20 Şub 2017

Lev Tolstoy - Anna Karenina

“Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” (s.43)

“Herkesin ruhunda kendi gizli derdi vardır.” (s.160)

“Belki de sahip olduğum şeylere sevindiğim, sahip olmadıklarıma da üzülmediğim için mutluyum.” (s.237)

“Anna, herhangi bir anda ona ne düşündüğü sorulsa, hiç yanılmadan şöyle karşılık verirdi: Mutluluğumla, mutsuzluğumu.” (s.268)

“Vakit vardır, bütün bir ayını bir meteliğe verirsin; vakit vardır, yarım saatine paha biçemezsin.” (s.323)

“Tanrım! Benim kadar mutsuz bir kadın olmuş mudur acaba?” (s.392)

“Biliyor musunuz, kişi aynı şeye, acıklı bir şeymiş gibi acı duyarak baktığı gibi, sakin, hatta neşeyle de bakabilir. Siz her şeyi acıklı görmeye yatkınsınız.” (s.398)

“Hiçbir zaman umutlanmadım, ama hep bir inanç vardı içimde.” (s.525)

“Seviyorum seni ben. İnsan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.” (s.772)

“Birçok aile, sırf karı koca arasında tam bir anlaşmazlık ya da anlaşma olmadığı için ikisinin de çoktan bıktıkları yeri yıllarca değiştiremezler.” (s.921)

“İnsana akıl, onu huzursuz eden şeylerden kurtulması için verilmiştir.” (s.954)

“-Nasıl bir hayal kırıklığına uğrattı seni?
  -O değil, benim kendi duygum uğrattı. Daha büyük şeyler hissedeceğimi sanıyordum.” (s.1010)

15 Şub 2017

Sen Aydınlatırsın Geceyi

İnsan, endişeden yaratılmıştır. (Euripides)

....

Eninde sonunda ölecek olan birisinin bu dünyanın derdini çözmesine imkan yok.

....

Yarayla alay eder, yaralanmamış olan... (William Shakespeare)

Sen Aydınlatırsın Geceyi, 2013

12 Şub 2017

E. M. Cioran - Gözyaşları ve Azizler

“Hayat bizim için bir sürgün ve boşluk da bir vatan mı yoksa?” (s.9)

“Bizim azizlerle yakınlaşmamızı sağlayan bilgi değil, derinliklerimizde uyuyan gözyaşlarının uyanmasıdır. Ancak o zaman ve onlar aracılığıyla bilgiye ulaşabiliriz ve nasıl aziz olunabileceği, bir insan olduktan sonra anlaşılır.” (s.19)

“İnsanların iç çekişlerini kendi boşluğuna gömüp onlara kucak açan bir Tanrı’ya istedikleri zaman başvurabildikleri bir dönem yaşanmıştır. Bugün acılarımızı, sıkıntılarımızı anlatabileceğimiz biri olmadığı için teselli bulamıyoruz. Bu dünyanın bir zamanlar Tanrı’da olmuş olduğundan nasıl şüphe edilebilir? Tarih insanların bir yüce varlığın titreyen hiçliğine doğru yöneldiklerini hissettikleri bir geçmiş ile dünyada hiçbir şeyin ilahi bir soluğun dışında kalamadığı bir bugün arasında bölünmüş durumda.” (s.20)

“Mahşer gününde yalnızca gözyaşları dikkate alınacaktır.” (s.21)

“Gözün görebileceği alan sınırlıdır, göz her zaman dışarıdan görür. Ama dünya, yüreğin içinde olduğu için bilgiye ulaşabilme konusunda tek yöntemdir içe bakış. Yüreğin görsel alanı? Dünya, artı Tanrı, artı hiçlik. Yani her şey.” (s.21)

“Yaşam, doğal yönünü kaybettiğinde başka bir yön arar kendisine. Göğün mavisinin uzun süre en yüce aylaklık yeri olması böyle açıklanabilir.” (s.21)

“Çektiğimiz acıların bizi bir yere götürdüğünü söyleyerek yoldan çıkarmadılar mı bizi bu acılar? Bizi hiçbir yere götürmeyen acılara alışmıştık, acılarımızın boşluğu büyülemişti bizi, kendi yaralarımıza bakarken mutluyduk.” (s.23)

“Tanrı, yüreğin bir yanılgısından başka bir şey olmasın! Dünyanın aklın yanılgısından başka bir şey olmaması gibi.” (s.27)

“Şarap insanların Tanrı’ya yaklaşmaları için ilahiyattan daha fazla çaba harcamıştır. Kederli sarhoşlar – ama başka türlü bir sarhoşluk mümkün müdür?- “ (s.30)

“Tanrı yalnızlıktan korktuğu için yaratmıştır dünyayı. Yaratılışın tek açıklaması budur.” (s.36)

“Her şey hiçbir şeydir. Manastırların ilk söylediği şey budur. Hiç ve Tanrı arasında bir adım bile yoktur, çünkü Tanrı “hiç”in pozitif ifadesidir.” (s.41)

“Dünyanın verdiği yorgunluk dinsel bir biçime büründüğünde Tanrı kendimizi unutmak için atladığımız bir deniz olur.” (s.45)

“Yalnız bir insanın yapması gereken şey daha fazla yalnızlaşmaktır.” (s.60)

“Çocuklar da âşıklar gibi mutluluğun sınırını önceden sezerler.” (s.66)

“Nasıl oluyor da bir camın saydamlığı bizi hayattan bu kadar ayırabiliyor? Aslında bir pencere, bizi dünyadan bir hapishanenin duvarına göre daha fazla ayırır. Hayata baka baka sonunda unutursunuz onu.” (s.68)

“Hayatta ilkbahar sonu histerisi gibi bir şey vardır.” (s.69)

“Başkalarını öldüren şeyler beni yaşatıyor. (Michelangelo) Yalnızlık üstüne söylenecek daha fazla bir şey yok.” (s.70)

“Gece gündüz okumak, ciltleri yutmak, uykusuzluklar... Çünkü hiç kimse öğrenmek için okumaz, unutmak için okur insan. Geleceği ve takıntılarını yok ederek bunalımın kaynağına kadar gitmek.” (s.76)

“Beni sadece davetsiz bir misafir gibi kabul eden dünyayı affedebilecek miyim?” (s.77)

“Rilke’nin şiirindeki, üstümdeki bu gökle yaşayamıyorum artık, diyerek ağlayan o kör kadına ne söyleyebiliriz? Biz de ayaklarımızın altındaki bu yeryüzüyle artık yaşayamadığımızı söyleseydik, bu onu rahatlatır mıydı?” (s.84)

“Bu dünya bir zamanlar Tanrı’da yaşamış olmalı.” (s.84)

“Hayat yolunda ilerledikçe bir şey öğrenmediğinizi, sadece anılara gittiğinizi daha iyi anlıyorsunuz. Sanki bir zamanlar yaşadığımız dünyayı yeniden icat etmeye benziyor bu. Bir kazancımız yok, sadece kendimizi yeniden kazanıyoruz.” (s.88)

“Mutluluk hakkında yalnızca duyduklarımı söyleyebilirim.” (s.88)

“Bir insanı ruhundan yükselen müzik ölçüsünde tanıyabiliriz sadece.” (s.93)

“Daha önce olmuş olmalı her şey. Hayat bana bu yüzden korkutucu bir dalgalanma şeklinde görünüyor.” (s.94)

“Kaç düş kırıklığından ve kaç bireyden kurtulmuş olurduk kendimizi koyverseydik? Öldürmediklerimizin cesetlerini gömeriz ruhlarımıza. Mizantropi, onların çürüyen bedenlerinden yayılan zehirdir. Hepimizin içinde başarısızlığa uğramış bir infazcı yatar.” (s.102)

“İçinde ölecek hiçbir şeyi kalmamış insana Tanrı acısın.” (s.111)

6 Şub 2017

Nun va Goldoon

+Sevdiğin biri var mı?
-Evet.
+Seni seviyor mu?
-Evet.
+Söyledi mi peki?
-Hayır.
+Nereden biliyorsun?
-Her seferinde kitaplarımı geri verirken içine çiçek koyuyor.
+Hepsini okuyor mu?
-Elbette okuyor.
+Öyle mi? Sordun mu ona?
-Önemli yerlerin altını çizdiğini görebiliyorum.
+O da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
-Evet.
+Nereden biliyorsun?
-Altını çizdiği cümlelerden...

Nun va Goldoon, 1996

2 Şub 2017

Leonard Cohen - En Sevilen Oyun

“Çocuklar yaraları madalya gibi sergiler. Âşıklar yara izlerini açıklanacak sırlar niyetine kullanır. Yara izi, söz ete büründüğünde ortaya çıkandır. Herhangi bir yarayı, savaşın onurlu yaralarını sergilemek kolaydır. Bir sivilceyi göstermekse zordur.” (s.7)

“Yedi ile on bir yaş arası, duyguların körelmesi ve unutmayla geçen kocaman bir hayat dilimidir. Malumdur; yavaştan hayvanlarla konuşma becerimizi yitiririz ve kuşlar artık muhabbet için pencere pervazlarımızı ziyarete gelmemeye başlar. Manzaraya alıştıkça gözlerimiz mucizeler karşı zırh kuşanır. Bir zamanlar çam ağaçları boyundaki çiçekler, toprak saksılara sığmaya başlar. Korku bile giderek küçülür. Çocuk odasındaki devler küçülerek huysuz öğretmenlere ve baba figürlerine dönüşür.” (s.30)

“Yoksunluk, şiirin anasıdır.” (s.31)

“Neden komünist kadınları sevdiğimi biliyor musun? Dünyaya inanmıyorlar da ondan.” (s.87)

“Seni hiç görmediğimi biliyorum. Kafamın içinde herkesi birbirine karıştırıyorum. Kimsenin kendi müziğini yakalayamıyorum.” (s.114)

“Bütün yaşamını yalnızca bağlanmaya adamak istemiyordu. Bu onun istediği tarzda bir huzur değildi.” (s.159)

“Simone de Beauvoir’ı okudum. Bu dünyanın kadınlara iyi davranmadığını biliyorum.” (s.168)

“Bazı kadınlar güzelliklerini özel yapım spor bir araba ya da safkan bir atmış gibi taşır. Her buluşmaya süratle gidip, görüşmelerini eyerlerinin üzerinden lütfederler. Şanslıları küçük kazalar atlatır ve yolda yürümeyi öğrenir; çünkü kimse kibirli bir teyzeyi dinlemek istemez. Kimi kadınlar güzelliklerini yosunla kaplar ve ara sıra bir şey çıkıp onu parçalar –bir âşık, bir hamilelik, belki bir ölüm- ve inanılmaz bir gülümseme, mutlulukla parlayan gözler, ışıldayan ten ortaya çıkar ama bu geçicidir ve kısa sürede yosun yeniden bürür. Bazı kadınlar güzelliği inceler ve taklit eder. Bu kadınlara hizmet etmek üzere sanayiler kurulur ve geliştirilir ve erkekler buna teveccühe şartlandırılır. Bazı kadınlar güzelliği bir aileden miras edinir ve onu değerlendirmeyi, büyük bir ailenin oğlunun tuhaf çenesinden sırf kendinden önceki müthiş erkekler taşıdı diye gururlanması misali yavaş yavaş öğrenir. Ve bazı kadınlar, diye düşündü Breavman, Shell gibi kadınlar, yüzlerini etraflarını saran hava kadar değiştirmeden, yaşadıkça yaratırlar güzelliği. Işığın bildik kurallarını yıkarlar ve tarife veya kıyasa gelmezler. Bulundukları her mekânı özgün kılarlar.” (s.179)

“Nereye hareket edersen
Düşen kanatların
Kapanma sesini duyarım
Nutkum tutuldu
Çünkü yanıma düştün
Çünkü kirpiklerin
Küçük kırılgan hayvancıkların dikenleri.” (s.185)

“Bir cümlenin başıyla sonu arasında vuku bulacak her şeyden nefret ediyorum.” (s.192)

“Dürüstlüğün adice çarpıtılması beni senden uzak tutar.” (s.192)

“Eğer onunla kalırsa neye hanet etmiş olacaktı? Henüz tam olgunlaştırmadığı iddiaları seslendirmeye cesareti yoktu. Ve şimdi, onu terk ettiğinde kendisini besleyecek suçlululuk duygusunun tadını hissedebiliyordu. Ama onu sonsuza kadar terk etmek istemiyordu. Yalnızca biraz perspektif kazanmak ve onu özlemek için kendi başına kalmaya ihtiyacı vardı.” (s.194)

“Tamara psikiyatrını bırakmış ve kendini sanata vermişti; böylesi daha ucuzdu ve daha az çaba gerektiriyordu.
-Birbirimiz hakkında tek bir yeni şey öğrenmeyelim, Tamara.
-Buna tembellik mi yoksa arkadaşlık mı deniyor?
-Aşk deniyor!” (s.202)

“Uykusuzluk çeken birinin son sığındığı şey, uyuyan dünyaya karşı hissettiği üstünlük duygusudur.” (s.221)

“Günlerimi nasıl adayabilirim sana? İşte sonunda söyledim bunu. Yaşamımı nasıl adayabilirim sana?” (s.226)

“Sevgili Shell,
Gümüş telkari yeşim küpelerin. Onları kulağında hayal ettim. Sonra yüzünü. Nihayet bütün güzelliğini. Güzelliğe övgüye duyduğun kuşkuyu hatırladım sonra, o zaman inandığın yegâne şeye, ruhuna şükrettim. Gözlerinin ve teninin güzelliğinin, ruhunun gündelik giysileri olduğunu keşfettim. Şabat gününde ne giydiğini sorduğumda müziğe dönüştü ruhun.” (s.226)

“Seninle konuşabilmek ne güzel, sevgilim Shell. Huzurlu olabilirim çünkü ne söylemek istediğimi biliyorum. Yalnızlıktan korkuyorum. Herhangi bir akıl hastanesine ya da fabrikaya git, bir otobüste ya da kafeteryada otur, yeter. Her yerde insanlar korkunç bir yalnızlık içindeler. Yükselen yalnız çığlıkları, göğe atılmış piyango şansı oltalarını düşündüğümde titriyorum. Ve bedenler yaşlanıyor, yürekler yaşlı akordeonlar gibi sızdırmaya başlıyor, böbreklerde sorunlar çıkıyor, kaslar eski lastikler gibi gevşiyor. Bize de oluyor, yeşil çizgili çarşafların altındaki sana da. Elini tutma isteğimi artırıyor bu. Bütün müzik dolaplarının çeyreklikleri yutma mucizesi bu işte. Bu duygusuz katliamı protesto edebilmemiz yani. Elini tutmak çok güzel bir protesto. Keşke şimdi yanımda olsaydın.” (s.241)

“Ben iyi bir âşık değilim, olsaydım, şimdi seninle olurdum. Özlemimi duygularımın kanıtı diye kullanmaz, senin yanında olurdum. İşte bu yüzden sana yazıyor ve bu yazın günlüğünü gönderiyorum. Benimle ilgili bir şeyler bilmeni istiyorum. İşte, gün be gün, burada. Sevgili Shell, eğer izin verirsen seni her zaman dört yüz mil ötede tutar ve sana şiirler ve mektuplar yazarım. Bu doğru. Beklenti noktasından başka bir yerde yaşamaya korkuyorum. Yaşam riski taşımıyorum.” (s.242)

31 Oca 2017

Human

Mutluluk bizim için yiyeceğe ve küçük bir toprağa sahip olmaktır. Ve gece gündüz elektriği olan gerçek bir yerde yaşamaktır.

....

Aşk, başlangıç ve sondur. Aşk, geldiğimiz ve varacağımız yer ve ikisi arasında yaşadıklarımızdır.

....

Benim için kabul edilemez olan; azınlığın refahının, çoğunluğun sefaletine bu derece bağlı olması.

....

Yoksulluğu savunmuyorum, sadeliği savunuyorum. Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik.
Sürekli almalısın ve atmalısın. Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında. Bir şey satın aldığımda ya da siz bir şey satın aldığınızda
karşılığında para vermiyorsunuz, verdiğimiz aslında vaktimizdir. O parayı kazanmak için harcadığımız vakit... Arasındaki fark, yaşamı satın alamazsınız. Yaşam alıp gider...
(Jose Mujica, Uruguay Devlet Başkanı)
....

Gülümseyin... Gülümseme, herkesin anlayabileceği tek dildir.

Human, 2015

29 Oca 2017

Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler

“Her kadının gözünde bir erkeğin  kaybolup gideceği boşluk bulunduğuna inanmıştı.” (s15)

“Hiçbir iz yok dedi Raşit. Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.” (s.39)

“Ne yürüyormuş, ne duruyor. Yürüyorum dediği durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu...” (s.56)

“Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik.” (s.60)

“Unutma ki, yeryüzünde gecikmişliğin ilacı yoktur.” (s.74)

“Sayfalarda, aşk yüklü iki hamaldan  söz ediliyordu sürekli, aşkın saksısından, gölgesinden, kır çiçeklerinin nereye yürüdüğünden, aşkların ölümü ölümlerinden çok sonra kabullenişinden ve bu nedenle insanların ölü aşk hamalı olduğundan söz ediliyordu.” (s.79)

“Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi.” (s.100)

“Sevmek, insanın erişebileceği en yüksek mertebedir.” (s.133)

“Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.” (s.156)

“Her şey bir düş perdesinin arkasında devinen binlerce düşün gerisindeydi.” (s.158)