hayatın sonuna geldiğini hissediyordu. Artık yaşayacak bir şey kalmadı Sulhi Bey. Bundan sonraki günleriniz hatırlamakla geçecek.” (s.87)

“Daha çok varoluşsal bir takıntıydı bu! Hani evden çıkarken ocağı kapatıp kapatmadığımıza, kapıyı kilitleyip kilitlemediğimize defalarca bakarız ya biz şehirliler, Sulhi’ninki de böyle bir takıntıydı. Yaşayıp yaşamadığına bakıyordu o da! Şimdiki zamanı hissetmeye, hayatta olduğunu anlamaya çalışıyordu.” (s.88)

“Başka bir yol bulmalısın Sulhi. Bu hayatın dışına çıkmak için intiharın dışında bir yol bulmalısın.” (s.89)

“Ne zaman hayatın ya da normalin içine karışmak için hamle yapsam, hafif bir dokunuşla camdan bir adama dönüştürüyor beni. Ya kesiyorum ya kırılıyorum.” (s.96)

“Hasan’sa Sulhi’nin bir kafesin içinde dönüp durduğunu, çıkmayı aklına bile getirmediğini, gittikçe içine kapandığını düşünüyordu: Seni de senden başka hiçbir şey heyecanlandırmıyor Sulhi.” (s.97)

“İyi ki arkadaşız diyordu Sulhi, sevgili olsaydık şimdiye ayrılmıştık.” (s.97)

“Her şey, sabah akşam yağmurun yağdığı bir Fransız filmi gibi yavaş ve dokunaklıydı. Her şey.” (s.97)

“Mutsuz olacağını herkes önceden bilir.” (s.104)

“Daha eskileri, annesinin gençliğini, babasıyla nasıl tanıştığını, nasıl evlendiklerini dinledi. İçi burkuldu. Her şeye gülünç bir umutla başlıyordu insanlar. Sonra üç çocuk ve zımpara gibi bir hayat.” (s.105)

“Her şey geçmişe gidiyor. İnsan geçmişine aittir.” (s.106)

“Beni en güzel evdeki ayna gösteriyor.” (s.107)

“En az yaşanan en çok hatırlanır.” (s.108)

“Fakat insanın hayal ettiği, kurguladığı bir insanla yüzleşmesi iyi bir şey miydi bakalım? Bir oyunun bitmesi iyi bir şey miydi?” (s.109)

“Zaten kim yalnızca kendisidir ki?” (s.110)

12 Eyl 2017

The English Patient

-Hayır, öyle düşünmüyorum. Onu o kadar da çok sevmiyorum. Ben hayaletleri severim. O da öyle. O da hayaletleri seviyor.

....

Kalp, ateşten bir organdır.

....

Hep başkaları için omzumda ağlardı, sonunda onu kendi omzuma razı ettim.

....

-Bir gece seni görmeye gelmesem ne yapardın?
-Seni beklememeye çalışırdım.

....

Her şeyin derinine dalmamayı öğrenmeliyim.

....

Her gece kalbimi boşaltıyorum. Sabah kalktığımda yeniden dolmuş oluyor.

....

Sevgilim, seni bekliyorum. Karanlıkta bir gün ne kadar sürer? Ya da bir hafta. Ateş söndü ve ben çok ama çok üşüyorum.
Kendimi dışarı sürüklemeliydim. Fakat dışarıda güneş var. Korkarım bu kelimeleri yazarak ışığı boşa harcadım.
Öleceğiz... Aşkımızla dolu olarak... Güzellikleri tatmış ve bulunduğumuz bedenlerde ırmaklar gibi akarak...

....

Biz gerçek ülkeleriz. Haritalardaki sınırlar değiliz. Güçlü adamların isimleri değiliz. Bir gün buraya gelip beni rüzgar sarayına götüreceğini
biliyorum. Tek istediğim bu. Seninle ve dostlarımızla haritasız bir dünyaya girmek.

The English Patient, 1996

11 Eyl 2017

Jane Austen - Aşk Ve Gurur

“Masum numarası yapan çoktur – dört bir yanımız bunlarla dolu. Ama gösteriş ve yapmacığa kaçmadan masum olmak, herkesin kişiliğindeki iyi yönü alıp daha da iyileştirmek ve kötü yönlere hiç değinmemek... Bu ancak sana özgü bir şey.” (s.26)

“Onun gururunu ben de kolaylıkla hoş görebilirdim... Benim gururumu incitmemiş olsaydı.” (s.32)

“Kibirle gurur çok zaman aynı anlamda kullanılmalarına karşın aslında ayrı ayrı şeylerdir. Bir insan kibirli olmadan da gururlu olabilir. Gurur daha çok bizim kendi kendimizi değerlendirmemizle ilgilidir; kibirse başkalarına kendimizi ne şekilde satmak istediğimizle.” (s.32)

“Hepimiz başlangıçta özgürüzdür. Ufak bir gönül kayması kadar doğal ne olabilir ki? Ama karşıdan beslenmedikçe sırılsıklam âşık olacak kadar pişkinlik gösterebilen kadın azdır.” (s.34)

“-Sizi çok iyi anlıyorum.
-Keşke bunu bir övgü sayabilseydim! Ama bu derece kolaylıkla anlaşılmak yazık ki çok büyük bir zavallılıktır bence.
-Sizce böyle olabilir. Ama bence derin, karmaşık bir kişiliğin sizinki gibi açıkça okunan bir kişilikten ille de üstün olması gerekmez.” (s.60)

“-Şiirin, aşkı kapı dışarı ettiğini ilk olarak kim keşfetti acaba?
-Ben de şiiri aşkın besini olarak düşünürdüm.
-Sağlam, derin, sağlıklı bir aşkın besini olabilir. Aslında güçlü olan bir şeyi, her şey beslemeye yarar zaten. Ama ortada hafif, cılız bir aşk varsa, tek bir şiirle büsbütün eriyip gideceğinden kuşkum yok.” (s.62)

“Hepimizin yaradılışında birbirini tutmayan yönler vardır.” (s.108)

“Elimizden kaçırdığımız nimetlerin pek öyle parlak olmadığını görmeye başladığımızda yazgımıza daha iyi boyun eğebiliriz.” (s.147)

“Bizi asıl aldatan şey çok zaman kendi kendimizi beğenmişliğimizdir.” (s.172)

“Herkese karşı ilgisiz davranmak aşkın özü değil midir?” (s.178)

“Görüşlerime ve kararlarıma, duygularımın etkisi altında ulaşan bir insan değilimdir.” (s.244)

“Sevgili kardeşim, böyle zevkleri küçük görmek istemem. Böyle şeylerin olağan genç kız ruhuna uygun düşeceği bilinen bir şeydir. Gelgelelim beni hiç çekmez bunlar. İyi bir kitabı bu çeşit gezintilere bin kez yeğ sayarım.” (s.270)

“Öyle yavaş yavaş öyle anlamadan oldu ki, onu sevmeye ne zaman başladığımı ben de bilmiyorum.” (s.435)

8 Eyl 2017

Karhozat

Dün bana baktığında bir şeyin farkına vardım. Seninle dünya arasında ulaşılmaz, garip, boş bir tünelin olduğunu farkettim.
Biri o yolu biliyor mu bilmiyorum. Tünelin girişinde yalnız başına dikiliyorsun, çünkü bir şeyler biliyorsun. Ben bile isimlendiremiyorum.
Daha derin, daha merhametsiz bir şey. Asla anlayamadım. O dünyaya asla yakın olamayacağımı anladım. Sadece yasını tutarım, çünkü ışık ve ılıklıkla saklanmış bir dünya, oranın acısını çekemem.

Karhozat, 1988