17 Ağu 2017

Jiddu Krishnamurti - Kendimize Dair

“Doğru olanı görmek için ihtiyacımız olan özgürlük bilinenden kurtulmaktır.” (s.12)

“İnsan çok eski zamanlardan beri hakikat dediğimiz şeyi, Tanrı dediğimiz zamansız hali, ölçülemez ve tarif edilemez varlığı arayıp durmuştur. İnsan hep bunu aramıştır çünkü hayatı çok sönüktür. Her zaman hayatında ölüm, ihtiyarlık, onca ıstırap, çelişki, çatışma, dayanılmaz sıkıntı ve anlamsızlık var. Biz bu duruma hapsolmuş durumdayız ve bundan kurtulmak için ya da bu karmaşık varoluşu biraz olsun anladığımız için daha fazlasını bulmak istiyoruz, zamanla, düşünceyle, insani çürümeyle bozulmayacak bir şeyi istiyoruz. Nitekim insan hep bunu aramıştır ve bulamadığında da inancı yeşermiştir. Bir tanrıya, kurtarıcıya veya düşünceye duyulan inancı.” (s.27)

“Siz neyseniz dünya da odur ve kendinizi anlamadığınız sürece yaratacağınız şey daima kargaşayı ve sefaleti artıracak; fakat harekete geçmek için kendinizi anlama sürecinden geçmeniz gerekmez. İlkin kendinizi anlayıp sonra eylemde bulunacak değilisiniz. Aksine eylem kendinizi anlamak için kurduğunuz ilişkidir. Eylem, içinde kendinizi anladığınız, kendinizi apaçık gördüğünüz ilişkidir: Ama eğer mükemmel olmak veya kendinizi anlamak için beklerseniz bu bekleyiş ölümdür. Çoğumuz aktifiz ve bu aktiflik bizi boş, kuru insanlar haline getirdi. Bir kez yenilgiye uğradığımızda yeni bir eylemde bulunmayıp bekliyoruz ve şöyle diyoruz: Anlayana kadar eylemde bulunmayacağım.” (s.41)

“Yaşamak eylemdir, yaşamak ilişkidir ve ilişkiyi anlamadığımız için, kelimelere takılıyoruz ve kelimeler bizi büyüleyip daha çok kaos ve sefalet doğuran eylemlere sürüklüyor.” (s.42)

“Milliyetçilik bir beladır. İnsanın kendini Hindu veya Hristiyan diye adlandırması da bir beladır çünkü bu adlandırmalar bizi bölüyor. Bizler insanlarız, bir mezhebin üyeleri veya bir sistemin hizmetçileri değiliz. Fakat çıkarını bağladığı bir fikriyata veya sisteme sadık bir insan olarak politikacı milliyetimizle, duygusallığımızla, kendimizi beğenmişliğimizle her birimizi sömürür, tıpkı din adamının sözümona din adına bizi sömürmesi gibi.” (s.58)

“Sözcüklere saplanıp kalıyoruz. Niçin varlık değil de sözcük bu kadar önemli oluyor? Çünkü fikirlerle oynayabilirsiniz ama gerçeklerle oynayamazsınız. Bizler sözcüklerin köleleriyiz.” (s.81)

“Neşeli ve sahiden mutlu insan çabaya saplanıp kalmaz. Çaba sarf etmemek durgunlaşmak, körelmek, ahmaklaşmak demek değildir; aksine ancak bilge, oldukça zeki insan çabalamaz, didinmez.” (s.93)

“Her birimiz tatmin arıyoruz, fikirlerle, kapasiteyle, resimle,şiir yazarak, severek, cömert olarak, iyi biri olarak tanınmaya çalışmak suretiyle tatmin arıyoruz. Öyleyse bütün bu etkinlikler tatmin olma dürtüsünün sonucu değil mi? Bu dürtünün arkasında hırs vardır. Bunu duyduğumda, bunu öğrendiğimde, tatminin olduğu yerde ıstırabın da olacağı gerçeğini kavradığımda ne yapacağım? Ne anlatmak istediğimi anlıyor musun?” (s.110)

“Öfke ıstırap gibi kendine özgü bir tecrit niteliğine sahiptir; insanı çevresinden koparır ve en azından geçici olarak bütün ilişkileri sonlandırır. Öfke izole olanın geçici gücüne ve canlılığına sahiptir. Öfkede garip bir çaresizlik vardır çünkü soyutlanmak çaresizliktir.” (s.121)

“Korku kaçış süreci içinde ortaya çıkar gerçekle yüzleştiğinizde değil. Ancak gerçekten kaçtığınızda, tam da bu kaçış eyleminden korku doğar; olanı gözlemlediğinizde değil.” (s.153)

“Neden düşünce tanıdığı veya acı verdiğini bildiği bir şeyden vazgeçmiyor? Bu yıkıcıdır. Neden? Gelin basit bir örnek verelim, birisinin psikolojik açıdan incindiğini varsayalım. Ben bir örnek veriyorum, sonra olsun ya da olmasın. Birisi inciniyor; neden insan bu incinmeyi hemen bırakamıyor, bu incinmenin büyük ölçüde hasar vereceğini bildiği için mi? Yani ben inciniyorum, daha fazla incinmemek için çevreme duvar örüyorum, peşinden korku, izolasyon, nevrotik eylemler falan geliyor. Düşünce kendime dair imgeyi yaratmıştır ve bu imge yaralanır. Neden düşünce, evet Tanrım bunu yaşamıştım, deyip orada bırakmıyor? Aynı soru. Çünkü imgeyi bıraktığında geriye bir şey kalmaz.” (s.189)

14 Ağu 2017

Waking Life

Kendi hayatını kendin yaratırmış gibi...

....

Kim olduğumuzun kararını biz veririz.

....

Ne demek hayal kırıklığı, öfke ya da aşk? Aşk dediğimde ses ağzımdan çıkar sonra diğer kişinin kulağına çarpar. Beyninin kıvrımlı kanallarında yolcuğunu yapar. Yani sevginin bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek...

....

Dediğimi kaydederler, sonra "evet" derler. Anlamışlardır. Peki ama anladıklarını nasıl bilebilirim?
Çünkü sözcükler uyuşuktur. Sadece simgedirler. Ölüdürler, anlıyor musun? Ve deneyimlerimiz o kadar kavranamazdır ki, algıladığımız pek çok şey anlatılamaz. Dile getirilemez. Dahası, yani biz bir başkasıyla iletişim kurduğumuzda ve biz bağlantı kurduğumuzu hissettiğimizde, anlaşıldığımızı düşündüğümüzde zannedersem manevi bir birlik hissetmiş oluruz. Ve bu duygu geçici olabilir ama galiba bunun için yaşıyoruz.

....

Hepimiz medyanın işlevini biliyoruz. Dünyadaki kötülükleri yok etmeye çalışmaz. Onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgen gözlemciler olmamızdır.

....

-Her zamankinden daha fazla ömrümün sonundayım. Dünyanın tüm zamanını her zamankinden daha fazla hissediyorum. Gençken umutsuzdum, kesinlik isteğim vardı, yol bitmiş gibiydi ama oraya ulaşmam gerekiyordu.
-Ne demek istediğini anlıyorum. Şöyle düşündüğümü anımsıyorum: Bir gün, belki de otuzlu yaşların ortasında her şey kesinlik kazanacak ve yerine oturacak. Beni bekleyen bir yayla varmış ona tırmanıyormuşum, zirveye ulaştığımda büyüme ve değişim duracakmış. Coşku bile... Neyse ki öyle olmadı. Bence gençliğimizdeki sonsuz merakı hesaba katmıyoruz. İnsan olmanın en olağanüstü yanı bu.

....

Dünyada iki çeşit acı çeken insan vardır. Yaşama sevinci eksikliği çekenler ve yaşama sevinci fazlalığından muzdarip olanlar. Ben hep kendimi ikinci kategoriye sokmuşumdur. Bunu düşündüğünde neredeyse bütün insan davranış ve eylemleri temelde hayvan davranışlarından farlı değildir. En ileri teknolojiler ve ustalık bizi en fazla süper şempanze düzeyine getirir. Örneğin Platon ya da Nietzsche ile ortalama insan arasındaki uçurum, şempanze ile ortalama insan arasındaki uçurumdan daha büyüktür.

....

D.H. Lawrence'ın yolda karşılaşan iki insana ilişkin bir düşüncesi vardır. Birbirlerinden gözlerini kaçırıp gitmek yerine ruhlarının karşılaşmasına izin verirler. Şey gibi... İçimizdeki cesur ve yiğit tanrıları özgür bırakmak gibi. Bizim karşılaşmamız gibi...

....

Anlaşılmış bir hayat yaşanmış bir hayattır.

....

Bir insan, bir başkasının düşünde bir düş karakteri olduğunu anlarsa; bu kendini bilmektir.

....

Sen daha kendinle karşılaşmadın ama başkalarıyla karşılaşmanın avantajı aynı zamanda onlardan birinin seni kendinle tanıştırmasıdır.

Waking Life, 2001

11 Ağu 2017

Fernando Pessoa - Pessoa Pessoa'yı Anlatıyor

“Ben felsefeden esinlenmiş bir şairdim, yoksa şiirsel yetilere sahip bir filozof değil. Şeylerdeki güzelliğe tutkuyla hayrandım; ayırt edilemeyenin ve minnacık ayrıntının içinde evrenin şiirsel ruhunu algılıyordum.” (s.16)

“Yeryüzünün şiiri asla ölmez.” (s.16)

“Benim içsel duyum beş duyuma öylesine hâkimdir ki yaşamın nesnelerini başkalarından farklı gördüğüme eminim. Bir kapının anahtarı, duvardaki bir çivi, bir kedinin bıyıkları gibi gülünç şeylerde benim için son derece zengin bir anlam vardır.” (s.16)

“Yakın dost, benim ideallerimden, düşlerimden biridir; ama yakın bir dost asla sahip olmayacağım bir şeydir. Hiçbir mizaç benimkine denk değil; yakın bir dostta olmasını hayal ettiğim şeyin kıyısına bile yaklaşan kimse yok bu dünyada. Olsun; artık bundan söz etmeyelim.” (s.18)

“Yaşamı, kendi yaşamımın hortlağı gibi, yaratıldığımız maddeden (?) farklı bir maddeden yapılmış gibi kat ettim; kendi inkârımın ikiz kardeşi olan ruhumla düşünüyorum.” (s.18)

“Kimseyle alay etme, asla kimseyi gülünç duruma düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. İnsan yaşamı alaya alınamayacak kadar hüzünlü ve ciddidir.” (s.20)

“Hayatım uçsuz bucaksız bir düş.” (s.22)

“Derin düşünebilen insanlara ne mutlu! Ama bu derinlikte düşünmek bir lanettir. Bunu nasıl tarif etmeli? Dehşet üzerine dehşet.” (s.22)

“Açgözlü ve ateşli bir okur olsam da, okuduğum kitapların hiçbirini hatırlamıyorum; okuduklarım benim kendi ruh hallerimdi, düşlerdi, daha doğrusu düşe teşviktiler. Olaylardan, dışsal şeylerden bende kalan anı bile muğlaktır, tutarsızdır. Geçmiş yaşamımdan bana ne kadar az şey kaldığını saptadığımda üreperiyorum. Ben ki geçip giden günün bir rüya olduğunu söylerim, kendim bu geçici günün herhangi bir şeyinden bile azım.” (s.27)

“En büyük aşkın şefkatli ve temiz sözlerle ifade edilen olmadığını elbette biliyorsunuz. Bakışlarla ifade edilen şey ya da bir elin diğerini okşarken ilettiği şey de değildir. En büyük aşk, iki kişi birbirine bakmadan ve dokunmadan bir arada olduğunda bir bulut gibi onları saran şeydir. Bu aşk ne söylenmeli ne de sergilenmelidir. Ondan söz etmemeli.” (s.28)

“Eski denizcilerin ünlü bir sözü vardı: Denize açılmak şarttır, yaşamak değil.” (s.28)

“Ben bir yerden başka bir yere gittiğimde, giden sen olursun; ben konuştuğumda sen benimle konuşursun; ben bir adım attığımda yürüyen sensin. Ben durduğumda, benim içimde sen adımını ertelersin.” (s.30)

“Ben kendimin gölgesiyim; o neyin gölgesi, onu arıyorum. Kimi zaman kendimin kıyısında durup, deli miyim neyim diye ya da gerçekten çok esrarengiz bir esrar mıyım diye sorarım kendime.” (s.30)

“Hiçbir ruh benimki kadar yalnız değildir. Yalnız; buna çok dikkat edin, dışsal nedenlerle değil, tamamen içsel nedenlerle yalnız.” (s.40)

“Ben kendimi, kendimin bir fikri olmaktan başka türlü asla algılamadım. Sevdiğim her şey er ya da geç gelip beni yaraladı.” (s.43)

“Kusursuz bir idealist olan benim için dünyanın kendisi, bütün evren, koşuşturan bir gürültüden, sahte bir söylentiden başka bir şey değildir.” (s.46)

“Okumanın kölece bir düş görme biçimi olduğunu keşfettim. Eğer düş göreceksem, neden kendi düşlerimi görmeyeyim?” (s.58)

“Katili katlet.” (s.60)

“En büyük irade gücü gösteren kişi, içmeyi sevip de az içendir, yoksa hiç içmeyen değil.” (s.61)

“Kardeşliğin ve sevginin mutlak yokluğuyla çevrili etrafım. Bana bağlı olanlar bile gerçekten bağlı değil; dostum olmayan dostlarla, beni tanımayan tanıdıklarla çeviriliyim. Ruhum üşüyor; nasıl iyice örtünürüm bilmiyorum. Ruh üşümesine ne cüppe var ne palto. Ruhunun üşüdüğünü hisseden insan artık bir daha bunu unutamaz.” (s.62)

“Kendini yıldız, dalga ve çiçek hisseden panteist gibi, ben de kendimi çok hissediyorum.” (s.67)

“Var olmak, benim için, daima cüret etmek anlamına geldi; istemek ise kendini riske atmaktı. Atalet, bana ermişliğin doruğu olarak göründü; istememek ise ahlakın dengi. Böylece, esrarı özenle besleyerek, kendime burjuva bir düşünce ahlakı, sürekli bir rahatlık ve edep arayışı inşa ettim. İçsel anlarıma dair hep sahip olduğum aşırı bilinç, sanki esrarengiz ve ilahi bir şey gibi hep yaraladı beni. Kendimi asla anlamadım; özellikle içgüdülerimin bilinçdışı kapsamını ve sonuçta bayağı bir şey olan sinirsel reflekslerimin şokunu yaşarken kendimi yakaladığımda hiç anlayamadım.
Üzgünüm, ve bilmiyorum.
Beni tasalandıran şey...
Okumak... Kendimi yitirmek... Bulmak
Kendimin ücrasında...” (s.68)

“Ne zavallı bir hayat benimki; çok şey hissedip, yeterince yaşamıyor!” (s.69)

“Bugün, doğuştan karakterimin olmamı istediği ve karakterimle aynı zamanda doğmuş olan dehamın da mutlak bir görev olarak olmamı dayattığı kişi olmak istiyorum.” (s.95)

“Otuz sekiz yaşındayım ve her yıl biraz daha gençleştiğimi hissediyorum,çünkü her yıl, ömrüm boyunca hiçbir şey gerçekleştirmemeye biraz daha yakın oluyorum. Gerçekleştirmek bizi yaşlandırır.” (s.104)

“Hayal gücünün ve fantezinin doğal oyunu sayesinde, öngörülemez buluşmalardan uçsuz bucaksız imparatorluklar çekip çıkarabilir ve size yeni dünyalar icat edebilirim.” (s.105)

“Her şeyin karşılıklı olması gibi bayağı bir görev –bir ruh sadakati- nedeniyle, bu tür duyguların karşılığını ödemek zorunda kalmak beni her zaman sıkmıştı. Benim hoşuma giden pasiflikti. Faallik açısından, beni sevenin sevgisini kışkırtmaya ve unutulmamaya yetecek kadarıydı istediğim.” (s.105)

“Susuyorum, konuşursam anlaşılmayacağım. Ben susarak anlaşılmamayı tercih ederim.” (s.112)

“Kimseyi yargılama, çünkü gerekçeleri değil, yalnızca filleri görüyorsun.” (s.115)

“Teorik yaşamla pratik yaşam arasında uçurum vardır.” (s.116)

“Bir umudun kırılmasından daha büyük bir umutsuzluğu hiçbir şey yaratamaz; ruhun kendisi karşısındaki bu ironisi, yaşadığı için umut kesmemesini ve ancak hayat bilgisi sayesinde umuda meydan okuyabilmesini sağlar. Umut eden de hiçbir şey beklemeyen de aynı ruh olduğundan, iki duygu doğası gereği birbirine zıt olsa bile, aynı uzamda birleşmiş olurlar; ama, aynı anda hem inanıp hem de inanmamak imkansız olduğundan, kuşku, doğası gereği, umudun ardından geldiğinden ve arkadan gelen duygu daha yakın olduğundan, öncekinin yerine geçer; bu iki duygunun birlikteliği sonucunda ruhun nihai genel havası kuşkudur.” (s.119)

“Buda’nın ruhu her şeyin üzerinde sakince süzülüyor. Asıl büyük insanlar, yukarda, kimsenin olmadan sevmenin mümkün olduğu bölgelerde, İnsanlığı –dokunmadan- sevmiş olanlardır. Çünkü biz kendimizi aldatarak severiz kendimizi.” (s.123)

“Biz kendimiz için neyiz? Sisler içinde geçip giden düşler, kaygı dolu yerler...” (s.125)

“Salaklık; senin adındır mutluluk!” (s.125)

“Yaşam, özünde elbette monotondur. Dolayısıyla mutluluk, makul bir ölçü içinde, yaşamın monotonluğuna uyum sağlamaktan ibarettir. Monotonlaşmak, yaşama benzemektir; kısaca, tam anlamıyla yaşamaktır bu. Tam anlamıyla yaşamak ise, mutlu yaşamaktır.” (s.125)

“Üstün insan için başkaları yoktur. O, kendinin başkasıdır. Eğer birini taklit etmek istiyorsa, kendini taklit etmeye çalışacaktır. Eğer birine karşı çıkmak isterse, kendine karşı çıkmaya çalışacaktır. Kendini en mahrem yernden yaralamaya çalışır... Kendi görüşlerine oyun eder, kendi hissettiği duyumlara yönelik aşağılama dolu uzun söylevleri kendi kendine verir.” (s.127)

“Üstün insanın görevi dış dünyanın var olduğunu unutmaktır.” (s.127)

“Biyolog Haeckel vaktiyle ortaya attığı ve gayet sağlam temellere dayalı hipotezinde maymunla normal insan arasındaki farkın, normal insanla dâhi insan arasındaki farktan daha az olduğunu ileri sürdü.” (s.130)

“Yoksulun tek bir kaygısı vardır; ya da asıl kaygısı tektir: kendi yoksulluğu. Zengin biri, ne yazık ki böyle bir kaygısı olmadığından, tüm diğer kaygılara sahip olmak zorundadır. Yoksul birinden daha mutlu bir zengin hiç tanımadım; tabii eğer terziden ya da kuyumcudan satın alabileceği şeylerden ya da restoranda yemek yemekten mutluluk beklemiyorsa.” (s.131)

“Hayat işte ama ben hemfikir değilim.” (s.133)

“Zamanın terazisinde, anımsamak da hiç anımsamamak kadar hafif çeker... Geçip giden şey, sürmez; günahsız ve çaresiz, dün olmaktan başka amacı yoktur bugün olmasının. Geçip giden her şey yavaşça geçer ama yine de çabucak ölür.” (s.135)

“Başkasının kişiliğini istila etmek, yalnızca temel ilkeye aykırı olmakla kalmaz, aynı zamanda, bu aynı nedenle, bize de aykırıdır, çünkü istila etmek, kendinden çıkmaktır ve insan her zaman toprak kazandığı yerde kalır. Bu nedenle cani zayıf biridir, şef köledir.” (s.136)

“Gerçekten güçlü insan başkalarında enerji uyandırandır.” (s.136)

“Ama yanıbaşındakini bulamıyorsan, uzakta olanı nasıl bulursun? Amerika’nın dağları mı? Senin için her yer Amerika’nın dağları: Seni hapseden rutin, seni frenleyen aptallık, çevrendeki insanların insiyatifsizliğinin sana dayattığı eylemsizlik.” (s.139)

“Herhangi bir şeyde özgün ol. Yaşa. İnsan ol... Sanki sıradan bir koyun olarak doğmuşsun gibi, başkalarına benzer olmana izin verme.” (s.139)

“Bir değişim söz konusu ve benim için, değişmek, bir halden diğerine geçmek kısmi ölüm demek; içimizdeki bir şey ölüyor ve ölenin, geçip gidenin kederinin ruhumuza değdiğini ister istemez hep hissederiz.” (s.147)

“Ah, sen olabilmek, ben kalarak! Senin neşeli bilinçsizliğine ve bu bilinçsizliğin bilincine sahip olmak!” (s.161)

“Başıma gelene uzaktan, ilgisizce tanık oluyorum, hayatta olabilecek şeylere hafifçe gülümsüyorum. Günümüzde, henüz kimse böyle tepki göstermiyor; ama günün birinde kimileri beni anlayabilir. Ben her zaman yaşamın seyircisi olmaya çalıştım, asla hayata karışmadım. Böylece, başıma gelen her şeye bir yabancı gibi tanık oluyorum.” (s.177)

“Asla hınç beslemem ya da kin gütmem. Bu tür duygular hayatta bir kanaati, bir mesleği, hatta bir hedefi olan insanlara özgüdür. Bende bu tür şeyler hiç yok. Benim yaşama olan ilgim bir bilmece çözücünün ilgisidir.” (s.178)

“Fikir ve duygularla oynamak bana her zaman olabilecek en güzel yazgı gibi geldi. Bunu mümkün olduğunca gerçekleştirmeye çalışıyorum.” (s.178)

“Zeka parçalar, analiz çökertir.” (s.178)

“Bugün bir şimşek berraklığıyla gözlerimi kamaştırdı. Ben doğdum.” (s.179)

“Kendimi çoklu hissediyorum. Ben, sayısız ve fantastik aynalarla kaplı bir salon gibiyim; bu aynaların hiçbirinde bulunmayan ama yine de hepsinde bulunan önceki tek bir gerçekliği yalancı yansılarla bozuyor aynalar.” (s.182)

“Evren gibi çoğul ol.” (s.182)

“İnsan okurken yaşamaya ara verir. Şimdi bu noktaya erişmeye çalışın. Yaşamayı kesin ve okuyun. Yaşam nedir ki?” (s.183)

“Duygu bakımından biz kendimiziz; zekâ bakımındansa başkası oluruz. Zekâ bizi dağıtır: Böylece, bizi dağıtan şeyin oyunuyla hayatta kalırız. Her dönemin bir sonrakilere emaneti, kendiliğinden olmadığı şeydir.” (s.199)

“Kendimize dair entelektüel bir mefhum oluşturursak, kendimizden yola çıkarak bir Tanrı da oluştururuz. Bununla birlikte az sayıda kişide kendine dair entelektüel bir kavrayış bulunur, çünkü zekâ esasen nesneldir.” (s.199)

“Üstün şair gerçekten hissettiği şeyi söyler. Ortalama şair hissetmeye karar verdiği şeyi söyler, aşağı şair ise hissetmesi gerektiğine inandığı şeyi söyler.” (s.200)

“Her sanat bir edebiyat biçimidir,çünkü her sanat bir şey söylemek anlamına gelir. Söylemenin iki şekli vardır: Konuşma ve susmak. Edebiyat olmayan sanatlar, ifadeci bir sessizliğin yansımalarıdır.” (s.201)

“Bir âşık kendi içine nasıl olur da bakmaz?” (s.206)

“Bir anda yeryüzünün dönüştüğünü ve bütün dünyanın içimde zaten içgüdüsel olarak taşıdığım anlamı edindiğini gördüm.” (s.207)

“Denge arayan insanların hafif salınımından başka bir değişiklik tanımıyor gibiyiz.” (s.210)

“Gördüğümüz her şeyi ilk kez görüyor olmalıyız, çünkü onu gerçekten de ilk kez görürüz. O zaman, her sarı çiçek yeni bir sarı çiçektir; o, ifade edildiği gibi, dünkü çiçekle aynı olsa bile yenidir. Bakan kişi dünkü kişi değildir, çiçek de değildir. Sarı bile aynı olamaz. İnsanların bütün bunları bilmelerini sağlayacak gözlerinin olmaması ne yazık! Olsaydı hepimiz mutlu olurduk.” (s.215)

“Yalandan nefret ediyorum, çünkü bir yanlışlıktır.” (s.218)

“Hangi konuda bilmiyorum, her birimizin kendimizle kuracağı ilişkiden söz ediyorduk. Aniden ustam Caeiro’ya sordum: Siz kendinizden hoşnut musunuz? Hayır: Hoşnutum karşılığını verdi bana. Her şey ve hiç kimse olan toprağın sesi gibiydi bu.” (s.219)

“Bu Pessoa olayları hisseder ama kılı kıpırdamaz; kendi içinde bile.” (s.218)

“Fernando Pessoa, evet, nasıl söyleyeceğimi pek bilemiyorum, hiç eğilimi yoktu. Hayır, hiç. Ne cinsellikle ilgili bir şeye, ne başka şeye, akla gelebilecek hiçbir biçimde yoktu. Bir münzeviydi o, bence platonik biriydi.” (s.252)

“Yaşamı, ihtiyaylı, küçük seslerle, herkesten gizli aktı – durgun gibi gözüken ama derinlere doğru yatağını oyan bir su gibi. Tamamen hayali olmayan hiçbir hareketi yoktu; düştekilerden başka tek bir macera, varsayım dışında tek bir aşk yoktu.” (s.254)

8 Ağu 2017

Hermann Hesse - Siddharta

“Siddharta, içinde bir hoşnutsuzluk beslemeye başlamıştı ki, babasının sevgisi, annesinin sevgisi, ayrıca dostu Govinda’nın sevgisi onu her zaman mutlu kılamayacaktı, açlığını gideremeyecek, karnını doyuramayacak, ona yetmeyecekti. Saygıdeğer babası ve öbür öğretmenleri, bilge Brahmanlar bilgeliklerinin en büyük ve önemli kısmını kendisine sunmuş, kendi feyizlerini onun beklenti içindeki testisine akıtmışlardı ama Siddharta testinin bir türlü dolmadığını, aklının bu kadarla yetinmek istemediğini, ruhunun dinginliğine kavuşup gönlündeki açlık ve susuzluğun giderilemediğini sezmeye başlamıştı. Kutsal suyla yıkanmak iyi, güzeldi ama suydu yıkanılan nihayet ve su günahlardan arındırmıyordu, manevi susuzluğu dindirmiyor, yürekteki sıkıntıyı silip atamıyordu.” (s.15)

“Senin ruhun bütün dünyadır.” (s.16)

“Ormana gideceksin ve bir Samana olacaksın. Baktın ki ormanda mutluluğa kavuştun, dön gel ve öğret bana mutluluk neymiş. Düş kırıklığına mı uğradın, yine dön gel, yine seninle birlikte tanrılara sungular sunalım. Git şimdi, anneni öp, nereye gittiğini söyle ona.” (s.21)

“Bir hedef bulunuyordu Siddharta’nın önünde, tek bir hedef: Arınmış olmak, susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Ben tümüyle safdışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz.” (s.24)

“Hastaydı dünya çünkü ve yaşama katlanmak zordu.” (s.31)

“Akıllı birisin. Akıllıca konuşmasını biliyorsun dostum. Pek fazla akıllılıktan da sakın!” (s.44)

“İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, adeta derin bir su içinde kendini koyuverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı.” (s.46)

“Dünyada kendim kadar, Siddharta kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok.” (s.47)

“Böyle bakılınca, böyle aramadan, böyle yalın, böyle çocuksu gözlerle bakılınca, güzeldi dünya. Ay ve yıldızlar güzeldi, güzeldi çay ve sahil, orman ve kaya, keçi ve uğurböceği, çiçek ve kelebek güzeldi. Güzel ve iç açıcıydı dünyayı böyle gezip dolaşmak, böyle çocuksu, böyle uyanmış, çevresine karşı böyle kucak açarak, güvensizlikten böylesine uzak.” (s.54)

“Diyelim suya bir taş attın, en kısa yoldan suyun dibine iner. Kendine bir hedef belirledi, kafasına bir şey koydu mu, Siddharta’da da değişik değildir durum. Siddharta hiçbir şey yapmaz, bekler, düşünür, oruç tutar, ama taş nasıl suyun içinde yol alırsa, o da dünyadaki nesneler içinden yol alıp gider, bir şey yapmaksızın, kılını kıpırdatmaksızın; bir şey çekip götürür onu; düşecek oldu mu koyuverir kendini, düşer. Belirlediği hedef kendine çeker onu, çünkü hedefinden onu alıkoyacak hiçbir şeyin ruhundan içeri sızmasına izin vermez. İşte Samanaların yanında Siddharta’nın öğrendiği şey. Kalın kafalıların büyü diye nitelediği ve cinlerin başının altından çıktığına inandığı şey. Cinlerin başının altından çıkan hiçbir şey yoktur, cinler yoktur çünkü. Herkes büyü yapabilir, herkes belirlediği hedefe ulaşabilir, yeter ki düşünmesini, beklemesini bilsin.” (s.67)

“Siddharta bir ara şöyle dedi Kamala’ya: Sen de benim gibisin, insanların büyük çoğunluğundan farklısın. Kamala’sın sen, yalnızca Kamala; içinden dingin bir yer, sığınılacak bir yervar, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir. “Bütün insanlar akıllı değil” diye cevapladı Kamala. Hayır dedi Siddharta, akıllılıkla ilgisi yok bunun. İnsanların büyük çoğunluğu Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp giderler rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar.” (s.77)

“Ama yine de sevgilim, bir Samana kaldın sen, beni sevmiyorsun, hiç kimseyi sevmiyorsun. Doğru değil mi? Olabilir, diye cevapladı Siddharta yorgun. Ben de senin gibiyim. Sen de sevmiyorsun, yoksa bir sanat olarak sevgiyle nasıl uğraşabilirsin? Bizim gibiler belki sevemez. Çocuk insanlar yapabilir bunu; bu, onların gizidir.” (s.78)

“Sana ne söyleyebilirim ki saygıdeğer kişi? Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı? Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz. Çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.” (s.137)

“Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez.” (s.139)

“Zaman da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka bir şey değildir.” (s.140)

“Dünya, dostum Govinda , mükemmellikten yoksun ya da mükemmellik yolunda ağır ağır ilerliyor değildir; hayır, her an mükemmeldir o, tüm günahlar bağışlanmayı, tüm küçük çocuklar yaşlıyı, tüm bebekler ölümü, tüm ölenler sonsuz yaşamı kendi içinde taşır. Hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez, haydutların ve zar atıp kumar oynayanların içinde bekleyen bir Buddha, Brahmanların içinde bekleyen bir haydut vardır. Yoğun bir meditasyonla zamanı yok etme, var olmuş olan, var olan, var olacak olan tüm yaşamı bir eş zamanlılık içinde görme olanağı ele geçirilir, böyle bir durumda her şey iyidir, her şey mükemmel, her şey Brahman’dır. Bu yüzden var olan her yer iyi görünüyor bana, ölüm yaşam gibi, günah kutsallık gibi, akıllılık aptallık gibi görünüyor, her şeyin öyle olması gerekir, her şey benim onayımı, benim istekliliğimi, benim sevecen rızamı beklemektedir, benim için iyidir o zaman.” (s.140)

“Bir taşı sevebilirim Govinda, bir ağacı da, bir kabuk parçasını da sevebilirim. Bunlar çeşitli nesnelerdir, nesneler de sevilebilir. Ne var ki sözcüklerin renkleri yok, kenarları köşeleri yoktur, bir kokudan bir tattan yoksunlar. Senin huzura kavuşmanı engelleyen de budur belki, o pek çok sözcüktür belki.” (s.142)

4 Ağu 2017

Mon Roi

Dizler, bırakma, teslim olma ve geri çekilme kapasitemizi simgeler.
Çünkü dizler sadece geriye hareket eden eklemlerdir.
Dizlerimizdeki acı, hayatımızda yaşadığımız ve kabul etmekte zorlandığımız olayları temsil eder.
Dolayısıyla da iyileşme süreci psikolojik iyileşmeyle de paralel gider.

....

Hayatta bazen bazı şeyleri gözden kaçırırız.Nereye gittiğimizi bilmeden koşarız.
Hızlanırız,öyle bir hızlanırız ki artık hıza bile bakmayız.Sonra da düşeriz değil mi?

Mon Roi, 2015

3 Ağu 2017

Patrick Suskind - Aşk ve Ölüm Üzerine

“Hakkında ne kadar az düşünürsek bizim için o kadar apaçıktır aşk; ama etraflıca düşünmeye başladığımız anda başımızı belaya sokarız.” (s.11)

“Aşkın bedeli her zaman akıl kaybı, teslimiyet ve bunun sonucunda meydana gelen ergin olamama haliyle ödenir.” (s.30)

“Aşk, hiçbir ölümlünün yakasını kurtaramayacağı bir güçtür.” (s.53)

2 Ağu 2017

Sylvia Plath - Sırça Fanus

“Geceyle gündüz arasında birdenbire kayan ve hiç bitmeyecek olan bir üçüncü zaman diliminde yaşadığımız duygusuna kapılmıştım.”

“Kendimi koşu yolu olmayan bir dünyada yaşayan bir yarış atı gibi hissediyorum.”

“Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum.”

“Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.”

“Hep aynı şey oluyordu. Uzaklarda kusursuz bir erkek görüyor ama o erkeğin yakınına gelir gelmez hiç de uygun biri olmadığını anlıyordum. Hiç evlenmek istemeyişimin nedenlerinden biri de buydu. Hayatta istediğim en son şey, sonsuz güvenceye kavuşmaktı. Ben değişiklik ve heyecan istiyordum. Havai fişeklerden fışkıran kıvılcımlar gibi her yöne atılmak istiyordum.”

“Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra özel bir totaliter devletin kölesi gibi duyuları körlenerek yaşayıp gidiyordu.”

“Olmasını beklediğim hiçbir şey yoktu.”

“Başımdan hiç aşk macerası geçmemişken, hiç çocuk doğurmamışken, yaşam hakkında nasıl yazabilirdim? Tanıdığım bir kız yakın zamanda, Afrika’da pigmeler arasındaki maceralarıyla ilgili bir kısa öyküsüyle ödül kazanmıştı. Bu tür şeylerle nasıl rekabet edebilirdim?”


“Dans etmek için iki kişiye gerek yok, yalnızca birinin dans etmesi yeterli diye düşündüm ve rüzgarda savrulup bükülen bir ağaç gibi bıraktım kendimi.”