18 Oca 2018

Rainer Maria Rilke - Cezanne Üzerine Mektuplar

“Sanat nesneleri gerçekten de, tehlike içinde olmuş olmanın, bu deneyimde en sona, kimsenin daha fazla gidemeyeceği yere kadar gitmiş olmanın sonuçlarıdır.” (s.6)

“Dinmeye gönlü olmayan ve kimse için geçmek bilmeyen, şimdi sonunda başka insanları da yadırgama ve şaşkınlıkla dolduran bu soğuk ve yağmurlu günde yanımda oturuyor olsaydın keşke.” (s.21)

“Ah çalışmamış olmaya dair, insana hâlâ iyi gelen hatıralar olmasa. Sessizce uzanma ve keyif yapmaya dair hatıralar. Beklemekle geçmiş saatlere, eski resim albümlerini karıştırmaya, rastgele romanlar okumaya dair hatıralar: ve çocukluğa varıncaya dek böyle yığınla hatıra. Yaşamın geniş alanları yitip gittiler, yeniden anlatmak için bile yitip gittiler; hâlâ o yaşam alanlarının aylaklığından doğabilen ayartma yüzünden. Neden? İnsanın erken yaşlarından beri yalnızca çalışmaya dair anıları olsaydı keşke; o zaman bastığı zemin ne kadar da sağlam olurdu; ayakta dururdu. Böyle ama her ân bir yere çöküp batıyor. Bir insanın içinde de iki dünya olması en kötü şey.” (s.25)

“Küçük, küçücük atölyen hayırlı olsun; büyük, çok büyük olanı, mekân, insanın içindedir sonuçta.” (s.66) 

9 Oca 2018

Selim İleri - Cumartesi Yalnızlığı

“Eğri büğrü taşlara ayağım takılırdı, tutardın kolumdan. Kimi geceler özellikle düşerdim, kolumdan sımsıkı tutardın.” (s.17)

“Gitme, demiştim sana. Aldırmamıştın, çekip gitmiştin. Oysa uzun yolun ortasında durup, saçlarımı okşayıp, cebini karıştırıp, sümüklü mendilini bulup, gözüm sıra akan yaşları silecek birini bekledim ben hep. Ağlama ama, diyecek birini. O sen olasın istedim.” (s.19)

“Sonra düdük çaldı, düdükler çaldı. Son sigara elimi yaktı. Gözlerime baktım aynalarda, milyar tümce yalnızlık okudum, sevecen sıktın elimi, yanaklarımı öptün terk eden insanların o uzak yakınlığıyla. Sonra düdük çaldı, düdükler çaldı, sen gidiyordun, dumanlar sardı çevremi, dumalardan sıyrılamadım bir türlü, dumanlara yenildim, tren gitti, sen gittin.” (s.20)

“Yaşamak bir duyguymuş sanıyorum, tek bir duygu.” (s.29)

“Sararmış duygularla telefon etmiştim, kurtuluşu hâlâ onda arıyordum.” (s.36)

“Anıların sığınağında ruhlarına gençlik aşısı yapmaya çalışan yaşlılar gibi geçmişi özlüyordum.” (s.41)

“Sizi düşlerimde görmemek, İstanbul’un ışıklı varlığını düşünmemek için okurdum aralıksız.” (s.49)

“Siz öğretmenim, siz hiç sevdiğiniz erkek için manavdan patlıcan seçip, ayıklayıp, yediye sekize bölüp, bir tavada zeytinyağı kızdırıp, kokmasın diye saçınızı sarıp, patlıcanları birer ikişer tavaya atıp kızartmadınız. Siz öğretmenim, siz hiç patlıcan kızartırken bir türkü tutturmadınız canınızın çektiği gibi, sevgiyle, mutlulukla. Türküsüz bir kadındınız siz öğretmenim.” (s.57)

“Herkes yalnızdır, ama kimileri vakit bulup dinleyemezler yalnızlıklarını.” (s.67)

“Kimselere unutmabeni toplamayı gereksinmiyorum artık. Müthiş bir soğuma bu; kendi buzul çağıma geri dönüyorum.” (s.124)

“Düşünün bir kere: Yeryüzünde kaybolmuş iki insan, bir akşam, alın yazılarında yazıldığı gibi karşılaşıyorlar, kucaklaşıyorlar......kucaklaşıyorlar, büyük bir heyecan içindeler. İki insan... Kim ve ne olurlarsa olsunlar. İkisi de, kalplerinde birikmiş ne varsa, birbirlerine söylüyorlar. Ve ertesi sabah, bir başlarına, tekrar mahzun, bedbaht olacaklarını artık unutuyorlar.” (s.176)

3 Oca 2018

Margaret Atwood - Damızlık Kızın Öyküsü

“Geleceğe özlem duyardık. Nasıl öğrendik bunu, bu doymazlık yeteneğini?” (s.16)

“Yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.” (s.27)

“Alçakgönüllülük görünmezliktir derdi Lydia Teyze. Asla unutmayın bunu. Görülmek fethedilmektir.” (s.46)

“Su gibi berrak olmaya ihtiyacım var, zihnimin içinde.” (s.51)

“Sıradan olan derdi Lydia Teyze, alıştığınız şeydir.” (s.51)

“Yatıyorum öyleyse, odanın içinde, tavandaki sıvalı gözün altında, beyaz perdelerin ardında, çarşafların arasında, onlar kadar dümdüz ve kendi zamanımın dışına adım atıyorum. Zamanın dışına. Gerçi zaman bu, ben de dışında değilim. Gene de gece benim çıkış zamanımdır. Nereye gitsem?” (s.55)

“Öykü mektup gibidir. Sevgili Sen, diyeceğim. Sadece sen, bir ismin olmaksızın. Bir isim vermek seni gerçekler dünyasına bağlar, bu daha rizikolu, daha tehlikeli: Orada, dışarıda, senin yaşama şansının ne olduğunu kim bilir? Sen, sen diyeceğim, eski bir aşk şarkısı gibi. Sen birden fazla demek olabilir. Sen, binlerce demek olabilir.” (s.58)

“Sinirliydim. Beni sevdiğini nasıl bilecektim. Öylesine bir macera olabilirdi. Neden hep öylesine derdik? Gerçi o zamanlarda erkekler ve kadınlar birbirlerini elbise giyer gibi öylesine denerlerdi, uymayanı bir kenara atarak.” (s.70)

“Burada bir çocuk gibiyim, bana anlatılmaması gereken şeyler var. Bilmediğin bir şey sana zarar veremez.” (s.73)

“Yaşardık, her zamanki gibi, aldırmadan. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.” (s.77)

“Öyküler arasındaki boşluklarda yaşardık.” (s.77)

“Kendimi derleyip toparlıyorum. Varlığım, derleyip toparlamam gereken bir şey şimdi, bir konuşmayı derleyip toplamak gibi. Sunmam gereken şey yapay bir şey, doğal değil.” (s.88)

“Boş vakit var. Bu, hazır olmadığım şeylerden biri; doldurulmayan zaman miktarı, hiçliğin uzun parantezleri. Beyaz sese benzeyen zaman. Keşke bir şeyler işleyebilseydim. Dokumak, örmek, ellerimle yapacak bir şeyler.” (s.91)

“Burada sevebileceğim kimse yok, sevebileceğim bütün insanlar ya ölü ya da başka bir yerdeler. Nerede olduklarını kim bilebilir ya da şimdi adlarının ne olduğunu? Hiçbir yerde de olmayabilirler, tıpkı benim onlar için olmadığım gibi. Ben de kayıp bir kişiyim.” (s.131)

“Umut yok. Nerede olduğumu biliyorum, kim olduğumu ve günlerden ne olduğunu. Böylece sınıyorum kendimi, aklım başımda. Akıl, sahip olunacak değerli bir şey; bir zamanlar insanların para biriktirdiği gibi biriktiriyorum onu. Saklıyorum, zamanı geldiğinde, elimde yeteri kadar olacak.” (s.139)

“Pamuk helva gibi hissediyorum kendimi: şeker ve hava. Sıkmaya görün beni, küçük, hastalıklı ve ağlamaklı pembemsi kırmızı, nemli bir topağa dönüşüveririm.” (s.175)

“Gereksindiğim şey bir bakış açısı. Derinlik yanılsaması, bir çerçevenin yaratacağı, düz bir yüzeyde biçimlerin düzenlenişi. Bakış açısı gereklidir. Yoksa sadece iki boyutla kalırsınız. Yoksa yüzünüz bir duvara bastırılmış yaşarsınız, her şey devasa bir ön plan oluverir, ayrıntılar, yakın planlar, saçlar, çarşafın dokuması, yüzün molekülleri. Deriniz bir harita gibi, bir boşunalık diyagramı, hiçbir yere varmayan ince yollarla çaprazlanmış. Yoksa o anın içinde yaşarsınız. Bu da olmak istediğim yer değil.” (s.181)

“Duygularını dizginleyemezsin, demişti Moria bir zamanlar, ama davranışlarını kontrol edebilirsin.” (s.240)

“Bilmek baştan çıkmaktı. Bilmediğiniz şey sizi baştan çıkaramaz, derdi Lydia Teyze eskiden. Belki de neler olup bittiğini bilmeyi aslında istemiyorum. Belki de bilmemeyi yeğliyorum. Belki bilmeye dayanamazdım. İnsanoğlunun düşüşü, masumiyetten bilgiye düşüştü.” (s.244)

“Gençken ve düşleme çağındayken, fazla zamanı kalmadığında insan her şeyin değerini daha iyi anlar belki, diye düşünürdüm. Enerji kaybını eklemeyi unutmuşum. Bazı günler bazı şeylere gerçekten de daha çok değer verdiğim oluyor; yumurtalara, çiçeklere, ama ardından sadece bir duygusallık saldırısına uğradığıma karar veriyorum.” (s.248)

“Anlatmak zorunda değilim aslında. Hiçbir şey anlatmak zorunda değilim, ne kendime ne de bir başkasına. Burada öylece oturabilirim, huzur içinde. Geri çekilebilirim. İnsanın o denli uzağa gitmesi mümkün ki içinde, aşağıya ve geriye doğru o denli uzağa, bir daha asla çıkaramazlar oradan.” (s.279)

“Âşık olmak, dedim. Aşka düşmek, hepimiz yapardık o zaman, şu ya da bu şekilde. Onu nasıl hafife alabilmişti böyle? Küçümsemişti hatta? Sanki bizim için önemsizmiş, bir gösteriş, bir kaprismiş gibi. Aksine zahmetliydi. Temeldeki şeydi; kendinizi anlamanın yoluydu, eğer başınıza hiç gelmediyse, bir kez bile, mutasyona uğramışsınız demektir, dış dünyadan bir yaratık. Herkes bilirdi bunu.” (s.280)

“Yaşamınızda olup biten her şeyin zihninizden yayılan olumlu ya da olumsuz bir güçten kaynaklandığı düşünülürdü.” (s.281)

“Luke, benim için ilk erkek değildi, dahası sonuncu da olmayabilirdi. Bu şekilde donup kalmış olmasaydı. Zamanın içinde, havanın tam ortasında, geçmişteki o ağaçların arasında, tam o düşme eylemini gerçekleştirirken donup kaldı Luke.” (s.282)

“Beklemek aynı zamanda bir yerdir. Beklediğiniz yerdir. Benim için beklemek, bu oda. Bir boşluğum ben, burada, parantez işaretleri arasında. Diğer insanlar arasında.” (s.283)

“Utançsız olmayı isterdim. Utanmaz olmayı isterdim. Cahil olmayı isterdim. Böylece ne kadar cahil olduğumu bilmezdim.” (s.326)

“Odamda oturuyordum, pencerede, bekleyerek. Kucağımda örselenmiş bir avuç yıldız. Beklemek zorunda kaldığım zamanların sonuncusu olabilirdi bu. Ama ne için beklediğimi bilmiyorum. Ne bekliyorsun, derlerdi eskiden. Acele et anlamına gelirdi. Yanıt beklenmezdi yani. Ne için beklemektesin, farklı bir soru, benim bu soruya verecek yanıtım da yok. Gene de, tam olarak beklemek değil bu. Bir havada asılı kalma durumuna benziyor daha çok.” (s.46)

“İnanç bir sözcük sadece, süslü, yastığa işlenmiş bir sözcük.” (s.361)

2 Oca 2018

Rainer Maria Rilke - Beyaz Mutluluk

“Sonbahardı. Gri, gri bir gün dünyanın üzerine çökmüştü.” (s.56)

“Çünkü susmak, üzerinde kaçamak düşüncelerin sessiz ve hızlı gidip geldiği gizli bir orman yoluna benzer. Dolayısıyla hiç susmaya gelmez.” (s.60)

“Evet, gencim henüz. Ve işte bu yüzden seviyorum yalnız kalmayı.” (s.67)

“Benim aradığım insanların kendileri değil, sesleridir.” (s.70)

“Başka bir denizde başka vapurlar görüyor. Başka bir dünyadan içerilere bakıyor gözleri. Ondan sesi böyle.” (s.73)

“İnsanın gerilerde kalan yaşantıları gerçeklikten yoksundur.” (s.121)

“Sizin olan, başkasının olan’ın sınırında son bulmuyor muydu, söyleyin lütfen? Gerçek ışığı algıladığınız anda güneşiniz batmıyor muydu? İçinizde yaşayan o suskun kişiler, örneğin babanızın size söylediği her sözcükle ölüp gitmiyor muydu?  Ya nesneler? Yalnızca sizin sayılamayacağını, herkesin el atıp keyfince kullanabileceği gibi sağda solda durduklarını anladığınız anda tüm değerlerini yitirmiyor muydu? Düşününüz lütfen!” (s.121)

27 Ara 2017

Margaret Atwood - Başka Dünyalar

“Zaman akışı yavru bir kedinin yün sepetinden çıkarıp oynadığı bir yumağa benziyor ve tarih de büyük ölçüde boşluklardan oluşuyor.”  Ursula Le Guin (s.136)

“Doğa pek çok hata yapmıştır ve bunlardan en büyüğü de ölümdür.” (s.149)

“Belki sonsuzluk gerçekten de bir kum tanesinde ve ebediyet bir anda görülebilir. Belki mutluluk bir hedef değil, bir yolculuktur. Belki mutluluk arayışı, mutluluğun ta kendisidir.” (s.153)

“Rüyalarla aynı kumaştan dokunmuşuz.” Huxley (s.205)

“Bir şeyin dışına çıkamıyorsan, cehennemin ta kendisidir o.” (s.249)

25 Ara 2017

Rainer Maria Rilke - Advent

Çiçekler durur çocuklar gibi,
Gülüp bekliyoruz dinleye dinleye,
Ve sormuyoruz, kimi…” (s.30)

“Gittin kuruntular acılar içinden,
En karanlık günlerimden gelirsin,
Bir köprü kurdun kendin için
Bana doğru suç ve kar üstünden.” (s.55)

“Yorgun musun öyle?
Çıkarayım seni sessizce, beni de bıktıran bu gürültüden.
Yaralanırız bu zamanların zorundan ince.
Bak, ürküyle geçtiğimiz ormanın ötesince,
Aydınlık bir saray gibi akşamdır bekleyen.” (s.59)

“Ve güzeldin sen. Gözünün içinde geceyle güneş sanki zaferle barışıktı.” (s.68)

“Gözlerin büyük, çocuk. Geceleri mutlaka suretler görürsün.” (s.69)

22 Ara 2017

Nurdan Gürbilek - Benden Önce Bir Başkası

“Hiçbir yapıt boşluğa doğmaz; akan nehre sonradan eklenir. Bu dünya bizden önce de düşünülmüştür; bütün yapıtlar kendilerinden önceki yapıtlarla yapılmış bir konuşmanın izini taşır.” (s.10)

“Ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker.” Marx (s.11)

“İnsan bir böcek gibi aşağılandığında, bir sümüklüböcek gibi kabuğuna çekildiğinde, bir örümcek gibi yeraltı planları kurduğunda ne olur? Bağımsız, sıra dışı, başına buyruk olayım derken kendilerini yoksullarla aynı çukurda bulan okumuş yazmışlar doyuramadıkları istekleriyle, ezikliğin acısıyla, yer altı düşleriyle baş başa kaldığında ne olur? İnsancıllar’dan, İkiz’den, Beyaz Geceler’den başlayarak adım adım kurduğu yeraltı trajedisinde bu soruların cevabını arıyordu Dostoyevski. Kapitalizmin insanı bir dişliye, bir vidaya, bir piyano tuşuna dönüştürdüğünü, kendilerini yığınlardan daha soylu, daha bağımsız, daha sıra dışı sayan okumuş yazmışları yığınlarla aynı böceklik yazgısında buluşturduğunu görmüştü. Ama hâlâ kaçacak bir delik vardı. Öncelikle yeraltı.” (s.50)

“Yeterince büyümediği için kitaplara bağlanmıştır Selim; bu var. Ama kitaplara fazlasıyla bağlandığı için de büyüyememiştir; bu da var. Gerçek dünyayı kestirilemez bulduğu için kitaplara sığınmıştır; ama kitaplara sığındığı için de, “kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi” olarak kalmıştır.” (s.60)

“Büyürken hepimiz için birer dayanaktır sevdiğimiz yazarlar. Ebeveynlerimizden kaçıp sığındığımız, kendimiz seçtiğimiz için daha çok önemsediğimiz gerçek ebeveynlerimiz.” (s.62)

“Ben bugüne kadar hiçbir ıstırabımı bilinçaltına itmeyi başaramadım. Bu yüzden çok boş kaldı orası.” Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar (s.66)

“Bazen ortaya yayılmış bir dünya haritasının üzerine seni boydan boya uzanmış olarak tasarlıyorum hayalimde. O vakit bana öyle geliyor ki içinde yaşayacağım bölgeler ya senin vücudunla kapayamadığın ya da senin ulaşamadığın yerlerdir ancak.” Kafka, Babama Mektup (s.67)

“Benim içimdeki çocuk büyümedi. Yaşamadığı için büyümedi hiç.” Oğuz Atay (s.73)

“Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır barbarlıktan.” Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine (s.93)

“Her saz, asıl sesini geriye bir şeyler çağırdığı, bir çehrenin veya bir anın etrafında ölüm kaderini kırdığı zamanlar bulur.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.103)

“Eğer maziyi çok seviyorsam; ona, o güzel, büyük, muhteşem günlere bağlı isem, emin ol ki bu, ölülerin de bu toprakta ve hayatımızda bir söz hakkı olduğunu düşündüğüm içindir.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.104)

“Belki, unutulmuşu o kadar ağır ve vaatkâr kılan şey, artık erişemediğimiz, kaybolup gitmiş alışkanlıkların izinden başka bir şey değildir.” (s.106)

“Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun ya da bulunmasın, içimizdeki didişmede kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.106)

“Çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. Bu adamlar (Baudelaire, Valery, Verlaine, Mallarme, Edgar Allan Poe, Proust ve Dostoyevski’den söz ediyor) beni kendi hakikatlerime ve asli yalanlarıma götürdüler. Çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk yahut en büyük ibdâ ve ihtirasımız (eser ve icadımız), bir kelime ile, masalımızdır.” Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor, Yaşadığım Gibi (s.107)

“Bir şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister. Bunu başarana cadde isimleri kuru dalların çatırtısı gibi seslenmeli, şehir merkezindeki dar sokaklar ona günün hangi saati olduğunu dağ başındaki bir gölcüğün kesinliğiyle yansıtmalıdır.” Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk (s.118)

“Her şey, bütün hayat, ölü bir dalga gibi ayaklarınızın ucunda kırılıyor. Ve siz, kirli bir suda bir yığın çakıl taşı, yosun parçaları arasında yalnızlığınızı seyrediyorsunuz.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.120)

“Ah şu yaş meselesi, bu içimizden kendimize tuttuğumuz korkunç ayna. Hiçbir şey onun kadar zalim olamaz. Bu yamyam, bu korkunç maske hayatın her dönemecinde karşıma çıkıyor.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.120)  

“Geçmişin sahiden geçtiğini, geçmiş dediğimiz şeyin “mazi dediğimiz o uzak masal ülkesi” olduğunu söylüyordu çünkü Tanpınar. Bir şair olarak konuştuğunda yekpare bir ana dönmek istiyor, dönülemeyeceğini bilmesine rağmen o özlemle avunuyor, kendine kayıptan örülmüş bir iç kale kurmak istiyordu.” (s.128)