10 Kas 2019

Ingmar Bergman - Yedinci Mühür


“Sanatçı, ayrılmışlığını, öznelliğini, bireyciliğini neredeyse kutsal saymakta. Böylece biz, en sonu, kocaman bir ağılda toplanmış, birbirimizi dinlemeden, birbirimizi ölesiye boğduğumuzu anlamadan, kendi yalnızlığımız üstüne meleyip durmuş oluyoruz.” (s.13)

“Benzerlerime, insanlara ilgisizliğim onların eşiğinden ayırdı beni. Şimdi bir hayaletler dünyasında yaşıyorum. Düşlerim, kuruntularım, içe kapatılmışım.” (s.33)

“Ölüm karşılık vermez.” (s.33)

“Kendimize inancımız yokken, inananlara nasıl inanç bağlayabiliriz? İnanmak isteyip de inanamayanlarımızın başına neler gelecek? Peki, ne inanmak isteyen, ne de inanmaya gücü yetenler ne olacak?” (s.33)

“Bilgi istiyorum, inanç değil, varsayımlar değil, bilgi. Tanrı, elini bana doğru uzatsın, kendini açığa vurup benimle konuşsun istiyorum.” (s.34)

“Korku içindeyken bir görüntü yaratırız, sonra Tanrı deriz o görüntüye.” (s.34)

“Hemen her zaman günler birbirine benzer. Bunda yadırganacak bir şey yok.” (s.64)

“Elbette aşk bütün vebaların en karasıdır; kişi ondan ölebilseydi, aşkta biraz zevk olurdu. Oysa hemen her zaman atlatırsın onu.” (s.70)

“Aşk nezle kadar salgındır. Direncini, bağımsızlığını, varsa, yürek gücünü yer bitirir. Bu kusurlu dünyada her şey kusurluysa, kendi kusursuz kusurluluğu içinde en kusursuz olanıdır aşk.” (s.70)

2 Kas 2019

Banu Özyürek - Poz


“Söyle şarkısını, kalbim, hiç gitmediğin bahçelerin;
Cam küredekiler gibi, göz önünde, erişilmez.” Rilke

“Tahmin ediyorum bir yıl içinde ayrılacağız. O mecburi döngüyü sürdüreceğiz; teklik, birlik, sonra yine teklik. Sonra bu teklik yine birlik peşine düşecek, vesaire. Herkesin yaşadığı şeyleri, herkesten biri olduğumuz için biz de yaşayacağız. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçmeyi beklerken, ocağın başında çorbayı karıştırırken, âşık insanlar gördüğümüzde aklımıza gelecek, başkalarıyla da yaşıyor mudur bunları?” (s.14)

“Masumiyet, tatlım. Belki de gerçekte hiçbir karşılığı olmayan, birilerinin hainlik olsun diye ortaya attığı bu muğlak fakat büyülü sözcük. Onu ağzıma her alışımda, sonradan kendimi küçümsediğim bir duygululukla gözlerim doluyor. İkimiz de bir kelimenin, o kelimenin vaatlerinin esiri, oyuncağıyız aslına bakarsan.” (s.18)

“Senin sen olmandan daha güzel ne var?” (s.18)

“Mektubumu yok etmeyi unutma. Bizim gibi ceylanlar, kendilerini ve birbirlerini daima korumalı. Biz, mutlu olmalıyız. Bana çay doldursan da, doldurmayı isteyip dolduramasan da, nihayet silkinecek ve ikimizi bir şeyler keşfetmeye çalışan gözlerle süzen sevgilinin yanına gideceksin. Bir şeyler keşfedecek, elbette. Asla tamamını değil. İşte bu bizim tesellimiz olacak sevgilim. Bu, daima bizim olacak.
Seni, elbette, çok...” (s.19)

“Dönemem geri. İşler bu kadar kolay olsaydı adına yaşamak denmezdi.” (s.33)

“Hamle yaparsam, ihtimalimiz kaybolacak. Gerçeğin neye benzeyeceğini kim bilir? Böyle hayalini kurmak ve her gün minicik bir şeyin olmasını beklemek çok daha güzel. Evet, ihtimal mesafemizi kaybetmemeliyim. Olup bitmiş bir şey bana mutluluk vermeyecek.” (s.57)

“O yok. Yokluğunun hayali çukuru, olmamışlığının afaki acısı var.” (s.63)

“Her seferinde elimi göğsüme götürüp yutkunuyorum. Yeri orası mı? Bir zamanlar, var olduğu ya da var olduğunu düşündürecek kadar güçlü olduğu zamanlar, orada mı yaşardı? Bir gün gelirse, ya da bulursam, ya da düşerse bana, malum olursa bana, oraya mı koyacağım yine? Sanmıyorum, bu sadece basit, insani bir yanılgı; eksik olan şeyleri göğüste hissetme.” (s.63)

“Elini uzatıp Hakan’ın elini buluyor Nergis. Gerçek bir yaşamak. Gerçek bir yaşamak. Nietzsche’nin dediği gibi yaşamlarını bir sanat eserine çevireceklerdi. O da neyse. Ölmeden önce yaşayacaklardı. En azından bir düş. Evet bundan sonra daha... Daha ne olacaklarını bilmiyordu. Ama daha... Mutlu ve özgür demedi. Bu sözcüklerin anlamı yoktu. Anlamı olmadığı için herkesin içine  anlamsız anlamlar tıkıştırdığı sözcüklerdi bunlar.” (s.74)

“Hangi kararımızın doğru hangisinin umutsuzca yanlış olduğunu anlamak ne yazık ki zaman alıyor. Üstelik ne kadar zaman alacağını hiçbir zaman bilemiyoruz ve kararın doğruluğu yanlışlığı da zamanla birlikte akıyor, değişiyor, yani en iyisi içimizden geldiği gibi davranmak ve gerisini düşünmemek.” (s.79)

“Mutsuzluğu anlatmaya pek alışkın olan yazarlar, mutluluğun nasıl tarif edileceği konusunda pek bir şey bilmezler. Belki de mutsuzluk daha çok tecrübe edildiği için kendine has bir dil yaratmıştır da mutluluğun uçuculuğu, geçiciliği, kısacık anlarda görülüp kaybolması yüzünden henüz sözcüklerini bulma fırsatı olmamıştır.” (s.82)

“Birbirimizi açıktan suçlamaya, bunun bir çeşit suçlamak olduğunu kabullenmeye razı gelmiyor gönlümüz. Zamana kızıyoruz yerine, ama zaman suçanabilir bir şey mi, bizim ellerimize hiç bulaşmamış bir şey mi sahiden de; zamanı anlayamıyoruz (kendimizi hiç), biten şeylerle ilgili ne yapacağımızı tam olarak bilemiyoruz (birbirimizle ne yapacağımızı da). Birinin bir adım atması, aslında herkesin bir adım atmaya zorlanması, torbanın sallanması, taşların birbirine çarpması, çarpışan yerlerden kulak tırmalayan sesler çıkması, içeri giren yerler, dışarı fırlayan yerler, yerlerin sızısı, gelecek olmanın korkusu. Ben gelecek miyim? Birinin bir adım atması, saatin bir saniye bile olsa ileri gitmesi ve bunlar öyle kolay şeyler değil. Anlatamıyorum/ kimseye/ -çünkü bir kere anlatmayı denersem ve anlamazlarsa o zaman çok yıkılmak gerekebilir ve zamanın tam bu anında, evrenin tam bu noktasında tek başıma çok yıkılırsam benden geriye ne kalacağını tahmin edemiyorum o halde korkuyorum- ve anlatılamamış bunlar içimde beni tüketen kibirli bir yaşam sürüyorlar. Genel olarak çok üzgünüm.” (s.89)

“Bir dünyanın, onun arkasındaki dünyanın, onun da arkasındaki dünyanın arkasındasın bana göre.” (s.91)

“Aramızda bu, soğukluğunu daima duyuran kaybedilmiş sıcaklık varken. Artık ölmüş bir dille kimse kimseye bir şey veremez. Bir imkânı tüketmenin kızgınlığı olabilir mi birbirimize duyduğumuz içten içe ve nezaketle? Nezaketi sıkı sıkı tutuyoruz, öyle sıkı ki parmaklarımızdan başka yerlerimize saldırıyor sıkılık, nezaketi de bizi de incitiyor. Her şeyin umursamazca ölüp gitmesi seni de şaşırtmıyor mu?” (s.91)

“Komşular görmesin diye
Perdelerini çektiğimiz
Odan
Bu dünyanın çekirdeği
Nasıl da yüzerdik içinde uzun uzun ve şiddetli
Edepsiz incir
Yaladığımız
Güzel, mutlu, bizim
Bütün kalabalıklar
Çilek almak sevişmek
Gofret yemek sevişmek
Denize bakmak sevişmek
Kayaların arasında gördüğümüz su samuru sevişmek
Gezegenler var, rengarenk gezegenler var burada
Kürek kemiğimin solunda
Dolanırken parmakların
Seninleyim, uzaydayım.” (s.98)

“Hayatı bu çabaya değecek kadar önemli görmüyorsun. Belki de hayatı bu çabaya değmeyecek ölçüde önemli görüyorsun. Seni anlamak diye bir şey var mı bilmiyorum çünkü seni içine girilebilecek bir şey olarak düşünemiyorum. Sadece bir dıştan ibaret gibisin. Hep merak ettim gerçek bir sevgi ve bağlılık duyabilir miydin? Duydun mu? Şiddetli bir özlem. Her şey öyle neşeli ve gelip geçiciydi ki senin için, bu tür ağırlıkların kalbine girebileceğine, sana nüfuz edebileceklerine inanamıyordum.
Bunları düşünüyorum, sen gülüyorsun. Rakı kadehi elinde sağa sola sallanıyor. Boynunda bir fular. Zaman sana onu nasıl bağlaman gerektiğini öğretmiş. Kıyafetini tamamlayan şık küpelerin var. Zaman sana kıyafetini tamamlayan şık küpeler takmayı da öğretmiş.” (s.102)

13 Eki 2019

Susan Sontag - Bilincin Kapısını Aralamak


“Entelektüel huzuru bozan kişilerden olmanın bedeli, entelektüel bir göçebeye dönüşmekten, düşüncenin sahipsiz topraklarında başıboş dolaşıp yolun daha da ötesinde, ufukta bir yerlerde huzuru aramaktan geçer. Durdukları yerde rahat edemeyen bu tuhaf yabancılar, ne uyumlu insanlardır ne de kolay tatmin olurlar.” Thorstein Veblen

“Bir insan öldüğünde bir kütüphane kaybederiz.” Eski bir Kikiyu deyişi

“Bana kendimi güçlü hissettiren nedir? diye sorar Sontag. Aşık olmak ve çalışmak, diye yanıtlar. Ve hemen ardından zihnin hararetli coşkunluklarına duyduğu sadakati yeniden hatırlatır. Sontag için sevmenin, arzulamanın ve düşünmenin aynı özden beslenen eylemler olduğu açıktır.” (s.8)

“Yazmak kucaklamak, kucaklanmaktır; her düşünce bir diğerine uzanır.” Susan Sontag (s.9)

“Sontag, kadın/erkek ve genç/yaşlı gibi insanları sınırlayan ve riskten kaçarak yaşamalarına sebep olan yerleşik kategorilere meydan okumayı dener bütün girişimlerinde; hiç durmadan düşünceler ile hisler, biçim ile içerik, etik ile estetik ve bilinç ile duygular gibi sözde zıtlıkları inceleyip sınar, bunların insanın elini sürdüğünde iki ayrı doku, iki ayrı renk, iki ayrı his ve iki ayrı algı sunan kadife bir kumaş gibi birbirlerinin farklı yüzleri olarak görülebileceklerini iddia eder.” (s.9)

“Benim için gerçek denilen şey sessizlikle, düşünmekle, yazma eylemiyle bağlantılıdır. Konuşma gerçeğin ifade edilişi değil, yazma eyleminin donuk, yüzeysel bir versiyonudur.” David Atwell

“Fransızların ivresse du discours dediği şey, yani söylenen sözcüklerle sarhoş olma haliydi. Yaratıcı diyaloglar şeklindeki sohbetlere bağımlıyım demişti günlüklerinden birinde ve şöyle devam etmişti: Benim için kurtuluşa giden yol konuşmaktan geçiyor.” (s.15)

“Kendimizi, geçmişte olduğumuz kişiyi, neredeyse her şeyi edebiyata borçlu olduğumuzu, kitaplar yok olursa tarihin de, insanların da kaybolacağını söylediniz. Haklı olduğunuza eminim. Kitaplar yalnızca rüyalarımızın ve anılarımızın gelişigüzel derlemeleri değildir. Bizlere kendimizi aşmanın yollarını da sunarlar. Kimileri kitap okumayı sadece bir kaçış olarak görür: Gerçek dünyadan hayali bir dünyaya, kitapların dünyasına bir kaçış. Oysa kitaplar çok daha fazlasıdır. Onlar, tamamıyla insan olmamızın bir yoludur.” Susan Sontag, Borges’a Mektup (s.16)

“Özel hayatımda ne zaman fırtınalar kopsa, örneğin yanlış kişiyle birlikte olduğum veya hayatım herhangi bir nedenle çıkmaza girdiği için bir karışıklıkla yüzleşmem gerekse (herkesin başına gelen şeyler), başkasının hatası olduğunu söylemek yerine her zaman sorumluluğu almayı tercih ederim. Kendimi kurban olarak görmekten nefret ederim. “Şu kişiye aşık olmayı seçtim ve pisliğin teki çıktı. Benim seçimimdi,” derim. Başkalarını suçlamayı sevmem çünkü kişinin kendisini değiştirmesi başkalarını değiştirmesinden çok daha kolaydır.” Susan Sontag  (s.23)

“Hapsedildiğin vücut, bir aşamadan sonra çürüyor ve hayatının yarısını, belki daha bile fazlasını bu maddenin aşınışını izleyerek geçiriyorsun. Yapabileceğin hiçbir şey yok. İçinde hapis olduğundan, o gittiğinde sen de gideceksin. Hepimiz kendimizle ilgili olarak bunu deneyimleriz. Altmış ya da yetmiş yaşındaki yakınlarına kendilerini kaç yaşında hissettiklerini soracak olursan on dört yaşındaymış gibi hissettiklerini söyleyecektirler. Sonra aynaya bakar, yaşlanmış yüzlerini görürler. Yaşlı bir vücuda hapsolmuş on dört yaşındaki biri gibi hissediyorlardır kendilerini. Sen de yok olup gidecek bu kalıba mahkumsun. Al sana hüzünlü bir deneyim. Mesele sadece hapsolduğun kalıbın belli bir süre dayanmak üzere tasarlanmış makineler gibi er veya geç pes etmesi de değil, yavaş yavaş bozulması ve yıllar geçtikçe bazı özelliklerinin daha kötü çalıştığını, cildin güzelliğini kaybettiğini, uzuvların yıprandığını bizzat gözlemlemek. Al sana hüzünlü bir deneyim.” Susan Sontag (s.24)

“Herkesin hayatında bir şeyleri daha fazla ertelemediğini ve bir seçim yapmış olduğunu kabullendiği bir an vardır.” Susan Sontag (s.26)

“Bağımsızlık hissimin sınırlarını deliliğe varmadığı sürecek olabilecek en uç noktaya kadar genişletmek isterim, bu yüzden arkadaşlıklarda ve aşklarda olup biten hem iyi hem de kötü şeylerin sorumluluğunu almaya hevesliyimdir. “Ben muhteşemdim ama şu kişi bana yanlış yaptı” tutumundan nefret hazzetmem. Bunun doğru olabileceği zamanlarda bile başıma gelen kötü şeyler için yarı-sorumlu olduğuma kendimi ikna etmeyi başarmışımdır, çünkü kendimi o zaman daha güçlü hissediyorum ve ileride, bir ihtimal durumun farklı olabileceğine kanaat getirebiliyorum.” Susan Sontag (s.32)

“Bence dünya marjinal insanlar için güvenli bir yere dönüşmeli.  İyi bir toplumun vazgeçilemez özelliklerinden biri de insanların marjinal olma hakkıdır.” Susan Sontag (s.40)

“-Bir keresinde günde bir kitap okuduğunuzu duymuştum.
  -Akıl almaz miktarda kitap okurum, çoğu zaman da dikkat bile etmeden. İnsanlar nasıl televizyon izlemeyi seviyorsa ben de aynı şekilde kitap okumayı seviyorum, kitap önümde uyuyakalıyorum. İçim sıkıldığında elime bir kitap alır, kendimi daha iyi hissederim.
  -Emily Dickinson’ın yazdığı gibi: Goncalar ve kitaplar hüznün tesellileri…
  -Evet. Okumak benim eğlencem, kafa dağıtma yolum, tesellim, benim küçük intiharım. Dünyaya katlanamadığım zamanlar bir kitap alıp battaniyenin altına kıvrılırım. Beni her şeyden uzaklaştıran küçük bir uzay gemisi gibidir.” (s.43)

“En uzun süren mücadelelerimden biri de, düşünce ile duygu arasındaki ayrıma karşı verdiğim mücadeledir. Kalp ve beyin, düşünce ve his, hayal gücü ile muhakeme ayrımı… Bunun doğru, olduğunu düşünmüyorum. Bedenlerimiz az çok birbirine benziyor, buna rağmen fikirlerimiz bambaşka; bedenlerimizden ziyade kültürümüzün bize sağladığı araçlarla düşündüğümüze inanıyorum, dolayısıyla da dünyada çok fazla alternatif varoluş ve  düşünme biçimi var. Düşünmenin hissetmenin bir hali olduğunu düşünüyorum, nitekim hissetmek de düşünmenin bir hali.” (s.68)

“Yaptıklarımın çoğu, mantığın yanı sıra, sezgimin de ürünü. Örneğin aşkın ön koşulu birbirini anlamak değildir ama birine aşık olduğun zaman her türlü düşünce ve değerlendirme de sürece dahil olur.” (s.68)

“Hislerini gösteren insanları sevdiğim için, arkadaşlarımı daha çok onlardan seçiyorum. Kendim biraz sakıngan olduğumdan, etrafımı benim kadar sakıngan olmayan insanlarla doldurmaya dikkat ediyorum, böylece açılıyorum ve kendimi iyi hissediyorum.” (s.91)

“Sakince sevebilmek, tereddütsüzce güvenebilmek, kendinle dalga geçmeden umut edebilmek, cesur davranabilmek ve enerjin tükenmeksizin zor işler başarabilmek kolay değildir.” (s.92)

“Bazı şeyler ancak insanların arasındaki sessizlikte ortaya çıkar.” (s.97)

“Birimizin diğerini görebileceği şeffaf sessizliği seviyorum.” (s.97)

“Bazı insanların – özellikle zeki insanların – yaptığı gibi kendimi bölümlere ayırıp “Yazdığım kitapları boşver, öyle kendi çapımda bir şeyler demişim” demek de istemem. Bazı yazarlar çevrelerindekileri ürkütmemek için onları yatıştırmaya o kadar teşne oluyorlar ki, kendilerini inkar ediyorlar. İşlerini bir kenara koyup şaraptan, yemekten, havadan sudan bahsediyorlar, sanki iş, diğerleriyle paylaşılamaz bir şeymiş gibi. Ben ise beni ilgilendiren konulardan bahsetmeyi ve kendimi olduğumdan daha basit göstermemeyi tercih ederim. Çünkü öbür türlü, insanların sevgisini olmadığın biri gibi davranarak kazanmış olursun.” (s.97)

“Picasso’ya neden hiç seyahat etmediğini sormuşlar. Ne ülke içine ne de dışına yolculuk yapıyormuş. İspanya’dan Paris’e, sonra da Fransa’nın güneyine taşınmak dışında hiç yer değiştirmemiş. Picasso, “Kafamın içinde seyahat ediyorum” diye yanıtlamış soruyu.” (s.103)

“Sıra dışı şeylerin gerçekleşebileceğine ve her şeyi değiştirebileceğine inanıyorum; bir eylemin bir tür bilinç aydınlanmasıyla eşdeğer olabileceğine ve hiç hesapta olmayan şeylerin yaşanabileceğine de.” (s.110)

“Dünyanın her iki yanı da uçurumdur, kendinizi ortada tutunuz.” John Calvin (s.114)

3 May 2019

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası


“Ruhumuz bir konuttur. Ve evleri, odaları hatırlayarak kendi içimizde konaklamayı öğreniriz.” (s.30)

“Aslında evlerimizde de dertop olmayı sevdiğimiz küçük kuytular, küçük köşeler bulmaz mıyız kendimize? Dertop olmak, ikamet etmek fiilinin fenomenolojisine aittir. Ancak dertop olmayı öğrenen kişi, yoğun bir şekilde ikamet eder. Bu açıdan bakıldığında, içimizde hayal ve anılardan oluşan koskoca bir stok vardır ve doğrusu pek de niyetli değilizdir bunu açmaya.” (s.31)

“Ev, bizim dünyadaki köşemizdir. İlk evrenimizdir. Ev, gerçek bir kozmozdur. Kelimenin tam anlamıyla bir kozmozdur.” (s.34)

“Ev düşlemeyi barındırır, düşleyeni korur; ev, huzur içinde düş kurmamızı sağlar. İnsani değerleri yalnızca düşünceler ve deneyimler teyit etmez. İnsana derinlemesine işlenmiş değerler düşlemeye aittir. Hatta düşlemenin, kendi değerini arttırmak gibi bir ayrıcalığı da vardır. Düşleme, kendi varlığına doğrudan erişir.” (s.36)

“Ev hem beden hem ruhtur. İnsan varlığının ilk dünyasıdır.” (s.37)

“Çiçek daima tohumunda gizlidir. Hayranlık uyandıran bu özlü söz ile hem ev hem de oda unutulmaz bir içsellikle damgalanır. Gerçekten de çekirdeğinin içine kapanmış, orada hala katlanmış bir halde duran bir çiçeğin kurduğu gelecek düşünden daha yoğun, merkezine daha çok güvenen bir içsellik hayali var mı ki? Bu yuvarlak odaya mutluluğun değil de, bir ön mutluluğun kapatılmış olmasını nasıl da isterdik!” (s.56)

“Pencerenin ardında yanan bir lamba
Gecenin gizli yüreğinin başında sabahlıyor.” Rimbaud (s.66)

“Uzaktaki evin ışığıyla, ev de görür, sabahlar, gözetler, bekler. Kendimi kurduğum düşle gerçeklik arasındaki tersyüz etmeleri sarhoşluğuna kaptırdığımda, şöyle bir hayal belirir kafamda: uzaktaki ev ve bu evin ışığı, bana göre, benim önümde, dışarı bakan (onun da dışarı bakma sırası geldi artık), anahtar deliğinden dışarı bakan evdir. Evet, gözünü kırpmayan evde biri var, ben burada düş kurarken evde biri çalışır; ben burada boş düşlerin peşine takılmışken, orada inatçı bir varoluş vardır. Bir tek ışığıyla bile insancadır ev. Bir insan gibi görür, geceye açılmış bir gözdür.” (s.66)

“Gökyüzümüzün dorukları birbirine kavuştuğunda
Evimin bir çatısı olacak.” Paul Eluard (s.69)

“Baudelaire, bir evin, kışın saldırısına uğradığında içsellik değerinin yükseldiğini hisseder.” (s.69)

“Dünyayı soluksuz bırakmaya yemin etmiş karla, tam bir kış gecesi gibiydi.” Rimbaud (s.71)

“Mevsimler arasında en yaşlı olanı kış mevsimidir. Anıları yaşlandırır. Bizi uzak geçmişe götürür. Ev geçmişte, uzak yüzyıllarda yaşar gibidir.” (s.72)

“Hayal yeniyse, dünya da yenidir.” (s.78)

“Ev işleri, evi etkin biçimde korur, evde en yakın geçmişi en yakın geleceğe bu işler bağlar, ev işleri evi var olmanın güvenliği içinde tutar. İyi ama ev işlerine yaratıcı bir etkinlik kazandırmanın yol ne? Makineleşmiş bir işe bilincin ışığını yansıttığımızda, örneğin eski bir mobilyayı silerken fenomenoloji yapmaya başladığımızda, eve özgü o tatlı alışkanlığın altında yeni izlenimlerin doğduğunu hissederiz. Bilinç her şeyi gençleştirir. En alışılmış edimlere bile bir başlangıç değeri kazandırır. Hafızaya egemen olur. Makineleşmiş bir edimin yeniden gerçek faili haline gelmek ne kadar büyüleyici! Dolayısıyla şair bir mobilyayı silerken, dokunduğu her şeyi ısıtan yünlü bezin üstüne koyduğu hoş kokulu cila ile masasını parlatırken, yeni bir nesne yaratır, o nesnenin insani onurunu yükseltir, o nesnenin insana ait evin kütüğüne kaydolmasını sağlar.” (s.98)

“Her büyük yalın hayal bir ruh halini açığa vurur. Ev, manzaradan da çok bir ruh halidir. Yalnızca dış cepheden ibaret olarak yeniden üretilmiş bile olsa, bir içselliği dile getirir.” (s.103)

“Hayal kurmak, yaşamaktan hep daha ulu olacaktır.” (s.120)

“Her türlü içsellik kendini saklar. Joe Bousquet, şöyle yazar: Kimse benim değiştiğimi görmüyor. İyi ama beni kim görüyor ki? Kendimi sakladığım yerim ben.” (s.120)

“Ambroise Pare’nin yapıtından bir örnek sunalım: Her hayvanın kendi yuvasını yaparken gösterdiği ustalık ve özen o hayvana öylesine uygundur ki, daha iyisini becerebilecek başka bir varlık yoktur, bu da onu tüm duvarcılardan, marangozlardan ve yapı ustalarından daha yetkin kılar; çünkü şimdiye kadar hiçbir insan kendisi ve yavruları için, o küçücük hayvanların yaptığı ölçüde yetkin bir yapı ortaya koyamamıştır, öyle ki bu konuda şöyle bir atasözü bile vardır: İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka.” (s.125)

“Bir yuva keşfetmek, bizi gerisin geri çocukluğumuza, bir çocukluğa, yaşamış olmamız gereken çocukluklara götürür. İçimizden çok az kişiye yaşam kendi kozmik yanını tümüyle vermiştir.” (s.127)

“Kışın ormanda geç keşfettiği bir kış yuvası, o kadar da heyecanlandırmaz kuş avcısını. Yuva, kanatlı yaşamın saklandığı yerdir. Nasıl görünmez olabildi? Yeryüzünün saklanılacak sağlam yerlerinden uzakta, gökyüzüne karşı nasıl böyle görünmez olabildi?” (s.127)

“Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, bir gün oraya geri dönmenin düşünü kurarız. Bu geri dönüş işareti, sonsuzca kurulan düşlerin belirtisidir. Çünkü insanın geri dönüşleri, insan yaşamının büyük ritmi içinde gerçekleşir, bu ritim yıllara direnir, tüm mevcut olmayışlarla düşler vasıtasıyla mücadele eder.” (s.132)

“Hülyalarımızın tam olarak kökenine inebilmişsek, yuva kadar düşsel ev de, düşsel ev kadar yuva da dünyanın düşmanlığından uzaktır. İnsanın yaşamı iyi uyuduğunda başlar.” (s.137)

“Bir eylemi, dilbilgisine uygun türetmelerle, tümdengelimlerle, tümevarımlarla hissedemeyiz. Fiiller de isimler gibi donup kalabilir. Fiilleri yalnızca hayaller yeniden harekete geçirir.” (s.144)

“Bir kabukta yaşamak için yalnız olmak gerektiğini iyi biliriz. Hayali yaşarken, yalnızlığa boyun eğdiğimizi biliriz.” (s.159)

“Bütün küçük şeyler, acele etmemeyi gerektirir. Dünyayı minyatürleştirmek için, dingin bir odada buna çok zaman ayırması gerekir insanın. Mekânı sevmek gerekir, onu dünya molekülleri içerirmiş gibi böyle ustaca, incelikle betimleyebilmek için, bütün bir manzarayı çizimin tek bir molekülüne hapsedebilmek için. Bu uğraşta hep büyük gören görü/sezgi ile ruhun kanatlanmasına düşman emek arasında nasıl da bir diyalektik vardır. Gerçekten de sezgiciler bir bakışta her şeyi elde ederler, oysa ayrıntılar teker teker, sabırla, usta minyatürcünün söylemsel muzipliğiyle keşfedilip düzenlenir.” (s.197)

“Uzaklar, hiçbir şeyi dağıtmaz. Tersine, yaşamaktan hoşlanacağımız bir ülkeyi bir minyatür içinde toplar. Uzakların minyatürlerinde, birbiriyle uyumsuz şeyler birlik oluşturur. Böylece, kendilerini yaratan uzaklıkları yadsıyarak, sahiplenmemiz için bize kendilerini sunarlar. Uzaktan sahip oluruz, hem de nasıl rahat bir dinginlik içinde.” (s.211)

“Düşçü, kendi hayalinin varlığına dönüşür. Hayalinin tüm mekânını içine çeker. Başka deyişle, kendi hayallerinin minyatürü içine kapanır.” (s.212)

“Bir kitaplığın rafında, düş kuran kişinin bilmediği bir başka geçmişi anlatan çok eski kitaplar vardır. Hatırlanamaz bir hafıza, bir öte-dünyada işleyip durmaktadır. Hülyalar, düşünceler, anılar birlikte dokunmuştur. Ruh, düş görür ve düşünür, sonra da hayal kurar. Şair bizi bir sınır-duruma götürmüştür, delilik ile akıl arasındaki, canlılar ile bir ölü arasındaki, aşmaya korktuğumuz bir sınıra.” (s.214)

“Dünya büyük ama denizler kadar derin içimizde.” Rilke (s.223)

“Uçsuz bucaksızlık bizim içimizdedir. Yaşamın yavaşlattığı, tedbirli olmanın durdurduğu ama yalnız kaldığımızda yeniden işe koyulan bir tür varlık genleşmesine bağlıdır. Hareketsiz kalır kalmaz, başka bir yerde oluruz: uçsuz bucaksız bir dünyada düş kurarız. Uçsuz bucaksızlık, hareketsiz insanın hareketidir. Uçsuz bucaksızlık, dingin düşlemenin dinamik özelliklerinden biridir.” (s.224)

“Işıktı, yumuşaklıktı, bilgelikti her şey; gerçekdışı havada, uzaklar uzaklara el sallıyordu. İçimdeki aşk, evreni sarıyordu.” Milosz (s.230)

“Dışsal bir manzara, içsel bir büyüklüğün kendini açmasına yardım ediyor.” (s.233)

“Kendinden başka hiçbir dekora sahip olmayan uçsuz bucaksızlık.” Baudelaire (s.236)

“İçimizden geçerek
Uçar kuşlar sessizce. Ah, ben ki büyümek isterim.
Dışarıya bakarım ve içimdeki ağaç büyür.” Rilke (s.243)

“Yaprakların dinginliğinde yaşıyorum, yaz büyüyor.” Jean Lescure (s.253)

“Kapadığımız, açtığımız tüm kapıların, yeniden açmak istediğimiz tüm kapıların öyküsünü anlatacak olsak, tüm yaşamımızı anlatmış oluruz.” (s.268)

10 Nis 2019

Stefan Zweig - Montaigne


“Felsefe yapmak, kendini ölüme hazırlamaktan başka bir şey değildir; bunun anlamı, derin araştırmalara girişmektir ve derin gözlemler, ruhu bir anlamda daha yüksek bir düzeye getirir ve bedensellikten uzak bir özenle sarıp sarmalar; bu özen aynı zamanda hem bir okuldur hem de ölüm benzeri bir durumdur; ya da şu demektir: Bu dünyadaki düşünme eylemlerinin, bilgeliklerin tamamı sonunda tek bir noktada odaklanır; bu bize ölümden korkmamayı öğreten noktadır.” Cicero (s.13)

“Yumuşak başlı ve kuşkucu olması yolunda kendisine öğüt verilmesini istememek, gençliğin özü gereğidir. Gençliğin gözünde her kuşku bir engeldir, çünkü gençlik, içindeki itici gücü harekete geçirebilmek için inançlılığa ve ideallere ihtiyaç duyar. Ve içindeki ateşi körüklemeye yaradığı sürece, en radikal, en saçma çılgınlık bile gençliğin gözünde, irade gücünü zayıf düşüren en yüce bilgelikten daha önemlidir.” (s.19)

“Her zaman ve hayatının her konumunda yaradılışının en özgün, en iyi yanını kendine alıkoyar. Bırakır, başkaları konuşsun, sürüler oluştursun, vaazlar versin, türlü gösterişler yapsın; bırakır dünya karmakarışık ve budalaca yollara sapsın; Montaigne’in önem verdikleri bellidir: kendisi için aklın yolundan ayrılmamak, insanlıkla ilgisini kesmiş bir zamanda insanlığını korumak, kitle çılgınlığının ortasından özgür kalabilmek.” (s.27)

“Yeryüzünde özgürlüğü yayabilenler ve ayakta tutabilenler, yalnızca herkes ve her şey ve karşısında kendi özgürlüklerini koruyabilenlerdir.” (s.30)

“Montaigne için kitaplar, sıkıntı veren, gevezelik eden, kurtulması zor insanlar gibi değildir. Çağrılmadıkları sürece gelmezler; insan canı hangisini çekiyorsa, onun kapağını açabilir. Kitaplığım benim krallığımdır ve burada mutlak bir kral gibi saltanat sürmeye çalışıyorum.” (s.63)

“Benim kitap yazarı olmakla uzaktan yakından bir ilgim yok. Benim bütün meselem, kendi yaşamıma yön vermek. Benim tek işim, tek uğraşım bu.” Montaigne (s.69)

“Yazmak ve not tutmak, Montaigne için yalnızca bir yan üründür, bir çökeltidir. Asıl ürün ise doğrudan yaşamın kendisidir ve ötekiler, ancak yaşamın kırıntıları ya da atakları olabilirler: Benim uğraşım, benim sanatım yaşamaktır.” (s.74)

“Ruhumuzun özgürlüğünü kendimiz için ayırmamız ve aksini yapmayı açıkça doğru gördüğümüz ender durumların dışında, ödünç vermememiz gerekir. Şunu ya da bunu sevebiliriz; fakat kendimizin dışında hiçbir şeye evlilik bağlarıyla bağlanmaya hakkımız yoktur.” Montaigne (s.82)

“Kulesine saklanmış, binlerce kitaptan oluşma duvarlarını kendisiyle dünyanın gürültüsü arasına çekmiştir.” (s.88)

“Dünyayla ilgilenme. Çünkü onu ne değiştirebilirsin ne de daha iyi kılabilirsin. Sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa, onu kurtar. Başkaları yıkarlarken, sen yapmaya bak; çılgınlığın ortasında aklını korumaya çalış. Kendini dünyaya kapa. Kendin için ayrı bir dünya kur.” Montaigne (s.88)

“İnsan bir şeylere sahipse, onlara yapışır ya da binlerce küçük çengelle onlara takılıp kalır; böyle durumlarda yardımı dokunabilecek tek şey, araya bir uzaklık koyabilmektir, çünkü uzaktan bakmak her şeyi değiştirir. Ve ancak dışarıdaki uzaklık, iç dünyada da bir uzaklaşmayı olanaklı kılabilir.” (s.91)

8 Şub 2019

Peter A. Levine & Ann Frederick - Kaplanı Uyandırmak


“Bedenin hareket gücünü artıran, azaltan, sınırlayan ya da genişleten her şey, zihnin hareket gücünü artırır, azaltır, sınırlar ya da genişletir. Ayrıca zihnin hareket gücünü artıran, azaltan, sınırlayan ya da genişleten her şey, bedenin hareket gücünü artırır, azaltır, sınırlar ya da genişletir.” Spinoza (s.15)

“Travma modern hayatın her yanına nüfuz eden bir olgu. Sadece askerler ya da taciz veya suistimal kurbanları değil, çoğumuz travmatize olmuşuzdur. Travma hem kaynakları hem de sonuçları açısından geniş çaplıdır ve genellikle kendisini bilincimizden saklar.” (s.29)

“Bizler hissetme, tepki verme ve yansıtma olguları bakımından içgüdüsel varlıklarız ve en yıpratıcı travmatik yaralanmalarda bile kendimizi iyileştirebilecek içsel potansiyele sahibiz.” (s.29)

“Söz konusu yüklü güçleri serbest bırakmayı başaramadığımızda travma kurbanı oluyoruz. Genellikle başarısızlıkla sonuçlanan enerjiyi boşaltma girişimlerimiz sayesinde de aynı enerjiye takılı kalıyoruz. Tıpkı bir ateş böceğinin ateşe çekildiği gibi biz de bilmeden tekrar tekrar travma tuzağından bizi kurtarma olasılığı bulunan durumlar yaratabiliyoruz ama doğru araç gereç ve kaynaklara sahip olmadığımızdan birçoğumuz başarısız oluyoruz. Ne yazık ki sonuçta birçoğumuz korku ve anksiyete yüzünden kalbura dönüyor ve asla kendimizi bu dünyada tam olarak evimizde hissedemiyor, kendi kendimizle rahat olamıyoruz.” (s.31)

“Çözülen travma, bizi doğal dünyanın metcezirine, armonisine, sevgisine ve şefkatine geri döndüren harika bir armağandır.” (s.32)

“İçeride ve dışarıda her şey akıyor; her şeyin gelgitleri vardır; her şey çıkar ve iner; sağa doğru salınımın ölçüsü, sola doğru salınımdır; ritim telafi eder.” Kybalion (s.207)

“Gittikçe yükselen bir sarmal içinde kütüphanemizin raflarına depolanmış kitaplar arasından imgeler aramayı sürdürürüz. Duygularımız yükseldikçe durumumuza uygun tepkiyi bulma konusunda daha fazla umutsuzlaşır ve rastgele herhangi bir imge ya da hatırayı seçmeye başlarız.” (s.222)

“Birçok hatıranın gerçekte yaşananın tutarlı ve kesintisiz bir kaydı olmadığını unutmayın. Hatırlamak deneyimimize dair unsurları bir araya toplayarak düzenli ve bağdaşık bir bütün halinde birleştirme sürecidir.” (s.223)

“Kendimizi hatıralara odaklanmaya eğilimli hissediyorsak (genel olarak doğru olsalar bile), bu seçimin travmatik tepkilerimizden çıkma, yeteneğimizi yıpratmakta olduğunu anlamamız önemlidir. Dönüşüm değişim gerektirir. Değişmesi gereken şeylerden biri de hatıralarımızla ilişkimizdir.” (s.225)

4 Şub 2019

Irvin D. Yalom - Bir Psikiyatristin Anıları


“Dinlerin ve ölümden sonra yaşamla ilgili iddiaların dünyanın en uzun süredir devam eden sahtekârlık hikâyesi olduğuna inanıyorum. Bunların bir amacı var; dini liderlere rahat bir yaşam sunuyor ve insanların ölüm korkularını hafifletiyorlar. Ama bir bedeli de oluyor; çocuksulaşıyoruz, doğal düzeni görmemiz engelleniyor.” (s.47)

“Hastalarımla yaşamlarının ilk yıllarına dair anılarına döndüğümüzde gerçekliğin ne kadar kırılgan ve sürekli değişen bir doğası olduğunu tekrar tekrar görüyorum. Hatıralar, aslında sandığımızdan çok daha kurgusal.” (s.64)

“Her ne kadar ben ölümü yaşam dediğimiz pikniğin uzağında patlayan bir gök gürültüsü gibi görsem de, ölümlülükle içtenlikle yüzleşmenin yaşam biçimimizi değiştirebileceğine inanıyorum: Önemsiz olanı önemsiz görmemize yardımcı olur ve bizi pişmanlık biriktirmeden yaşamaya teşvik eder.” (s.229)

“Bana göre özgürlükten kasıt, içkin bir tasarımı olmayan bir evrende yaşamamız itibarıyla hepimizin kendi hayatlarımızın, seçimlerimizin ve eylemlerimizin yazarı olmasıdır.” (s.230)

“Zaman dediğimiz devasa cetvel boyunca durmaksızın ilerleyen dar çaplı bir spor ışığı düşünün. Spot ışığının üstünden geçip gittiği yerler geçmişin karanlığında kayboluyor, henüz gelmediği yerlerse olacakların karanlığında gizli bekliyor. Sadece ışığın o an vurduğu yerler yaşıyor ve bunun farkında. Bu fikir bana hep huzur vermiş, şu an yaşıyor olduğum için kendimi şanslı hissetmemi sağlamıştır.” (s.340)

“Einstein’ın kuantum teorisine verdiği yanıtı ilk duyduğumda henüz yeni yetme bir gençtim: “Tanrı evrenle zar atmaz.” Bilimsel düşünceyi benimsemiş hemen her ergen erkek gibi ben de Einstein’a hayrandım ve onun Tanrı’ya inanmasına hayret etmiştim. Bu durum kendi dine yönelik şüpheciliğimi sorgulamamı gerektiriyordu. Ben de ortaokuldaki fen öğretmenime akıl danıştım. Bana, “Einstein’ın Tanrı’sı, Spinoza’nın Tanrı’sı” yanıtını verdi. “Bu ne demek?” diye sordum. “Spinoza kim?” Meğer Spinoza on yedinci yüzyılda yaşamış bir filozof, bilim devriminin de öncülerindenmiş. Kendisi de yazılarında Tanrı’dan sıkça bahsetse de Yahudi cemaati onu yirmi dört yaşındayken sapkınlıkları dolayısıyla aforoz etmiş. Bugün de çoğu akademisyen onu gizli ateist addediyordu. “Spinoza’nın Tanrı’nın varlığıyla ilgili görüşlerini on yedinci yüzyılda açıkça dile getirmesi çok tehlikeli olurdu.” diyordu fen öğretmenim. Bu nedenle “Tanrı” sözcüğünü sık sık kullanarak kendini korumuştu.” (s.343)

27 Oca 2019

John Berger, Jean Mohr - Yedinci Adam


“Kitabın teması özgürlüğün yok oluşudur: Özgürlüğün bu yok oluşunun tam olarak anlaşılması için nesnel bir ekonomik sistemle sistemin kapanına kıstırılmış olanların öznel yaşantıları arasında bir bağ kurmak gerekir. Çünkü son kertede, özgürlüğün yok oluşu bu bağlantının sonucundan başka bir şey değildir.” (s.11)

“Düşümde bir dost geldi beni görmeye. Çok uzaklardan. Sordum kendisine düşümde: Fotoğrafla mı geldin, yoksa trenle mi? Bütün fotoğraflar bir ulaşım biçimi, yokluğun bir dile gelişidir.” (s.19)

“Göçmen işçiler azgelişmiş ekonomilerden gelmektedir. Azgelişmiş terimi diplomatik çevrelerde birtakım tedirginliklere yol açmıştır. Bunun yerine “gelişen” sözcüğü benimsenmiştir. Gelişmişten ayrı olarak gelişen. Bu anlambilimsel tartışmaya tek ciddi katkıda bulunanlar, azgeliştirmek diye geçişli bir fiil olması gerektiğini söyleyen Kübalılar olmuştur. Bir ekonomi, çevresinde ve kendi içinde olanlar ve o ekonomiye yapılanlar yüzünden azgelişmiştir. Çünkü azgeliştiren etkenler de vardır.” (s.27)

“Portekizli bir göçmen işçi: Bizim ülkede durum nasıl biliyor musunuz? Birçok kapitalist var bizim orada, paralarını saklayıp bir şey yapmıyorlar o parayla, sadece saklıyorlar. Sanki bir çukur kazıp parayı oraya gömüyorlar, örttükleri bu çukuru da bir daha açmıyorlar.” (s.44)

“Bir insanın göç etme kararını, dünyadaki belli bir ekonomik sistemin bağlamı içinde düşünmek gerekir. Siyasal bir kuramı pekiştirmek için değil de, böyle bir insanın başına gelenleri doğru değerlendirmek için yapmak gerekir bunu. Bu ekonomik sistemin adı yeni sömürgeciliktir.” (s.47)

“Bir göçmen işçinin yeniden insan (koca, baba, yurttaş, yurtsever) olabilmesi için yurduna dönmesi gerekir. Ona hiçbir gelecek vadetmediği için terk etmek zorunda kaldığı yurduna.” (s.64)

“Bir Fransız köylüsü: Kimse köyde yaşamak istemiyor artık. Şehirde krallar gibi giyiniyorlar, arabalarını sürüyorlar; ama ne bir şey görüyorlar ne de anlıyorlar. Benim kuralım her şeyi incelemektir: doğayı, bitkileri, hayvanları (bu arada kendimizi), iklimi.” (s.73)

“Bir başka insanın yaşantısını anlamak için insanın dünyayı, kendi bulunduğu yerden göründüğü gibi görmekten vazgeçip, onu, o öbür insanın bulunduğu yerden göründüğü gibi yeniden görebilmesi gerekir. Örneğin, bir başkasının yaptığı seçimi anlayabilmek için, kafasında karşı karşıya kalabileceği seçenek yoksunluğunu, kendisine bir seçim hakkı tanınmayabileceğini düşünmesi gerekir. Toklar açların hangi seçeneklerle karşı karşıya olduklarını anlama yeteneğinden yoksundurlar. Bir başkasının yaşantısını anlayabilmek için, ne kadar beceriksizce de olsa, dünyanın parçalarının sökülüp yeniden takılması gerekir.” (s.99)

“Genellikle, insanın kendi hayatının akışını duyması hem onu çevreleyen, hem de kendi içinde olan bu alanın varlığını duyması gibidir. Dıştaki zamanın saatler, günler, mevsimler, yıllar gibi ölçüleri nasıl güneş sistemine göre ayarlanmışsa, insan ömrü de bir güneşin ya da bilinç çekirdeğinin çevresinde dönen bir sisteme göre ayarlanmıştır. Bir ömrün bilinçli olarak yaşanan bölümü yuvarlak bir alanla gösterilebilir. Bu yuvarlak, her an hem geçmiş zamanı, hem şimdiki zamanı, hem de gelecek zamanı bir arada bulundurur. İnsan benliği bir anlamda bu zamanlardan yalnız biriyle bağ kuramaz, çünkü kendisi her an bir süreklilik içindedir. Ben sözcüğü tek başına kullanıldığında, en az şu üç öneriyi birlikte getirir: ben şuydum, ben şuyum, ben şu olabilirim. Yuvarlağın içinde geçmiş zaman gömülü ve bağımsız anılar biçiminde, gelecek zaman korkular ve umutlar biçiminde ortaya çıkar; şimdiki zamansa olduğu gibi kendini gösterir ve hemen şimdiki zaman ile geçmiş ve gelecek zamanlar arasında bağ kurulur. Bu üç değişik zaman birleşerek o insanın o andaki hareketlerinin hangi amaca yöneldiğini belirtir. Bu amacın ortaya çıkışında geçmişin payı vardır, bu amaç şimdiki zaman içinde ortaya çıkar ve gelecek zamana yönelir. Fakat bu karışımın meydana gelebilmesi için, o insanın geçmişi ile geleceğini oluşturan öğelerin bir yere bağlı olmayan özgür öğeler olması gerekir. Geçmiş ve gelecek zamanın öğeleri şimdiki zamanla bir karışım meydana getirme özgürlüğü içindedir.” (s.182)

“Ölüm geçmişi dondurur, geleceğiyse ortadan kaldırır. Geçmiş, şimdiki zamanın yaşanan hayatın bir parçası olmasını engelleyen bir duvara dönüşür, böyle bir durumda şimdiki zaman yaşanan hayatın içine sızsa bile, ancak geçmişle ilgili olarak yapabilir bunu. İnsanın bu durumda gördüğü her şey, artık bir daha göremeyeceği şeyleri aklına getirir; aklına gelen şeyler de gördükleri değil, asıl yaşantısı olur. Diyelim ki, ölümün başlattığı yas dönemi sona ermiştir. Bu durumda, gelecek zaman yeniden etkinleşir, şimdiki zaman harekete geçer ve ikisi birlikte geçmiş zamanı hareketsizlikten kurtarırlar. İnsanın amaçlara yönelik olarak yaşamasını sağlayan karışım böylece ortaya çıkmış olur. Bu düzelme koşulların değişmesinin bir sonucu değildir. Çünkü ölen geri gelmez. Bu durum, hayatın sonunda ölümü kabul edip içine almasının, birini yitirme olayının hayatın bir parçası olmasının sonucudur.” (s.183)