23 Kas 2017

Rio, I Love You

Hatırlasan iyi olur, boş bir bardağın havayla dolu olduğunu...

....

Bir mimar olarak şansın tasarlanabileceğine inanıyorum.

....

Kelimeler taştandır.

....

Daha fazla aşk olmadığında hatıraları kalır,
Daha fazla aşk olmadığında geriye dehşet kalır...

Rio, I Love You

21 Kas 2017

Nara Livet

Güçlü biri değilim. Yaşamaya uygun değilim.

....

Yaşamın kendisi ölmüş gibi. Sanki hiçbir şey doğmayacak bir daha.

....

-Benim gibi kadınlar asla evlenmemeli. Kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı isteyecek kadar hürüz. Fakat evlendiğimiz kişiyi desteklemeye yetecek kadar hür değiliz. Yalnızlık bizim tek seçeneğimiz.
-Yalnızlığı ne sanıyorsun? Harika bir dinginlik, bozulmaz bir güvenlik mi? Bu bir yanılgı. Gerçek yalnızlık cesaret ister. Ardında sabit bir korku gizlidir.

Nara Livet, 1958

20 Kas 2017

Sigmund Freud - Bilinçaltı

“Düşün analizinden ele geçirilecek gizli düş düşünceleri incelenirse, bunlar içinde bir tanesinin düşü gören için bir yadırgatıcılığı olmayan öbür düşüncelerden kesinlikle ayrıldığı görülür. Öbür düşünceler uyanık yaşamın kalıntılarıdır; oysa o tek gizli düş düşüncesinde, düşü görenin uyanık yaşamına yabancı ve onun çokluk hiç de pek hoş gözle bakamayacağı bir isteğin varlığı sezilir, dolayısıyla söz konusu düşünce düş gören tarafından hayret ve öfkeyle yadsınır. Ama bu istek, gerçekte bütün düşü oluşturan nedendir; düşün doğması için gerekli enerjiyi sağlar ve günlük yaşamın kalıntılarından malzeme diye yararlanır.” (s.55)


“Sanatçılar hayal ülkesinin, haz ilkesinden gerçeklik ilkesine o acı geçişte kurulan ve gerçek yaşamda ister istemez vazgeçilmiş içgüdüsel doyumların yerine temsili doyumlar sağlayan bir ülke olduğunu sezmişlerdi. Sanatçı da bir nevrozlu gibi, içgüdülerine doyum sağlayamadığı gerçe dünyadan hayal dünyasına çekilmekte, ancak nevrozluların üstesinden gelemediği bir eylemle sonradan gerisin geri gerçeğe dönerek, orada sımsıkı tutunabilmektedir. Sanatçının yaratıları ve sanat eserlerinin fonksiyonu tıpkı düşler gibi bilinçdışı istekleri hayali doyumlara kavuşturmaktan başka bir şey değildir.” (s.83)

17 Kas 2017

Don Miguel Ruiz - Dört Anlaşma

“Tüm zihniniz sisin ta kendisi. Toltekler buna mitote diyor. Zihniniz binlerce kişinin aynı anda konuştuğu ve kimsenin birbirini anlamadığı bir rüya. İnsan zihninin durumu işte budur: büyük mitote. Bu büyük mitote yüzünden gerçekte kim olduğunuzu göremiyorsunuz. Hindistan’da buna mitote maya diyorlar. Bu, illüzyon anlamına geliyor, kişiliğin “ben” sandığı şey.” (s.33)

“Tüm hayatınız boyunca hiç kimse, kendinize verdiğiniz zarar kadar size zarar vermedi, sizi sömüremedi. Öz-zararınızın sınırı ölçüsünde başkalarının size zarar vermesine izin verirsiniz.” (s.35)

“Söz, insan olarak sahip olduğunuz en güçlü araçtır; söz büyü aracıdır. Ama iki yanı keskin kılıç gibi, sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir.” (s.41)

“Her insan bir büyücüdür. Sözümüzle bir insana büyü de yapabiliriz, onu büyüden de kurtarabiliriz. Fikirlerimizle sürekli insanlara büyü yapıyoruz.” (s.42)

“Dinler günah ve günahkarlardan bahseder. Şimdi günah sözcüğünün gerçekten ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım. Günah, kendi doğana karşı yaptığın her şeydir. Günahsız olmak bunun tam zıddıdır. Saflık, arılık, kendine düşmanca davranmamaktır. Günahsız olmak demek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek ama kendini yargılamamak ve suçlamamak anlamına gelir.” (s.44)

“Söz saf büyüdür. Söz biz insanların sahip olduğu en güçlü armağandır. Ve sözü kendimize karşı kullanıp duruyoruz. Sözle intikam planı yapıyor. Sözle dünyada karmaşa yaratıyoruz. Sözü ırklar, ülkeler, insanlar, aileler arasında nefret yaratmak için kullanıyoruz. Sözü o kadar sık yanlışa, kötüye kullanıyoruz ki, sürekli cehennem rüyasını yaratıp bu rüyada yaşamaya devam ediyoruz. Sözün kötüye kullanımıyla birbirimizi aşağıya doğru çekiyor, birbirimizi korku ve şüphe kıskacında hapsediyoruz. Söz büyüdür. İnsan, sözü kullanma yetisine sahip bir büyücüdür. Sözün gücünü yanlış biçimde kullanarak sürekli kara büyü yaptığımız söylenebilir. Sözün büyü olduğunun farkında bile olmaksızın...” (s.46)

“Etrafınızda olan biten hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Daha önce verdiğimiz bir örneği kullanalım. Sizi caddede gördüğümde, sizi tanımadığım halde, hey sen bir aptalsın, dersem bu sizinle değil, benimle ilgilidir. Eğer bunu kişisel algılarsanız, aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz. Belki de şöyle düşünürsünüz: O, aptal olduğumu nasıl biliyor? İçimi mi görüyor, yoksa herkes ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu?
Kişisel algılamak, ancak söylenen şeye katılmakla mümkündür. Söylenen şeyle anlaşma yaptığınız anda, zehir zihninize yayılır ve cehennem rüyasının tutsağı olursunuz. Sizin bu tuzağa düşmenizin nedeni bireysel önemlilik denilen şeydir.
Bireysel önemlilik ya da kişisel algılamak, bencilliğin en üst düzeydeki ifadesidir. Çünkü her şeyin kendimizle ilgili olduğunu varsayarız. Eğitim sürecimiz içinde, ehlileştirme sürecimiz içinde her şeyi kişisel algılamayı da öğreniriz. Her şeyin merkezinde kendimizin olduğunu düşünürüz. Ben, ben, ben, daima ben!” (s.57)

“Birisi size: “Hey sen çok çirkinsin” dese bile, bunu kişisel algılamayın. Çünkü gerçek şu ki, bu kişi kendi duygu, düşünce ve inançlarını ifade ediyor. Bu kişinin size gönderdiği zehri kabul edip etmemek kişisel algılamayla ilgilidir. Eğer zehri kabul ederseniz, onu size ait kılarsınız. Kişisel algılamak sizi kara büyücüler için kolay bir av haline getirir. Kara büyücüler sizi küçücük bir fikirle kolaylıkla avlayabilirlerse, sizi istedikleri zehirle besleyebilirler. Siz de söylenenleri kişisel algıladığınız için zehri afiyetle yutarsınız.” (s.58)

“Sizin benimle ilgili düşündüklerinizin, benim için bir önemi yoktur. Sizin düşüncelerinizi ben kişisel algılamam. İnsanlar bana, Miguel sen iyisin, dediklerinde de kişisel algılamam, Miguel sen en kötüsün dediklerinde de kişisel algılamam.
Siz mutluyken bana, Miguel sen bir meleksin, diyeceğinizi bilirim. Ama bana kızgın olduğunuzda, oh Miguel sen şeytanın tekisin, dersiniz.
Her iki halde de söyledikleriniz beni etkilemez. Çünkü ben ne olduğumu biliyorum. Kabul görmek, onaylanmak gibi bir ihtiyacım yok. Birisinin bana kim ve ne olduğumu söylemesine ihtiyaç duymuyorum.
Hayır, hiçbir şeyi kişisel algılamıyorum. Sizin bakış açınız, sizin dünyanızı yansıtır. Siz kendinizle uğraşırsınız, benimle değil. İnanç sisteminiz doğrultusunda oluşturduğunuz fikirleriniz, daima kendinizle ilgilidir, benimle değil.
Bana, “Miguel söylediklerin beni incitiyor” da diyebilirsiniz. Ama sizi inciten benim söylediklerim değildir. Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz.” (s.59)

“İnsanlar ne yaparsa, ne söylerse, ne düşünürse düşünsün kişisel algılamayın. Sizin ne kadar harika biri olduğunuzu söyleseler bile, bunu sizin yüzünüzden söylemiyorlar. Sizin harika olduğunuzu kendinizin bilmesi önemli. Size harika olduğunuzu söyleyen insanlara inanmaya ihtiyacınız yok. Hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Birisi başınıza silahı dayayıp tetiği çekse bile, yine de kişisel değildir, bu uç boyutta bile.” (s.60)

“Zihin kendisiyle konuşabilir ve kendisini dinleyebilir. Zihnin de bedeniniz gibi bölümleri vardır. Tıpkı bir elinizle diğer elinizi tutup onu hissedebildiğiniz gibi zihin de kendi kendisiyle konuşabilir. Zihnin bir kısmı konuşur, diğer kısmı dinler. Ama zihninizin binlerce parçası aynı anda konuşmaya başladığında büyük problem yaşanır.” (s.61)

“İnsanların size doğruyu söyleyeceklerini beklemeyin çünkü onlar kendilerine de yalan söylüyor.” (s.63)

“Kendinize doğruları söyleyebilmek, sizin boş yere duygusal acı çekmenizi engeller. Kendinize gerçeği itiraf edebilmek size acı verebilir ama bu acıyla özdeşleşmeye ihtiyaç duymazsınız. Gerçeği kabul etmek iyileşmenin başlangıcıdır ve bir süre içinde her şey daha iyiye doğru düzelecektir.” (s.63)

“Hiçbir şeyi kişisel algılamamayı bir alışkanlık haline getirdiğinizde yaşamınızda birçok acıdan kaçmanız da mümkün olur. Kızgınlığınız, kıskançlığınız, fesat duygularınız yok olur. Kişisel algılamadığınızda üzüntüleriniz bile kaybolur.” (s.64)

“Kişisel algılamadığınızda olağanüstü bir özgürlüğe kavuşursunuz. Kara büyücülere karşı bağışıklık kazanırsınız. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir büyü üzerinizde etki yapamaz. Tüm dünya hakkınızda dedikodu yapsa bile, kişisel algılamadığınız zaman bundan etkilenmezsiniz.” (s.64)

“İnsan zihninin çalışması ilginçtir. Kendimizi güvende hissedebilmek için her şeye bir anlam vermeye, açıklamaya, her şeyi anlamaya çalışmaya ve anladığımızın doğru olduğu konusunda haklı çıkmaya ihtiyaç duyarız.” (s.71)

“Hoşlandığınız bir kişiyle ilişkiye girdiğinizde genellikle bu kişiden neden hoşlandığınız konusunda gerekçeler bulmaya çalışırsınız. Sadece görmek istediğinizi görür ve o kişiyle ilgili hoşlanmadığınız şeyleri yadsırsınız. Haklı olmak için kendinize yalan söylersiniz. Sonra da varsayımlarda bulunursunuz. Bu varsayımlardan biri şudur: Sevgimle bu kişiyi değiştirebilirim. Ama bu doğru değildir. Sevginiz hiç kimseyi değiştiremez. Eğer birisi değişiyorsa değişmeyi seçtiği içindir, sizin onu değiştirebilme gücünüzden değil.
Bir süre sonra ikinizin arasında bir şey olur ve incinirsiniz. Birdenbire daha önce görmek istemediğiniz şeyleri görmeye başlarsınız. Üstelik şimdi duygusal zehriniz gördüğünüz şeyi devasa boyutlara getirmiştir. Şimdi de duygusal acınızın nedeni olarak o kişiyi suçlarsınız.” (s.73)

“Varsayımsız bir iletişim açık ve nettir, duygusal zehirden arınmıştır. Varsayımsız bir iletişim özenli bir iletişimdir. Açık bir iletişimle tüm ilişkileriniz değişecektir. Bu durumda her şey açık ve net olduğu için varsayımda bulunma ihtiyacını da duymayacaksınız.
Eğer tüm insanlar bu şekilde iletişim kurabilselerdi yanlış anlaşılma, savaş ve şiddet de ortadan kalkardı. Sadece açık ve net bir iletişimle tüm insani sorunlar çözüme ulaşırdı.” (s.74)

“Acısını aşmak isteyen bir adam, kendisine yardım etmesi için Budist tapınağındaki bir ustaya gider. Ama ustaya sorar: Usta, eğer günde dört saat meditasyon yaparsam, yüksek bilince ulaşmam ne kadar sürer?
Usta adama bakar ve yanıt verir: Eğer günde dört saat meditasyon yaparsan, belki on yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.
Bundan daha iyi yapabileceğini düşünen adam yine sorar:Usta peki günde sekiz saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar zaman alır?
Usta adama bakar ve yanıt verir:Eğer günde sekiz saat meditasyon yaparsan, belki yirmi yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.
Adam şaşırır ve sorar: Ama daha çok meditasyon yaptığımda, neden daha uzun zaman alır?
Usta tebessüm eder: Sen bu dünyaya hazzı ve yaşamı feda etmek için gelmedin. Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için buradasın. Eğer iki saatlik bir meditasyonda yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde, sekiz saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan haz alamazsın. Yapabildiğinin en iyisini yap. O zaman meditasyonun süresinin değil, yaşamanın, sevmenin ve mutlu olmanın önemli olduğunu anlarsın.” (s.81)

“Yaşam sizden neyi alıyorsa bırakın gitsin. Aktif bir teslimiyet duygusu içerisinde geçmişi bıraktığınızda anda dolu dolu, canlı olmanıza izin verirsiniz. Geçmişi bırakmak demek, şu andaki rüyanızdan haz  alabilmeniz demektir.” (s.84)

“Toltek bakış açısına göre ehlileştirilmiş tüm insanlar hastadır. Çünkü bu insanların zihnini ve beyinlerini ele geçiren parazit onları hasta yapar. Parazit, korkudan kaynaklanan negatif duygularla beslenir.” (s.97)

“Tıpkı cehennem gibi cennet de zihnimizdedir. Cennet haz duyduğumuz, sevmekte özgür olduğumuz ve kendimiz olduğumuz bilinç boyutudur.
Yaşarken cennete ulaşabiliriz. Ölmeyi beklememiz gerekmiyor. Tanrı daima anda yaşar ve cennet her yerdedir. Cenneti görebilmek için önce, gerçeği gören ve duyan gözlere ve kulaklara sahip olmamız gerekiyor. Gözlerin ve kulakların açılması için parazitten özgürleşmemiz gerekiyor.
Parazit, bin başlı canavara benzetilebilir. Her baş korkularımızdan biridir. Özgürleşmek için canavarı yok etmemiz gerekiyor.
Bunun birinci yolu parazitin başlarına tek tek saldırmaktır. Bu, korkularımızla teker teker yüzleşmek anlamına gelir. Yüzleştiğimiz her korku bizi biraz daha özgürleştirir.
İkinci yol ise paraziti beslemeye son vermektir. Parazite hiç gıda vermezsek onu açlıktan ölmeye mahkum ederiz.” (s.99)

“Her gün, gün boyunca kullanacağımız zihinsel, duygusal ve fiziksel enerjiyle uyanırız. Eğer duygularımızın enerjimizi tüketmesine izin verirsek, yaşamımızı değiştirecek ya da başkalarıyla paylaşacak enerjimiz kalmaz.” (s.105)

“Özgür bir insan olmanın başlangıcıdır: affetmek. Birisini affettiğinizi nasıl anlarsınız? O kişiyi gördüğünüz zaman artık duygusal reaksiyon göstermediğinizde. O kişinin ismini duyduğunuzda duygusal tepki vermediğinizde. Birisi yaralı yerinize dokunduğunda acı hissetmediğinizde. Çünkü artık yara iyileşmiştir. İşte o zaman gerçekten affetmiş olduğunuzu bilirsiniz.” (s.106)

“Çoğu insanın sorunu duygularının kontrolünü yitirmesidir. Duygular insanın davranışlarını yönettiğinde, insan duygularını yönetemez hale gelir. Kontrolümüzü yitirdiğimizde, söylemek istemediğimiz şeyleri söyleriz, yapmak istemediğimiz şeyleri yaparız. Duygularımızı yönetmeyi öğrendiğimizde, bireysel gücümüz artar. Bu güçle, korku temelli anlaşmalarımızı değiştirebilir, cehennemden kaçıp kendi bireysel cennetimizi yaratabiliriz.” (s.107)

“Bir savaşçıyla bir kurban arasındaki fark, kurban duygularını bastırır, savaşçı duygularını denetler. Kurban duygularını bastırır çünkü duygularını göstermekten, söylemek istediğini söylemekten korkar. Savaşçı duygularını denetler ve onları doğru zamanda ifade eder. Ne daha önce ne daha sonra. Bu nedenle savaşçılar sözlerinde özenlidir. Duygularını ve davranışlarını yönetmek konusunda tam bir kontrole sahiptir.” (s.107)

10 Kas 2017

Stefan Zweig - Karmaşık Duygular

“Bu, genelde insanların orta yaşlarında hiç bilmedikleri, ancak çok genç veya çok yaşlı insanların yaşadığı o köpek gibi sadık ve talepsiz aşklardandı. Bu, düşüncelere yer vermeyen, sadece hayallerle yaşayan sakınmasız bir aşktı.” (s.2)

“Ne var ki hakikat, bütün düşlerden daha güçlü ve daha sağlamdı.” (s.3)

“Erika, ürkekliğin verdiği karanlık duygular ve yalnızlığından kaynaklanan çekingenlikle, daha ilk gençlik yıllarından beri, nesneleri soğuk ve cansız şeyler olarak değil de, onlara kulak verenlere gizlerini ve sevecenliklerini açan sessiz dostlar olarak görmeyi öğrenmişti. Resimler ve kitaplar, manzaralar ve müzik parçaları onunla konuşurlardı, cansız eşyalarda renkli hakikatler görme eğiliminde olan, çocukluğun şairane hazinesini yitirmeyen o kızla konuşurlardı. Ve aşk gelinceye değin bunlar Erika’nın tek başına yaşadığı şölenler olmuştu.” (s.16)

“Ondaki binlerce inceliği seviyordu; her güzellik karşısında elinde olmadan bir nabız gibi atan, ama hazzın arı içtenliğini bozmamak için kendini yine de yabancı gözlerden saklamaya çalışan duyarlılığın o sade gücünü seviyordu.” (s.19)

“Uzun, çok uzun günler sonra Erika, artık kabuk tutmaya başlayan bütün o keskin yaralarıyla aşkını düşündüğü zamanlar bazen dudaklarında bir gülümsemeye izin verme cesaretini gösterir olmuştu. Çünkü derin bir acının, yeraltında huzursuz bir suskunlukla taşların arasında köpüren ve kapalı kapılara karşı aciz bir öfkeyle çarpıp duran karanlık bir akarsuyu gibi olduğunu henüz bilmiyordu. Ama akarsu bir yerde duvarı aşar ve dizginsiz bir coşkuyla gücünü saçıp önüne geleni yıkarak, her şeyden habersiz neşeli bir güvenle yayılan çiçek açmış vadiye akın eder.” (s.43)

“Bazı insanlar dünyaya aşk için gelmezler, kavuşmanın acı verici mutluluklarını taşıyamayacak kadar zayıf oldukları için onlarda sadece beklentinin kutsal ürpertisi vardır.” (s.58)

“Ne var ki her insanın yüreğinde, iyiyle kötü arasında, tenle ruh arasında gidip gelen son derece kaçak yollar vardır.” (s.113)

“Bir yüreği derinden sarsmak için, kader her zaman sıkı bir hazırlığa ve şiddetli bir darbe indirmeye gereksinim duymaz; onun dizginsiz biçim verme arzusunu asıl kışkırtan, sudan bir sebeple yıkım yaratmaktır. Biz insanlar, bu ilk hafif dokunuşa kendi kısıtlı lisanımızla sebep deriz ve önemsiz bir sebebi çoğu kez şaşkınlık içinde, yol açtığı muazzam sonuçlarla karşılaştırırız; fakat bir hastalığın teşhisin konmasından çok önce başlaması gibi, bir insanın kaderi de aynı şekilde, olaylar belirginleşip görülür hale gelmeden önce işlemeye başlar. Kader her zaman, bir insanın bedenine dıştan dokunmadan çok önce zihninde de, bedeninde de, içten içe yönetimi ele almış olur. Kendinde olup biteni fark etmek demek, artık kendini savunmaya geçmek demektir ve çoğunlukla boşa bir çabadır bu.” (s.131)

“Yaşadığımız anların haddi, hesabı yoktur, ama yine de bütün iç dünyamızı altsüt eden, her zaman tek bir saniye, tek bir an olur ya, işte o an (Stendhal bunu betimlemiştir), daha önce bütün özsuları içine çekmiş olan çiçeğin şimşek çakar gibi kristalleştiği andır – bu an yaratılış anına benzeyen ve aynı onun gibi, insanın kendi hayatının sıcak rahminde sakladığı, görünmez, dokunulmaz, sezilmez, sadece yaşanabilen bir sırdır. Bu sır, insan zihninin hiçbir bilgisiyle hesaplanamaz, sezginin hiçbir büyüsü onu çözemez, ancak çok ender olarak duyguyla yakalanabilir.” (s.168)

“Tüm dünyevi hazları sözcüklerin ruhunda hissetme isteği.” (s.186)

“Sadece ciddiyet değil delikanlı. Öncelikle tutku gerekli. Tutku yoksa, en iyi ihtimalle bir eğitimci olursun, insan her şeye içten gelen bir duyguyla, her zaman ama her zaman tutkuyla yaklaşmalı.” S.191)

“Kendisi zaten bir güzellik olan gençliğin güzelleştirmeye ihtiyacı yoktur: İçindeki gücün aşırı canlılığı onu trajik olana sürükler ve hüznün henüz deneyimsiz olan kanına ağır ağır karışmasına isteyerek izin verir. İşte, gençliğin her türlü tehlikeye hazır olmasının ve ruhun tüm acılarına kardeşçe elini uzatmasının nedeni de budur.” (s.202)

3 Kas 2017

Ezra Pound - Cathay

“O çalınan ezgilerle
Kadifelere sarınmış ben de, başımı onun kucağına koyup uyudum,
İçim öylesine yücelmişti ki, göklerin üstüne çıkmıştı,
Gün sonunda önce yıldızlar gibi dağıldık, yağmur gibi.
So’ya gidecektim, suların ötesine,
Sen kendi köprüne gidecektin.” (s.33)

“Anılar, yüzen geniş bir bulut gibi
Günbatımı, eski bildiklerin ayrılışı gibi
Kenetlenmiş elleriyle eğilen, uzaklaşınca.” (s.43)

“Doğuya bakan bahçemde ağaçlar yeni filizlerle patlıyor.
Yeni sevgiler uyandırmaya çalışıyor,
Güneşle ayın hep kımıldadığını söylüyor insanlar, yumuşak bir yer bulamadıkları için oturacak.
Kuşlar kanat çırpıyor ağacıma konmak için,
Şöyle dediklerini duydum galiba:
Başka insanlar yok değil,
Ama en çok bu adamı seviyoruz biz,
Ama konuşmak istesek de, acımızı anlayamaz.” (s.61)

26 Eki 2017

Jean Paul Sartre - Sanat, Felsefe ve Politika Üstüne Konuşmalar

“Özgürlük dünyasının gerçek deneyi, aristokrasi diye bir şeyin olmadığını, yalnızca birbirinden farklı durumların, ve özgürlüklerinden az çok yararlanan insanların olduğunu kabul etmektir.” (s.12)

“-Edebiyat sizin için kendinizi maddesel koşullardan kurtarmak mıdır, yoksa dünyaya girmenin bir yolu mu?
Sartre: Hiçbir zaman edebiyatı dünyaya katılmışlıktan başka bir biçimde anlamadım. Eğer dünyadan kaçarsa, hiçbir önemi kalmayacaktır edebiyatın. Kendimi bağımlı bir edebiyatla sınırladığım için sık sık kınayanlar oldu beni. Edebiyat, eğer her şey değilse, hiçbir şey değildir.” (s.12)

“Her yazar gerçeği anlatmak için yalan söyler aslında.” (s.23)

“Evet, insan eksikliğiyle tanımlar kendini.” (s.51)

“Büyük bir rahatlıkla yazmak için yaratıldığıma inanıyordum. Varlığımı doğrulamak ihtiyacıyla, edebiyatı kendim için bir mutlak saydım. Bu düşünüşten kurtulmam için otuz yıl gerekti.” (s.58)

“Hayır, evren her zaman karanlık. Bizler, birer yıkıma uğramış yaratıklarız. Ama ben birdenbire, yabancılaşmanın, insanın insanı sömürmesinin, besinsizliğin, bir lüks olan metafizik hastalığını geriye ittiğini gördüm. Açlık, işte o apaçık bir hastalıktır. Toplumsal ekonomik dertlere devâ bulunabileceğine inanıyorum ben, bunu istiyorum. Az bir talihle bu mutlu çağ gelebilir. Ben, dünya değişince her şeyin daha iyi olacağına inananlardanım.” (s.60)

“Yazar, iki milyar aç insan için yazmadığı sürece, bir tedirginlik duyarak yaşayacaktır.” (s.63)

“İnsanın kafasına yerleşmiş mümkün olan her şeye karşı başkaldırması gerekir.” (s.65)

“Kültürün ne olduğunu; herkes için hatta kara cahiller için bile ne kadar önem taşıdığını anlatacak değilim size. Filozofça düşüncelere de dalacak değilim; genç bir Sovyet yurttaşının şiirle ilgili açık bir tartışmada, benim önümde neler söylediğini tekrarlamakla yetineceğim: Ben teknisyenim, ama mesleğimi gerektiği gibi yapabilmem için şiire ihtiyacım var.” (s.66)

“Bana kalırsa kültür, insanın içinde yaşadığı, savaştığı ve çalıştığı dünya ve kendi üzerine edindiği bilincin sürekli evrimidir.” (s.67)

“Ben, bir insan hayatını, Chartres katedralinden üstün tutanlardanım. Çünkü bu katedral uğruna ölecek olursak, katedral bizim yerimizi dolduracak insanları yeniden yaratamaz. Oysa insanlar yaşadıkça, yıkılmış bir katedralin yerine yenisini yapabilirler.” (s.73)

“-Gizli Oturum’daki, Cehennem Başkalarıdı, cümlesini biraz olsun açıklar mısınız?
Sartre: İnsan doğuştan boyun eğmek zorunda bulunduğu koşulların içine atılır. Zengin birinin oğlu olarak da doğabilirsiniz, bir Cezayirlinin, bir Amerikalının ya da bir hekimin oğlu olarak da. Böylece geleceğiniz sizin için siz daha dünyaya gözünüzü açmadan yoğrulmuş olur. Bu, kolaylıkla anlaşılacağı gibi, size başkalarının eliyle hazırlanmış bir gelecektir. Onlar bunu doğrudan doğruya yaratmıyorlar, ama kendileri sizi siz yapan bu toplum düzeninin parçasıdırlar. Eğer bir köylü çocuğu iseniz, toplum düzeni sizi kente yönelmek zorunda bırakır. Orada makineler beklemektedir sizi. O makinelerin, çalışabilmeleri için sizin gibi insanlara ihtiyacı vardır. Demek ki sizin yazgınız bir işçi olmakmış. Siz bir çeşit kapitalist baskı sonucu köyden uzaklaştırılmış bir köylü çocuğusunuz. Bu durumda fabrika sizin varlığınızın bir nedenidir. Kesin olarak nedir sizin varlığınız? Yapmakta olduğunuz iş ve yaşama standartına göre sizi sınıflandıran ücrettir. Böylesine bir varoluşun en doğru tanımı da cehenem sözcüğü ile olur. Örneğin, 1930’da, 1935’de Cezayir’de doğmuş bir çocuğu ele alalım. Alın yazısıölüm ve işkencenin ortasına atılarak yazılmıştır bu çocuğun. İşte cehennem budur.” (s.79)

“Aydın olarak görevim düşünmektir. Hiçbir sınır tanımadan, yanılmayı da göze alarak düşünmek. Benim ilkem kendimi sınırlandırmamak, başkalarının da beni sınırlandırmasına boyun eğmemektir.” (s.84)

“Nobel armağanı almak gibi çok şerefli bir biçimde de olsa, yazar kendisinin kurumlaştırılmasına boyun eğmemelidir.” (s.87)