10 Oca 2019

Sigmund Freud - Amatör Psikanalizi


“Tedavide söz öğesini de hiç küçümsemeyelim; çünkü güçlü bir nesnedir söz, birbirimize duygularmızı açıklamakta başvurduğumuz bir araçtır; başkalarını etkilemek istiyorsak, izlemememiz gereken bir yoldur. Sözler dile gelmez rahatlıklar sağlar insana, öte yandan korkunç yaralar açar. Başlangıçta eylem vardı, ona kuşku yok, söz sonradan geldi, eylemin yumuşayıp söze dönüşmesi bazı koşullar altında uygarlığın sağladığı bir başarıdır. Ama yine de söz başlangıçta bir büyü, sihirsel bir eylemdi, hâlâ da bu gücünü geniş ölçüde koruyor.” (s.31)

“Tutkuları dizginleyip gerçeklik karşısında boyun eğmenin mi, yoksa tutkulardan yana çıkıp dış dünyaya karşı kendini savunmanın mı daha yerinde olacağı konusunda alınacak kararlar, yaşam bilgeliğinin dışavurumlarını oluşturur.” (s.51)

6 Oca 2019

John Berger - Portreler

“Bu kitaptaki resimlerin tümü kasıtlı olarak siyah beyaz. Nedeni ise bu eserlerin gösterdiklerinin, günümüz tüketim dünyasında parlak renkli röprodüksiyonlarla parası bol olanlar için tasarlanan kataloglarda lüks eşya kategorisine indirgenmek istenmesidir. Oysa siyah beyaz röprodüksiyonlar sadece hatırlanmak içindir.” (s.14)

“Bu karanlığı tanımlayacak bir kelimemiz yok. Gece değil, cehalet de değil. Zaman zaman her birimiz bu karanlığın içinden her şeyi görerek geçeriz: o kadar çok şey görürüz ki hiçbirini ayırt edemeyiz. Bunu benden daha iyi bilirsin, Marisa. Her şey içeriden gelir.” (s.26)

“Artık orada olmayan bir şeyi özlemenin ani ıstırabı, insanın aniden elinden düşen bir kavanozun paramparça olması gibi. Tek başınıza parçaları topluyorsunuz, hangisinin nereye geleceğini buluyorsunuz, sonra da özenle hepsini teker teker birbirine yapıştırıyorsunuz. Sonunda kavanozun parçaları bir araya gelmiş oluyor ama kavanoz eskisi gibi olmuyor. Hem daha kusurlu hem daha değerli oluyor. Ayrıldıktan sonra bellekte tutulan sevgili bir yerin ya da sevgili bir insanın imgesine de böyle bir şey olur.” (s.34)

“Çoğu zaman seçimlerimizden çok nedenlerimizle ilgili yanılırız.” (s.46)

“Ego, doğa tarafından insanın hayatta kalabilmesi için tasarlanmış olup doğada başka hiçbir şeye tekabül etmez. En fani yanıdır. İnsan öldüğü zaman, sadece bu kısım, bu kıyıcı aygıt yok olur. Başka her şey dönüşüme uğrar. Herkes herkestir.” (s.57)

“Çoğu kehanet, belli bir şey üzerine odaklandığında kötülüğü haber verir çünkü tarih boyunca daima yeni dehşetler ortaya çıkmıştır, bunların birkaçı ortadan kalksa bile yerine yeni mutluluklar gelmez, mutluluk daima eskidir. Bu mutluluk için verilen mücadelenin yöntemleri değişir.” (s.59)

“Sevgi masumiyet bahşeder. Affedecek hiçbir şeyi yoktur. Sevilen insan sokaktan geçerken ya da yüzünü yıkarken görülen insanla aynı değildir. Tam olarak, kendi hayatını ve yaşantılarını yaşayan insan da değil, çünkü o masum kalamaz. Kimdir öyleyse sevilen? Kimliği seven dışında kimse tarafından olumlanmayan bir gizem. Ne kadar iyi görmüştür Dostoyevski bunu. Sevgi birleştirir ama gene de yalnızdır. Sevilen, kişinin kendi eylemleri ve ben merkezciliği eridikten sonra süren varlıktır. Sevgi, sevileni sevme ediminden önce tanır ve o edimden sonra da hâlâ ve yine, o aynı insanı tanır. O insana, erdeme çevrilemeyecek bir değer yükler.” (s.75)

“Yanımda olduğun zaman değişen şeyse, ne yapacağın kestirilemez bir hale bürünmen. İşte o zaman ne yapmak üzere olduğunu hiç bilemiyorum: Seni izlemeye başlıyorum. Hareket ediyorsun. Ve yaptığın her şey beni sana bir kez daha âşık ediyor.” (s.110)

“Kadınlar çoğu zaman şevk ve hayal kırıklığıyla âşık olurlar, bu bakımdan da iki misli koruma altındadırlar.” (s.134)

“Yollar dümdüz, kentler arasındaki mesafeler uzun. Gökyüzü yeryüzüne yeni bir teklifte bulunuyor.” (s.169)

“Üsluplarımız şaşırtıcı derecede benzerdi. Giyim kuşamdan ya da markalardan bahsetmiyorum. Yağmurda sırılsıklam bir ormanın içinden yürürken, ya da sabaha karşı Milano’nun merkezi tren istasyonuna varırken nasıl olduğumuzu hatırlıyorum. Çok yakın. Yine de birbirimizin gözlerinin derinliklerine, bunun içerdiği riskleri bal gibi bildiğimiz halde inkâr ederek baktığımızda, ödünç aldığımız zamanların kuruntudan ibaret olduğunu fark etmeye başlardık. Hüzün buydu. Köpeğin ulumasına yol açan buydu.” (s.172)

“Böylesine arzulanmak -hele arzu karşılıklıysa- arzulanan kimseyi pervasız kılar. Alt kattaki zırhlardan hangisini kuşanırsa kuşansın, hiçbiri ona bu denli güçlü bir korunma duygusu veremez. Arzulanmak bir kimsenin bu hayatta ölümsüzlük hissine erişmeye en yakın olduğu zamandır belki de.” (s.177)

“Ne çok şeyin asla bağışlanamayacağını biliyor musunuz? Hiç unutulmayacak fiiller, davranışlar olduğundan haberiniz var mı? Kimse görmez onları. Hatta Tanrı bile.” (s.203)

“Hepimiz bilinmeyi istemez miyiz, sırtlarımız, bacaklarımız, kalçalarımız, omuzlarımız, dirseklerimiz, saçlarımızla bilinmeyi? Psikolojik olarak tanınmayı değil, sosyal olarak alkışlanmayı, övülmeyi değil, sadece tüm çıplaklığımızla bilinmeyi. Bir çocuğun annesi tarafından bilindiği gibi.” (s.251)

“Bugün dünyada anlam arayışı burada, duvarın iki yanı arasındadır. Ayrıca duvar her birimizin içindedir. Şartlarımız ne olursa olsun, içimizden duvarın hangi yanına uygun düştüğümüzü seçebiliriz. Bu iyi ile kötü arasındaki bir duvar değildir. İyi de, kötü de her iki tarafta vardır. Seçim, insanın öz saygısıyla içindeki keşmekeş arasındadır.” (s.353)

“İnsan kendini ancak tam anlamıyla içine sindirdiği bir şeye teslim eder.” (s.359)

“Hiç kimse gerçek gökyüzüne, güncel  bir korkusuna ya da beklentisine ilişkin bir dilek tutmaksızın bir dakikadan fazla bakamaz.” (s.376)

“Aşk mektupları aslında ne hakkındadır? Pembe dizileri boş verin, kendinizden cevap arayın. Her ilişki farklıdır ama şu ya da bu şekilde hepsi de arzu ve şefkatle alakalıdır. Çekicilik dendiğinde , içinde teselliyle ilgili gizli bir cümlecik vardır her zaman: teklif edilmiş ve sunulmuş. Ben, şefkatle yakından ilintili acıma hissinden söz etmiyorum burada. Şefkatin, diğer heyecanların ve tutkuların içinde var olduğunu, belki de onların zeminini oluşturduğunu düşünüyorum. Ya da daha basite indirgersek, şefkat olmadan aşk olmaz. Ve insan yaşlandıkça bu daha iyi anlaşılır.” (s.438)

“Var olmayan tek bir şey vardır – unutuluş.” Jorge Luis Borges (s.478)

3 Oca 2019

Carl Gustav Jung - Ruh


“Her zaman doğrudan ve konunun özüne yönelik düşünen bir amcam vardı. Bir gün beni sokakta durdurdu ve şöyle dedi: Cehennemde şeytanın ruhlara nasıl işkence ettiğini biliyor musun? Hayır, deyince, şöyle yanıt verdi: Onları bekletir.” (s.145)

18 Ara 2018

Carl Gustav Jung - Anılar, Düşler, Düşünceler


“Kendi ruhuna bir teleskopla baktı. Düzensiz gibi görülenleri gördü ve güzel yıldız kümeleri gibi gösterdi ve bilincine dünyaların içinde gizli dünyalar kattı.” Coleridge, Defterler (s.11)

“Yaşlanınca hem içsel hem de dışsal bağlamda gerilere, gençliğimizin anılarına dönüyoruz.” (s.13)

“Canlı kalan tüm anıların huzursuzluk ve tutku yaratan duygusal deneyimler olduklarını anladım.” (s.13)

“Yaşamımdaki dışsal olayların tümü rastlantıdır. Bana her zaman böyle olmuştur. Bu, kaderin bir marifeti. Yalnız içimdekilerin bir niteliği ve kalıcı bir değeri oldu. Sonuçta, dışsal olayların tümü silikleşti. Belki de zaten dış olaylar o kadar da önemli değillerdi ya da içsel gelişmemin aşamalarıyla örtüştükleri oranda önemliydiler. Yaşamımın dış göstergelerinin büyük bir bölümü bu nedenle yok oldular ya da tüm enerjimi onlara verdiğim için tükendiler.” (s.13)

“Birçok açıdan, başkaları gibi olmadığımı biliyorum, ama aslında nasıl olduğumu bilemiyorum.” (s.20)

“Biz denetleyemediğimiz ya da yalnızca bir bölümünü yönlendirebildiğimiz ruhsal bir süreciz.” (s.20)

“Dış dünya, içsel olanın yerini alamaz. Bu nedenle, dışsal olaylar açısından yaşamım zengin değil. Onlarla ilgili söyleyecek fazla bir sözüm de yok; anlatsam boş ve içeriksiz oldukları duygusuna kapılırım. Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamımı benzersiz kılanlar onlar ve özgeçmişim de onlarla ilgili.” (s.21)

“Tutkuya dönüşen yalnız kalma isteğim ve yalnızlıktan çok zevk almam yolumu şaşırmama neden olmuştu.” (s.54)

“Üniversitedeki ilk yıllarımda, bilimin inanılmaz çoklukta bilgiye ulaşmak için kapıları açtığını fakat gerçek sezgilere çok az katkıda bulunabildiğini anladım. Katkıda bulunsa bile, bu her zaman özel bir nitelikte oluyordu. Felsefe kitaplarından, bu durumun ruhun varlığına bağlı olduğunu biliyordum. Ruh olmasaydı ne bilgi ne de sezgi olurdu.” (s.130)

“Coşkuyla ilgilendiğim konular, başkalarınca boş, bulanık ve hatta korkulacak şeyler olarak algılanıyordu. Korkulan neydi? Bu soruya yanıt bulamıyordum. O zamanı, mekânı ve nedenselliği kısıtlayan, sınırları aşan olaylar olabileceği olasılığı ne ilk kez ne de dünyayı sarsacak nitelikteydi. Hayvanların fırtınaları ve depremleri önceden sezebildikleri bilinen bir gerçekti. Birinin ölümünü haber veren düşler, ölüm anında duran saatler, kritik bir anda tuzla buz olan camlar olmuştu. Çocukluğumun dünyasında bunlar olağan sayılırdı. Oysa şimdi, bunlardan sanki benden başka kimsenin haberi yoktu. Ciddi ciddi ne tür bir dünyaya çattığımı düşünmeye başladım. Anlaşılan, kentsel dünyanın ne dağlardan, ormanlardan, nehirlerden ve hayvanlardan oluşan gerçek dünyadan, yani kırsal dünyadan ne de Tanrı’nın düşüncelerinden haber vardı. Bu düşünce beni rahatlatıp özsaygımı yeniledi. Tüm öğrenme zengnliğine karşın, kentsel dünyanın zihinsel açıdan oldukça kısıtlı olduğunun bilincine varmıştım. Bu sezgi tehlikeli oldu çünkü beni kendini beğenmişlik nöbetlerine, yersiz eleştirilere ve saldırganlığa yöneltti. İnsanlar benden hoşlanmamaya başladılar.” (s.132)

“Her terapstin başka bir bakıç açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. Papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. Analistlere her zaman, kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun, öğüdünü veririm. Özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. Kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel iç görüşleri vardır. Erkeklerin içlerini okurlar ve animalarının karmaşıklığını görürler. Bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!” (s.166)

“Gerçek deneyimin ve gerçek ruhsal yaşamın üzeri örtülür ve bilinen kavramların kullanıldığı güvenli ama yapay, iki boyutlu kavramsal dünyaya sığınılmış olur. Deneyim soyutanır ve gerçeğin yerini alan sözcükleri kullanılmaya başlanır. Hiç kimse kavramlara uymak zorunda değildir. Kavramların iyi tarafı insanları deneyimlerden uzak tutmalarıdır. Ruh kavramlarda yaşamaz, eylemlerde ve olgularda yaşar. Sözcüklerle bir şey elde edilemez, yine de bu prosedür sonsuza dek tekrarlanır. Bu nedenle hastalarım arasında, yalanı alışkanlık haline getirmişlerin dışında en zor ve en az minnet duyanlar entelektüeller olmuştur. Bir dedikleri bir dediklerine uymaz. Bir kompartıman psikolojisi oluştururlar. Duygularını denetleme gereği olmadığında her şeye verebilecekleri hazır bir yanıtları vardır. Oysa duyguları gelişmemişse onlar da nevrotik olurlar.” (s.176)

“Yaralı nasıl kendini yaralarsa, iyileşen de kendini iyileştirir.” (s.256)

“Bazen, tüm çevreyi kapsıyorum gibi bir duyguya kapılıyorum. Her ağacın, her dalganın, bulutların ve gelip geçen her hayvanın içindeyim. Mevsimlerin ve nesnelerin de.” (s.267)

“Elektrik olsun istemedim. Kendi sobamı ve kendi ocağımı kendim yakıyorum. Akşamları gaz lambası kullanıyorum. Çeşme suyu da yok. Suyu kuyudan ben çekiyorum. Odun kesiyorum ve yemeğimi kendim yapıyorum. Bu basit işler, insanı sade yapar. Sade olmak da öylesine zordur ki!” (s.267)

“Ruhumuz ve bedenimiz, atalarımızda da olan bireysel öğelerden oluşur. Bireyin ruhundaki yenilik, çok eski öğelerin sonsuz değişimlerinden biridir. Bu nedenle ruhun ve bedenin yoğun bir biçimde tarihsel nitelikleri vardır ve bunlar bir varlık dünyaya geldiğinde, kendilerine bu yeni şeyin içinde doğru dürüst bir yer bulamazlar, yani atalarımızdan gelen nitelikler bu yeni şeyle tam uyum içinde değildirler. Günümüz ruhu çağdaş olduğunu savunsa da, insanoğlunun ne Ortaçağ’la ne Antik Çağ’la ve ne de ilkellikle işi bitmiştir. Buna karşın, bizi köklerimizden uzaklaştırdıkça artan bir gelişme seline kendimizi kaptırdık gidiyoruz. Çoğu zaman, geçmişten kopmak, geçmişi yok etmek demektir. Böyle olduğunda, ileriye doğru gitmekten başka bir olasılık kalmaz. Oysa medeniyetimizin getirdiği hoşnutsuzluk, köksüzlüğümüzün ve geçmişle bağlantımızın yitmesinin sonucudur.” (s.278)

“Doğanın yarım bıraktığını sanat tamamlar, der simyacılar. Ben, yani bir insan, gizli bir yaratıcılıkla, dünyaya nesnel bir varoluş katarak, ona kusursuz damgasını vurmuştum. Böyle bir davranışı ancak yaratıcı yapabilir denir. Oysa böyle dersek yaşamı, en ince ayrıntısına dek ayarlanmış ve daha önceden saptanmış kurallara göre işleyen bir makine gibi görürüz. Saat gibi işlediğini düşünürsek, insanın, düyanın ve Tanrı’nın trajedisi bu tablonun dışında kalır ve yeni ufuklara yol açacak yeni günler doğmaz. Geriye de, tasarlanmış, can sıkıcı bir işlemden öte bir şey kalmaz.” (s.300)

“Doğanın sınırsız bilgi içerdiği doğru ama bu bilgileri bilinç yalnızca zamanı geldiğinde algılayabiliyor. Büyük bir olasılıkla bu süreç insan ruhunda da olan bir olguya benziyor. Yıllarca bir şeyden kuşkulanırız, ama gerçeği ancak belirli bir an geldiğinde açıkça kavrayabiliriz.” (s.358)

“Batılı insan durağan bir dünyanın anlamsızlığına dayanamaz. Anlamı olduğunu düşünmek zorundadır. Doğulunun böyle bir varsayıma gereksinmesi yoktur çünkü kendisi bu düşüncenin somutlaşmış halidir. Batılı dünyanın anlamını tamamlamak gereksinimi içindeyken, Doğulu dünyayı ve varoluşu kendisinden uzaklaştırmaya çalışarak anlamı insanın kendisinde gerçekleştirmeye çalışır.” Buddha (s.367)

“Dünya bizim başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz.” (s.394)

“Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin bizim yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekir.” (s.394)

“Beni anlamadıklarını gördüğümde, iletişim kurmaktan hemen vazgeçtiğim için birçok insanı kırdım. İlerlemem gerekiyordu. Hastalarımın dışında, insanlara karşı sabırlı olamadım. Bana uygulanan ve seçme özgürlüğümü elimden alan içimdeki bir yasaya uymak zorundaydım ama kuşkusuz, her zaman ona uyamadım. Hangimiz yaşam boyu tutarlı olabilirz ki? İç dünyama uydukları sürece bazı insanlar için hep vardım ve onlara kendimi yakın hissederdim, ama sonra beni onlara bağlayan bir şey kalmazsa onlardan kopardım. İnsanların bana söyleyecek bir şeyleri kalmasa da varlıklarını sürdürdüklerini öğrenmem hiç de kolay olmadı. Birçok insanda beni heyecanlandıran insanca bir canlılık buldum ama bu heyecanı psikolojinin büyülü dairesi içinde kaldıkları sürece duyuyor, bir an sonra, onları aydınlatan projektör başka bir yöne döndüğünde artık görülecek bir şey bulamıyordum. Birçok insana karşı yoğun bir ilgi duydum ama içlerini okur okumaz ilgim sönerdi. Bu yüzden çok düşman edindim. Yaratıcı bir insan, yaşamını çok az denetleyebilir. Özgür değildir, şeytanı onun elini kolunu bağlar ve onu yönetir.” (s.412)

“Doğduğumuz dünya çok acımasız, ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. Anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, insanın yapısına bağlı. Anlamsızlık tümüyle baskın çıksaydı, gelişmek için attığımız her adımda, yaşamın anlamı büyük bir oranda değerini yitirirdi. Ama böyle değil ya da bana öyle geliyor. Büyük bir olasılıkla, tüm metafizik sorunsallarında olduğu gibi, her ikisi de doğru. Yaşam anlam ve anlamsızlık demek ya da yaşamda anlamlar ve anlamsızlıklar var. anlamın ağır basıp zaferi kazanmasını kaygılı bir umutla yürekten istiyorum.” (s.414)

“Her şey apaçık, bulanık gören benim.” Lao Tzu (s.414)

10 Ara 2018

Marquis de Sade - En Çok Kendisine Yabancıdır İnsan


“Doğa insana iyi gelecek duygulardan, davranışlardan başka bir şey esinlemez; doğadan daha bencil hiçbir şey olamaz; o halde biz de bencil olup onun kurallarına uyacağız.” (s.5)

“Doğa her birimize içten duygularımız için bir kapasite bahşetmiştir: bunu başkaları üzerinde israf etmeyelim.” (s.6)

“Bazı kişiler diğerlerine acımasız görünebilir ama bu sadece bir yoldur, daha insancıl olmak ve daha derinden hissetmek adına, kendilerinin bildiği.” (s.6)

“Onun hatıralarının kurbanı olmak istiyorum.” (s.14)

“Kalp nedir, bilmiyorum, ben bilmem: kelimeyi sadece zihnin kırılganlığını vurgulamak için kullandım.” (s.15)

“Mutsuzluklarıma benim düşünce tarzım değil diğerlerinin düşünme tarzı neden oldu.” (s.15)

“Aşk gururdan daha güçlüdür.” (s.17)

“Hayatının en mutlu zamanlarını iyi değerlendir: bu zamanlar öyle kısa ki! Bu günleri iyi değerlendirerek yeteri kadar mutlu olursak, nefis anılar yaşlılığımızda bizi teselli etmeyi ve eğlendirmeyi sürdürür. Bunları kaybedersek? Can yakıcı pişmanlıklar, vicdan azapları bizi yakar ve ölüme yaklaştıkça yaşlılığın ıstıraplarıyla birleşip gözyaşlarıve acıyla bizi çevreler.” (s.28)

“Bir kişinin hayatına kast eden kanun (idam cezası) uygulanamaz, adil değildir, kabul edilemez. Suçu asla önlememiştir. Zira her gün darağacının dibinde ikinci bir suç işlenmektedir.” (s.29)

“Kavrayış ve inanç arasında doğrudan bağlar olmalı.” (s.41)

“Bu kadar kolay değiştirebiliyorken, kaderinizden neden yakınırsınız?” (s.41)

“Sandığınızın aksine dünyada tamamen suçlu ya da tamamen erdemli sayılabilecek hiçbir eylem yoktur. Her şey alışkanlıklarımıza ve içinde yaşadığımız iklime bağlıdır; genelde burada suç olan şey buradan yüzlerce fersah ötede erdemdir; bizim içinse diğer yarım kürenin eylemleri suçtur.” (s.42)

“Bize haz verdiği için hor görülen hareketlerimiz karşısında başkalarının küçümsemesini çekinmeden kabul ederiz.” (s.42)

“Gerçek mutluluk hislerde yatar ve erdem bunlardan hiçbirini tatmin etmez.” (s.43)

“Üreme doğanın amacı değildir; doğa bu durumu yalnızca hoş görür ve ne kadar az çoğalırsak, bu onun niyetleri için daha uygundur.” (s.44)

“Bazı kişiler zor görünebilirler çünkü güçlü duygulara sahiptirler ve bazen sınırları epey zorlayabilirler; dikkat çeken kayıtsızlıklarıve acımasızlıkları aslında diğerlerinden daha güçlü görünmek için sadece kendilerinin bildiği bir yoldur.” (s.47)

“Ben kalp nedir bilmem, bana göre o, zihnin zayıf tarafıdır.” (s.50)

“Mutluluk, hayal gücünün ürünü olan bir soyutlamadır. Bir duygulanım biçimidir ve tamamıyla bakma ve hissetme yöntemimize bağlıdır.” (s.65)

7 Ara 2018

Don Miguel Ruiz - Beşinci Anlaşma


“Hakikat, kendine hâkim olmaya, çok kolay bir hayata ulaştırır; onu çarpıtmak ise gereksiz çatışma ve acı çekmeye yol açar. Farkında olmak ise her şeyi değiştirir.” (s.32)

“Mutluluğunuz size bağlıdır ve sözü nasıl kullandığınızla ilintilidir. Eğer birine kızıp ona duygusal zehir yollamakla kullanıyorsanız, dışarıdan sanki sözü ona karşı sarf etmişsiniz gibi görünse de, aslında kendinize karşı kullanmış olursunuz. Bu eylem benzer bir tepki yaratacak ve o kişi size karşı olacaktır.” (s.42)

“Gözleriniz çevrelerindeki milyonlarca nesneden yansıyan ışığı algılamakta. Güneşin tüm dünyadaki nesnelere yolladığı ışığı her nesne yansıtıyor. Milyarlarca ışın her yönden gelip gözünüze giriyor ve gözlerinize nesnelerin imgelerini yansıtıyor. Tüm bu nesneleri gördüğünüzü sanıyor ancak aslında yansıyan ışığı görebiliyorsunuz.
Algıladığınız ne varsa gerçek olanın yansıması, tıpkı aynadaki gibi, ancak önemli bir farkla; aynanın arkasında hiçbir şey yok ama sizin gözlerinizin arkasında her şeye bir anlam vermeye çalışan bir beyin var. Beyniniz algıladığınız her şeyi her sembole sizin yüklediğiniz anlama göre, konuştuğunuz dilin yapısına göre, zihninize programlanmış tüm bilgiye göre yorumluyor. Algıladığınız ne varsa hepsi sizin inanç sisteminizden filtre ediliyor. Ve algıladığınız her şeyi inandıklarınızın tümünü kullanarak yorumlamanın sonucu, sizin kişisel rüyanız. Tüm bir sanal gerçekliği zihninizde işte böyle yaratıyorsunuz.” (s.46)

“Pek çok usta her zihin bir âlemdir demiş, doğru söylemiş. Dışarıda gördüğümüzü sandığımız dünya aslında içimizdedir. O yalnızca hayalimizin imgeleridir. Bir rüyadır.” (s.47)

“İnsanların hakkınızda düşündükleri ne varsa, aslında onlardaki siz imgesi üzerine kuruludur; o imge siz değilsiniz.” (s.51)

“Dünya kendi düşünü gören, başkalarının kendi alemlerinde, kendi hayalleriyle yaşadığının farkında olmayan milyarlarca insanla dolu.” (s.52)

“Başkalarının bakış açısını kendinize dert etmenize gerek kalmadı. Bir kez başkalarının söylediklerinin ya da yaptıklarının sizinle ilgisi olmadığını görebildiğinizde, kimin hakkınızda dedikodu yaptığı, kimin sizi suçladığı, kimin dışladığı önemini kaybeder. Dedikodular sizi etkilemez olur. Kendi görüşünüzü savunmaya zahmet bile etmezsiniz. İnsanların sözleri sizi etkilemez çünkü onların görüşleri ve duygusal zehirlerine bağışıklığınız vardır.” (s.53)

“Hiçbir şeyi kişisel algılamamak, kendi türünüzde insan insana etkileşiminizde nefis bir araçtır. Ayrıca, bireysel özgürlüğe alınmış bir bilettir de çünkü artık hayatınızı başkalarının fikirlerine göre yönetmek zorunda değilsinizdir. Bu, insanı gerçekten özgür kılar!” (s.53)

“Asırlar hatta bin asırlar boyu, insanlar zihinde iyi ile kötü arasında bir uzlaşmazlık olduğuna inandılar. Oysa bu doğru değildir. Gerçek uzlaşmazlık, hakikatle yalan arasındakidir. İyi ile kötü yalnızca o uzlaşmazlığın sonucudur. Belki de tüm uzlaşmazlıkların yalanların sonucu olduklarını söyleyebiliriz çünkü hakikatin içinde hiç uzlaşmazlık bulunmaz.” (s.54)

“Varsayımda bulunmak, ortada olup biten bir dram yokken, onu aramaktır.” (s.62)

“Siz kendi anladığınızdan, kafanızın içinde duyduklarınızdan sorumlusunuz. Çünkü işittiğiniz her kelimeye anlam yükleyen sizsiniz.” (s.88)

28 Kas 2018

Stefan Zweig - Sabırsız Yürek

“Gözleri kahve çekirdeklerini andırıyor; gülümseyince kavrulan kahve çekirdekleri gibi çıtır çıtır yanıyordu adeta.” (s.31)

“Güldüğümüz, budalaca şakalaştığımız her saniyede birilerinin yatağında kıvranıp öldüğünü, binlerce pencerenin gerisinde yoksulluğun kol gezdiğini, insanların açlıktan öldüğünü, hastanelerin, taşocaklarının, kömür madenlerinin olduğunu, fabrikalarda, bürolarda, hapishanelerde sayısız insanın angarya olarak çalışmak zorunda kaldığını; başka birinin acı çektiğini hissetmenin o kişinin acısına bir faydası olmayacağını biliyordum. Yeryüzündeki acı ve felaketleri yalnızca düşünmenin bile, geceleri insanın uykusunun kaçması ve dudaklardaki gülümsemenin kaybolup gitmesi için yeterli olacağının bilincindeydim.” (s.61)

“Yaşamımda ilk kez her tür bağlılığın ruhun asıl güçlerini engellediğini, insanın gerçek kişiliğinin ancak özgür olduğu zaman ortaya çıktığını anlıyordum.” (s.71)

“Yoğun duygular sonsuza dek süremezdi.” (s.75)

“Gençliğin anlamı her öğrenilenden coşku duyup yeni keşiflere doyamamasıdır.” (s.76)

“Kişinin ruhsal dengesini belirleyen rastlantılar, cesaretimizi artıran ya da kıran küçük ayrıntılar değil midir?” (s.125)

“Genellikle zıt kutuplar birbirini çeker, tabii doğru yerleştirilirlerse kusursuz bir uyum ortaya çıkar. Bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.” (s.181)

“Yaşamda zaman zaman aldanmış olmaktan utanmamalısınız, hatta diyebilirim ki insanlara ve olaylara başlangıçta iyimserlikle yanaşmayı engelleyen eleştirici, kuşkulu bakışların henüz kişiliğinizin bir parçası olmaması büyük bir şans.” (s.187)

“Gerçek yaşam ve yaşantılar konusunda benim kadar deneyimsiz biri doğal olarak, yaşadığı dünyanın kendisine anlatılanlardan, okuduklarından ibaret olduğunu sanır ve bunları deneyimlemeden önce, kaçınılmaz olarak hayal gücünün yarattığı bir dünyada ve kişilerle yaşar.” (s.273)

“Genç ve pek de deneyimli olmayan bir insan olarak, o zamana kadar aşk gereksiniminin ve özleminin yüreğin en büyük acısı olduğunu sanırdım. Ancak içinde bulunduğum o anda arzulamak ve özlem duymaktan çok daha beterinin, istemediğin halde sevilmek ve bu rahatsız edici tutku ve ihtirasa karşı koyamamak olduğunu anlıyordum.” (s.282)

“Karşılıksız bir aşka tutulan biri bu tutkusunu biraz olsun kısıtlama olanağına sahiptir; çünkü bu o yoksunluğun yalnızca kölesi, kulu değil, aynı zamanda da yaratıcısıdır. Aşık olan bu tutkusuna karşılık almayı başaramıyorsa bu, hiç değilse onun kendi suçudur. Ama karşılıksız olarak sevilen kişi, ölçüsünü ve sınırlarını kendinin belirleyemediği bu tutkuya gem vurmakta çaresizdir. Bir başkası tarafından sevilen herkes o kişinin karşısında çaresiz kalır.” (s.282)

“Başkalarından dinlenenler ve kitaplardan okunanların hepsi gelip geçiyor, geriye yalnızca kendi yaşadıklarınızın yüreğinizde uyandırdığı duygular kalıyor.” (s.284)

“İçgüdüler genellikle düşüncelerimizden daha tedbirlidir.” (s.285)

“Beni asıl şaşırtan yaşamımın akışındaki hızdı: Son birkaç saat içinde ne kadar önemli kararlar almıştım. Başka zaman olsa istekle istememek arasında gidip gelir, sayısız bahaneler yaratarak olumsuz duyguların karamsarlığına kapılır, karar almakta bocalayıp dururdum. İnsan yüreğinin en gizemli zevklerinden biri de budur; kararlarımızı gerçekleştirmeden önce kararsızlık yaşamaktan haz duyarız.” (s.322)

“Seven insan sevdiğinin gerçekten mutlu olup olmadığını tuhaf bir şekilde sezinleme gücüne sahiptir. Ve aşk kendi dünyasında her şeyin en sınırsızını, en ölçüsüzünü arzuladığı için, ölçülü ve tedbirli olan her şey onun için dayanılmaz ve iticidir.” (s.364)

“Kararlarımız, kabul etmek istemesek de büyük ölçüde sosyal konumumuzla sağladığımız uyuma ve çevreye bağlıdır. Düşüncelerimizin büyük kısmı genellikle önceden edinilmiş izlenimlerin ve etkileşimlerin doğal bir sonucudur.” (s.437)

“Yaşamda sevgiye gerek duyanlar, sağlıklılar, kendine güvenenler, gururlular, neşeliler, yaşamın zevkini çıkaranlar değildi. Onların buna ihtiyacı yoktu. Onlar sevgiyi yalnızca kendilerine sunulması gerekli bir şey olarak niteliyor, kayıtsız, kendini beğenmiş bir tavır takınıyorlardı. Sevgi onlar için yalnızca bir olgu, saçtaki bir toka, koldaki bir bilezik gibi başkaları tarafından sunulan bir armağandı; asla yaşamın anlamı ve ulaşılabilecek en yüce mutluluk değil.” (s.444)

“Unutmak kaçınılmaz olunca, insan yüreği de ona pekâlâ uyuyor ve unutmayı istiyor.” (s.459)

7 Kas 2018

Jonathan Haidt - Mutluluk Varsayımı

“Dünyaya zihnimizdeki filtreler aracılığıyla bakıyoruz. Bu filtrelerin duygularımızın, olaylara verdiğimiz tepkilerin ve bazı zihinsel hastalıkların nedeni olduğu düşüncesini Shakespeare’inkinden daha özlü bir şekilde ifade edemezdim.: “İyi ya da kötü bir şey yoktur, bir şeyi iyi veya kötü yapan düşüncedir.” (s.10)

“Yaşamımız, zihnimizin bir yaratısıdır.” Buda (s.11)

“Son araştırmalar, yaşamda uğruna mücadele etmeye değer bazı şeylerin önemli olduğuna işaret ediyor: Hayatta size kalıcı mutluluğu sağlayacak yaşam koşulları mevcuttur. Bu koşullardan biri başkaları ile kurduğumuz ve kurma ihtiyacı duyduğumuz bağlar olan ilişkililiktir. Sevginin nereden geldiğini, tutkulu aşkın neden bir zaman sonra söndüğünü ve hangi aşkın “gerçek” aşk olduğunu gösteren araştırmalar sunacağım. Buda ve Stoikler tarafından sunulan mutluluk varsayımının değiştirilmesi gerektiğini önereceğim: Mutluluk hem içeriden hem de dışarıdan gelir. Dengeyi doğru tutturmak için hem kadim bilgeliğin hem de modern bilimin rehberliğine ihtiyaç duyarız.” (s.13)

“Evrim asla öngörüyle ilerlemez. A noktasından B noktasına en iyi nasıl gidileceğini planlayamaz. Bunun yerine, genetik mutasyon yoluyla mevcut canlılarda küçük değişimlerle ortaya çıkar ve organizmaların mevcut koşullara daha etkili tepki vermesini sağladığı ölçüde bir nüfus içinde kalıcılık kazanır.” (s.30)

“Düşünme becerileri, kişinin kendi duygu ve arzularını anlama ve yönetme yeteneğinin yani duygusal zekanın bir boyutudur.” (s.33)

“İradi sistemin, içgüdüsel sistemi, sadece irade gücüyle yenmesi zordur; yani irade de efor sarfeden bir kas gibi yorulmakta ve tükenmektedir. İlki en nihayetinde yıpranır ve çöker ama içgüdüsel sistem kendiliğinden, çaba harcamaksızın sonsuza dek çalışır. Bir kere uyarıcıyı kontrol etmenin gücünü kavradığınızda, bu gücü çevrenizdeki uyarıcıları lehinize çevirmek ve istemediğiniz uyarıcılardan kaçınmak için kullanabilirsiniz. Eğer bu mümkün değilse, bilincinizi bu uyarıcıların cazip olmayan özelliklerine yönlendirebilirsiniz. Örneğin, Budizm, insanların kendilerinin (ve başkalarının) tenlerine olan bedensel tutkularını kırmak için, çürümüş cesetler üzerine meditasyon yöntemleri geliştirmiştir.” (s.34)

“Belirli düşüncelerin ve soruların yeni bir görüş açısı oluşturmadan uzun uzadıya zihinde tekrarlanmasını anlatan psikoloji terimi; ruminasyon.” (s.35)

“Aziz Paul, Buda, Ovidus ve pek çok diğer düşünürün halimize bakıp ağıt yaktığı kadar var. Zhininlerimiz, bölümlerinin gevşek ittifakından ibarettir ama biz bir bölümle özdeşleşiyor ve ona çok fazla önem veriyoruz. Önemini abarttığımız bu bölüm, bilinçli sözel düşünmedir. Sokak lambası altında arabasının anahtarlarını arayan ünlü sarhoş adam gibiyiz. (Polis sorar: Onları burada mı düşürdün? Hayır, der adam, onları arkada, yolda düşürdüm ama burada ışık daha iyi.)” (s.37)

“Bütün evren değişimdir ve yaşam, onu nasıl varsayıyorsanız öyledir.” Marcus Aurelius (s.39)

“Bugünkü halimiz dünkü düşüncelerimizden gelir, şu anki düşüncelerimiz ise yarınki hayatımızı hazırlar; hayatımız aklımızın eseridir.” Buda

“Brett Pelham, bir çalışmasında kişinin hoşlanma ölçerini tetikleyenin kendi adı olduğunu keşfeder; ancak bu keşif eylem halindeki hoşlanma ölçerin en tuhaf göstergelerinden biridir. Adınıza benzeyen bir sözcüğü gördüğünüzde veya duyduğunuzda, hissettiğiniz küçük bir hoşlanma anı bunun iyi bir şey olduğunu düşünmenizi sağlar. Mesela Dennis adındaki bir erkek, meslekleri değerlendirdiğinde, olasılıkları zihninde tartar: Avukat, doktor, bankacı, dişçi (dentist)… dişçi… dişçi… Bu kelime bir şekilde iyi hissettiriyor. Gerçekten de diğer isimlere kıyasla Dennis veya Denise isminde daha fazla dişçi (dentist) vardır. Lawrence adındaki erkekler ve Laurie adındaki kadınlar, hukukçu (lawyer) olmaya daha eğilimlidir. Louis ve Louise adındaki kişiler Louisiana veya St. Louis’e; George ve Georgiana ismindekiler de Georgia’ya yerleşmeye daha eğilimlidirler. İnsanların kendi adlarıyla olan benzerliklerden hareketle yaptıkları tercihler evlilik kayıtlarında da görülür: İnsanlar, kendi adlarına benzer isimli kişilerle evlenmeye biraz daha fazla eğilimlidir. Hatta kimi zaman benzerlik sadece ismin ilk harfinin ortak olmasıyla sınırlı kalabilir. Pelham bulgularını benim çalıştığım akademik bölüme sunduğunda, odadaki evli kişilerin çoğunun bu iddiayı haklı çıkarması beni hayrete düşürmüştü.” (s.45)

“Olumsuzluk önyargısı olarak adlandırılan bu ilke, psikolojinin her alanında kendini gösterir. Bir evli çiftin ilişkisinde, hassas ya da yıkıcı bir olayın neden olduğu hasarı ancak en az beş iyi veya yapıcı eylem telafi eder. Finansal işlemlerin getirisinden veya kumarda kazanılan paradan duyulan haz, aynı miktarı kaybetmekten duyulan acıdan daha azdır.” (s.46)

“Hüzünlü bir duygu durumu sizi bütün zevklere ve fırsatlara karşı köreltir. Ünlü bir depresifin dediği gibi: “Dünyanın bütün alışkanlıkları bana nasıl da sıkıcı, bozuk, donuk ve fuzuli görünüyorlar.” Böylece Hamlet, Marcus  Aurelius’tan alıntı yaparak “Zaten dünya ne iyidir ne kötü, düşüncenize bağlıdır iyilik ve kötülük” dediğinde haklıdır. Ama Hamlet bir şeyi unutmuştur: Düşüncelerin her şeyi kötüleştirmesine neden olan şey, aslında sahip olduğu olumsuz duygulardır.” (s.49)

“Zihin kendi yerindedir ve kendi başına bir cehennemden cennet, bir cennetten cehennem yaratabilir.” Marcus Aurelius (s.51)

“Meditasyon: Kaygıyı azaltan, memnuniyeti artıran ve günde bir kez alınan bir ilaç olduğunu öğrendiniz. Bu ilacı alır mıydınız? Aynı zamanda çok çeşitli olumlu yan etkileri olduğunu farz edin: artan özsaygı, empati ve güven sağlıyor, hatta belleği de geliştiriyor olsun. İlacın bir de doğal olduğunu ve hiçbir maliyetinin olmadığını farz edin. Herhalde bu ilacı kaçırmazdınız. Böyle bir ilaç elbette var. Bu ilacın adı meditasyon.” (s.53)

“Yaşamın iniş çıkışlarına aşırı duyarlı olmayı engellemek için atacağınız tek adım, meditasyon ve zihni terbiye etmektir. Kazanmanın hazzından vazgeçmek, kaybetmenin yoğun acılarından kurtarır. Buda’nın da dediği gibi: İnsan yalnızlıktaki sessizliği bilince ve sükunetin zevkine varınca, korkularından ve günahlarından arınır.” (s.54)

“Tek gerçek seyahat yabancı toprakları gezmek değil, farklı gözlere sahip olmaktır.” Marcel Proust (s.57)

“Felsefe dersleri verirken sıklıkla dünyanın bir yanılsama olduğu fikriyle karşılaştım. Derin bir anlamı var gibiydi ama tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman bilemedim. Fakat ahlak psikolojisi üzerine yirmi yıl çalıştıktan sonra anladığımı düşünüyorum. Antropolog Clifford Geertz’in şu ifadesi oldukça açıklayıcıdır: “İnsan kendi dokuduğu anlam ufkunun ağlarında asılı kalan bir örümcektir.” (s.101)

“Dünyaya bağlanmak ya da inzivaya çekilmek arasında ince bir çizgi de olsa Budizm, zihnimizin sürekli bir yargı üretimesine bir son vermek için onun eğitilmesi gerektiğini kabul eder.” (s.102)

“Yargılayıcı olmak gerçekten de bir zihin hastalığıdır: öfkeye, üzüntüye ve çatışmaya yol açar.” (s.103)

“Buda’nın da öğrettiği gibi, binici kademeli olarak fili terbiye etmeyi öğrenebilir; bunun bir yolu meditasyondur. Meditasyonun insanları sakinleştirdiği, iniş çıkışlar ve yaşamın küçük tahrikleri karşısında daha az tepkili kıldığı kanıtlanmıştır. Meditasyon hayatı felsefi bir şekilde ele almak için kendimizi eğitmenin Doğulu yoludur.” (s.103)

“Dünyaya bir de düşmanınızın gözünden bakın, onun tamamen kafayı yemiş biri olmadığını göreceksiniz.” (s.103)

“Yaşamımızın sadece bir çeyreğini yaşıyoruz – kendimizi suyun akışına neden bırakmıyoruz, geçitleri kaldırıp tekerleklerimizi harekete geçirmiyoruz? Duyacak olanın duymasına izin verin. Duyularınızı kullanın.” H. D. Thoreau (s.134)

“Bir insanın genlerine veya kişiliğine dair soru sorma imkânınızın olmadığı bir durumda onun ne kadar mutlu olduğunu veya ne kadar uzun yaşayacağını tahmin etmek istiyorsanız, sosyal ilişkilerine bakmanız yeterlidir. Güçlü sosyal ilişkilere sahip olmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor, üstelik sigarayı bırakmaktan bile çok daha fazla ömrü uzatıyor. Ayrıca ameliyat sonrası iyileşmeyi hızlandırıyor ve depresyon, kaygı bozuklukları riskini azaltıyor.” (s.165)

“Jean Paul Sartre’ın No Exıt oyunundaki karakterin söylediği gibi: “Cehennem başkalarıdır.” Ama cennet de öyle!” (s.166)

“Psikologlar kişiliği çoğu zaman duygusal denge, dışadönüklük, yeniliklere açıklık, uyumluluk (duygusal sıcaklık/hassasiyet) ve vicdan sahibi olmaktan oluşan beş büyük temel kişisel özelliğini ölçerek değerlendirir.” (s.175)

“Bilgelik dışarıdan alınmaz; onu, bizim adımıza kimsenin atılamayacağı bir maceraya çıktıktan sonra, kendimiz keşfetmek zorundayız. Çünkü bilgelik, dünyayı değerlendirdiğimiz bakış açısıdır.” Marcel Proust (s.187)

“Doğuluların ve Batılıların yaşama karşı yaklaşımlarının da karşıt oldukları söylenir: Doğu kabullenmeyi ve kolektivizmi vurgular; Batı ise çalışmayı ve bireyciliği. Ama görmüş olduğumuz gibi, her iki perspektif de değerlidir. Mutluluk kendinizi ve dünyanızı değiştirmeyi gerektirir. Kendi amaçlarınızın peşinden gitmeyi ve başkalarıyla uyum bulmayı gerektirir. Başka başka insanlar yaşamlarının farklı zamanlarında bu yaklaşımlardan birine ya da diğerine ağırlık vererek faydasını görecektir.” (s.288)