26 May 2017

İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası

“Kendi payıma ben dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım.” (s.55)

“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.” (s.90)

“Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı.” (s.91)

"Ateş dediğimiz güç nasıl ki odunla beslenirse akıl da bilgiyle beslenir." (s.152)

''Düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz.'' (s.190)

“Sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. Bir duygu, anlaşılamıyorsa, duygu değildir zaten.” (s.216)

“Ah! Keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm.” (s.217)

"Hoşçakal sevgili, biricik düşüm.” (s.237)

24 May 2017

Nurdan Gürbilek - Yer Değiştiren Gölge

“Herkesin hayatında adeta sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır: Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünyayla bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan bir şeyler kalır: Birinin yüz ifadesi, bir eşyanın ayrıntısı, merkezinde bunların durduğu bir an, bir sahne. Belirsizliğin içinde birden çakan bir sahne, nerede görüldüğü çıkarılamayan bir nesnenin anlık görünüşü, kendine gelen kişi için geçmiş yaşantının özeti oluverir birden. Bugünün duygusu; insanın geçmiş yaşantıyı sevinçle mi, utançla mı, sıkıntıyla mı, suçluluk duyarak mı hatırlayacağı da bu sahneye bağlı değil midir?” (s.9)

“Geçmişe bakmak, onun dönüp bize bakması demek değildir her zaman. Yüzümüzü geçmişe dönmek, onun yüzünü bize dönmesi anlamına gelmeyebilir.” (s.13)

“Şu soruyu sormuştu Tanpınar: Neden geçmiş bizi bir kuyu gibi çekiyor? Nerede olduğunu hatırlayamadığım bir yerde Nietzsche söylemişti sanırım: İnsan bir kuyuya bakarsa, kuyu da ona bakar. Suyu çekilmiş, kurumuş bir kuyu olmalı Nietzsche’ninki. Tanpınar’ın kuyusunun dibinde ise hep bir su birikintisi vardır; tıpkı bir ayna gibi, bakana kendi yüzünü yansıtır.” (s.15)

“Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir der Tanpınar. Demek ki, o da kendi başına bir varlık değil, hatıraların içimizde konuşmasına izin veren bir zemindir.” (s.23)

“Beyhude hatırlıyoruz, bu hiç olmamış şeyleri.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.26)

“Düşünmekten, yaşamaya fırsat bulamamış.” (s.30)

“İçindeki çocuk da yaşamadığı için büyümemiştir. Kendine bir hayat kuramamış, sahte olurum ya da kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamamış, bir kere böyle düşündüğü için başka türlü düşünememiş, sırf öyle söylediği için bütün hayatını kelimeler uğruna harcamıştır.” (s.31)

“Dışarıda yağmur yağıyor, sen yağmurun dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş hüzün, sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. Mevsimlerin değiştiğini gözden kaçırmamalısın, mevsimleri ve insanları birbirine karıştırmamalısın.” (s.32)

“Gerçeklere yabancılığı, sahteliğe dayanamayışı, sözünün eri olması, her söyleneni ciddiye alması, Dostoyevski’yle Dostoyevski, Gorki’yle Gorki olması, inançlarından taviz vermemesiyle, yetişkinlerin dünyasında yaşamayı bir türlü öğrenememiş bir çocuk gibidir Selim; bir yere tutunmak için boş yere çırpınan inanç, büyük ve güzel şeyler yaratma umudu, çocuğun kırılmamış iradesi; kırılmaktan, kirlenmekten duyulan korkudur. Sıkıntılarına ancak romantik oldukları sürece katlanabilir, insanlarla ancak onlara inandığı sürece birlikte olabilir.” (s.37)

“Buraya konuşmak için geldim. Bütün mesele kelimelerse, kelimelerle istediğim gibi oynayacağım. Kelimelerle yeni bir akıl kuracağım.” Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar (s.38)

“Gündelik şeyler beni boğuyor. Halbuki içimde başka susuzluklar var.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.50)

“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” Yusuf Atılgan, Aylak Adam (s.59)

“Bir yapıt yaratmak, büyük bir iş başarmak, iyi, dolu, güzel bir yaşam yaşamasını bilmiş olmaktan daha önemli sayılabilir mi hiç?” Bilge Karasu, Gece (s.102)

15 May 2017

Paris, Texas

– Yüksekten korktuğunu sanıyordum.
+ Hayır yüksekten değil, düşmekten korkuyorum.

....

Görmeyi o kadar istiyordum ki, artık hayal etmeye bile cesaret edemez oldum.

Paris, Texas, 1984

8 May 2017

Nurdan Gürbilek - Ev Ödevi

“Ne olurdu bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı şeyleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Kendime söyleyecek söz bırakmadım.” Oğuz Atay, Tutunamayanlar (s.15)

“Her gün açıklanamayanlar biraz daha artıyor. Tarifi güç bir yorgunluk geliyor üstüme.” Oğuz Atay, Tutunamayanlar (s.15)

“Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor... Bütünüyle unutulmak gibi acıklı bir oyuna kimsenin yüreği dayanmıyor, der Turgut. Çünkü anlatamayan insan dile getiremediği öfkesiyle baş başa kalır, çünkü anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürür insanı. Çünkü anlatamamak yalnızlık demektir.” Oğuz Atay, Tutunamayanlar (s.16)

“İçimde hâlâ kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayatın olması garip.” (s.33)

“Rüzgar, toz, rüzgar. Yine de masallar, çatılardan çok daha iyi bi korunak unutuluşa karşı.” John Berger (s.37)

“Bir yastan söz edeceksek eğer, sese dayalı bir dünyadan sözcüklerin dünyasına geçişin yası bu. Bir sesi yitirip sözcüklere mahkum olmanın yası.” (s.43)

“Gözlerimi kapasam, karanlıkta kalırsın.” Latife Tekin (s.53)

“Mümkün olabilse de doğuştan gelen mutluluğunu, sadeliğini, saflığını yitirmiş dilbazlar dünyanın bir tarafında, masum, sessiz insanlar da ayrı bir köşesinde ömür sürseler.” Latife Tekin (s.55)

“Gaston Bachelard Mekânın Poetikası’nda evi bir mutluluk mekanı olarak tarif etmişti. Sahip olduğumuz, rakip güçlere karşı savunduğumuz, bizi daima kendine çeken bu mekâna ait imgeleri, bu imgelerin düşsel değerini inceliyordu. Evin düş kuran çocuk için koruyucu sınırlar oluşturduğundan, anıların ve düşlerin barınağı olduğundan söz ediyordu. En çok da ışık imgesinden yola çıkmıştı. Evden dışarıya sızan, evi gören bir varlığa, bir göze dönüştüren ışık: Penceredeki ışık, evin gözüdür.” (s.61)

“Dışarıda karanlıktayızdır, evdeyse ışık vardır.” (s.62)

“Geceye açılmış bir gözdür ev. Görür, geceler, gözetler.” Bachelard (s.62)

“Her çocuk er geç aynı şeyi yaşar. Bir zaman gelir, onun için ev olmaktan çıkar ev. Ne erken çocuklukta olduğu gibi keşfedilecek bir dıştır artık, ne de dış dünyaya karşı sığınılacak bir iç. Tam olarak ne zaman yaşarız bunu: Evin dışarıya karşı bir sığınak olduğu kadar bir engel de olduğunu fark ettiğimiz an mı? Evin geçici, ana babamızın güçsüz,ölümlü olduğunu sezdiğimiz an mı? Yoksa evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda büyük bir iç sıkıntısı da verdiğiniz, bir iç dünyası olmanın bedelinin bu iç sıkıntısı olduğunu fark ettiğimiz an mı?
Bu duygunun zamanı, yoğunluğu, katlanılabilirliği, evden eve çocuktan çocuğa değişir kuşkusuz. Tek bir şey dışında: Ömür boyu bize eşlik eden mutluluk imgelerimizin olduğu kadar, kurtulmak için hep çaba harcayacağımız korkularımızın, dağıtmak için her yolu denediğimiz iç sıkıntımızın da kaynağı, kaynağı değilse bile ilk sahnesi burası. Evden söz edeceksek mutlaka buraya, bu mutluluk mekânının arka bahçesine, birçok düşün olduğu gibi birçok şiirin, öykünün, romanın da imgelerini topladığı bu arka bahçeye uğramamız şart.” (s.63)

“Pazar gününün cumadan bakıldığında sonsuz bir mutluluk imgesi olarak göründüğünden söz etmişti bir arkadaşım. Asıl mutluluk diyordu, cumanın kendisinde, yani mutluluğun görülebilir olduğu yerde. Pazarın ışığı oraya vurmuştur. Bu yüzden Cuma parıldar, ışır; pazarın kendisiyse söner.” (s.69)

“Nedir Pazar öğleden sonralarını çocuk için katlanılması zor bir sıkıntının sahnesi kılan? Psikanalitik bakış çocuğun sıkıntısını “bir şeylerin başlatıldığı ancak hiçbir şeyin gerçekleşmediği o donuk beklenti durumu”yla açıklar.” (s.69)

“Bizde en çok sıkıntı uyandıran anlar yalnız olduğunuz anlardan çok, başkalarının yanında kendimizi yalnız hissettiğimiz anlar değil mi? Oyun arkadaşı bulamadığımız anlardan çok, oyun arkadaşlarımızla birlikteyken sıkıldığımız anlar? Bir şeylerin olmasını beklediğimiz, bu şeylerin bir türlü gerçekleşmediği anlar. Çağrı var, çağıran var, çağrıldığımız yerde bekliyoruz, ama hiçbir şey olmuyor. Uzunca bir süre görmediğimiz, zihnimizde uyarıcı bir imgeye dönüştürdüğümüz biriyle buluştuğumuzda ne çok yaşamışızdır: yanlış yer, yanlış zaman, yanlış insan. Sizi yanılttığı için karşınızdakine, yanlış şeye umut bağladığınız için kendinize duyduğunuz öfkeyi bastırdığınızda tek bir duygu kalır geriye: Sıkıntı. Bir şeyler başlamış ama hiçbir şey gerçekleşmiyor.” (s.70)

“Gitmek ya da kalmak: Evin bize dayattığı –yoksa bağışladığı mı demeliydim bir ikilem bu. Walter Benjamin’in Geri Dön Her Şey Affedildi adlı fragmanından şu satırlar: Tıpkı barfiksde büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk er ya da geç kendi payına düşecekkaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız, sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.” (s.75)

“O kristale yakından baktığımda,gitmek yönündeki tercihlerimiz, sevdiklerimize zalimce gelebilecek özgürlük arayışımız kadar, bazen kalmak zorunda olduğumuz için çektiğimiz sıkıntının, şu bitmek bilmeyen ev ödevlerinin de payını görüyorum. Çok sonra, işler yolunda gider, şu ödevler biterse eğer, belki bir gün bize de birisi söyler: Geri Dön Her Şey Affedildi.” (s.75)

“Bir yemişin, hamlığından kurtulması sürecini insancaya çevirirken, geçmesi gerekebilecek süreyi çok uzatıyorum; bu da, ağır kanlı bir ağaç olduğuma verilsin. Elimden ancak bu kadarı geliyor.” Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi (s.77)

“Bir zamanlar başkalarının onun için kurduğu düzenden kaçan, sonra kendi düzenini kuran kişi, şimdi o düzende rahat edemezse nereye kaçar, kaçamazsa ne yaşar? Eve olan inanç bir kere zedelendikten sonra, geri döndüğünüzde bulduğunuz yabancı, nüfuz edilmez, inatçı kütleyle birlikte yaşamak nasıl bir şey?” (s.101)

5 May 2017

Patanjali - Yoga Sutra

“Yoga, zihnin faaliyetlerini kontrol altına alarak, kişisel benliği evrensel benlikle birleştirme yöntemidir.” (s.14)

“Durumu ne olursa olsun, her zihin, disipline sokulabilir ve değiştirilebilir.” (s.19)

“Zihin kontrol altına alındığı zaman, benlik temel durumunu bulur ve insanın gerçek özyapısı ortaya çıkar.” (s.19)

“Mutlu kişilerle dost olmak, mutsuz kişilere merhamet duymak, erdem sahibi iyi kişilerden zevk almak ve kötü kişilere ilgisiz kalmak yoluyla; zihin hiçbir zaman bozulmayan bir sükunete ulaşır.” (s.60)

“Francois de Sales’ın dediği gibi: Bir kez dengesi bozuldu mu, kalp artık kendisinin efendisi değildir.” (s.134)

“Bir Zen Buddhist tekniği vardır. Zaman zincirini kırarak ve yalnızca içinde bulunduğumuz anda olup biten şey üzerinde konsantre olarak, çekilen acının sürekliliği önlenebilir ve çok daha dayanılabilir bir hale getirilebilir. Çünkü acı çekmek, çoğunlukla geçmişteki acıyı hatırlamak ve aynı acının gelecekte de tekrarından korkmamızdan oluşur. Sonuçta, bu hatırlama ve bu korku, bir zaman zincirinin bilincinde olmamızdan kaynaklanır.” (s.185)

3 May 2017

The Salt of the Earth

İnsanoğlu toprağın tuzudur.

....

Bir portrenin gücü, çektiğiniz kimsenin hayatında yakaladığınız o saniye diliminde yatar.
Bir portre çektiğinizde bu sadece sizin eseriniz olmaz. Karşınızdaki size bunu sunar çünkü.

....

Belki de sonsuzluk ölçülebilen bir şeydir.

The Salt of the Earth, 2014

28 Nis 2017

Barış Bıçakçı * Behçet Çelik * Ayhan Geçgin - Kurbağalara İnanıyorum


“Pastane hüznü diye bir şey var mı? Olmaz olur mu, der Behçet ve hemen yedi çeşit hüzün daha sayar, mekânların insanlara hissettirdiği...” Barış Bıçakçı (s.6)

“Edebiyat okurluğu da yazarlığı da bir tür yalnızlığı gerektiriyor. Okuduğumuz, yazdığımız metin ile baş başayız. Böyle olmalı. Ama bir de benzerini aramak diye insani bir güdü var: Metinden başımızı kaldırıyoruz, başka insanlara metin ile kurduğumuz ilişkinin ışığında bakıyoruz. Benzeyen, benzemeyen yanlarımızı görüyoruz.” Barış Bıçakçı (s.7)

“Benim varmaya çalıştığım yer galiba güzel ama hiçbir işe yaramayan cümleler ile dolu bir yer. Kullanılamayacak kadar güzel cümleler yazmak istiyorum. Yani anlamak, keşfetmek, bilmek çabası sanki daha sonra geliyor. Bu da bir tutarsızlık.” Barış Bıçakçı (s.16)

“Her şey bizim için apaydınlık olsaydı, ne demeye yazmakla uğraşalım. Hatta, her şey apaydınlık olsaydı, sıkıcı gelmez miydi bize, yaşamak ister miydik her şeye vâkıf olduğumuz bir dünyada? Edebiyatta olduğu gibi merak unsuru hayatta da geçerli belki de. Edebiyatı bu karanlığı bertaraf etmek ya da  az biraz, ucundan kıyısından aralamak için bir yol, bir yöntem olarak mı düşünüyoruz? Ya da karanlığın farkına varmak ve vardırmak için mi?” Behçet Çelik (s.16)

“Yazarken yarattığımızı düşündüğümüz dünya bizim yaşadığımızdan çok farklı; kelimelerden oluşmuş bir dünya bu ve biz bu dünyada ikamet etmiyoruz.” Behçet Çelik (s.17)

“Yaşadığımız dünya ile yazdığımız dünyanın pek alakası yok, bu ikisi arasında gidip gelen, koşturan kişi(yazar), çok zaman her iki dünyanın da dışında kalmak durumunda, ama belki de bu sayede bambaşka bir mesafeden bu iki dünyaya da bakma imkânı var elinde.” Behçet Çelik (s.18)

“Yaratıcımız da kendi evreninde olan biteni kavrayabilmek için bizim dünyamızı yaratmış olamaz mı?” Behçet Çelik (s.21)

“Dünyayı yeniden somut bir dünya olarak bize sunuyor belki de edebiyat. Dünyaya dünyayı geri vermiyor elbette, bize yeni bir dünya veriyor.” Behçet Çelik (s.29)

“Edebiyat, madem bize yeni bir dünya veriyor, işin içinde biz de varız, dünyamız da var. O kurmaca dünyayla yaşadığımız dünya arasındaki geliş gidişler de edebiyata dahil. Belki de o imkansız düşü –dünyaya dünyayı geri verme düşünü- koruduğumuz için.” Behçet Çelik (s.30)

“Edebiyatın aynı zamandabir duygusal eğitim olduğuna inandığımı daha önce söylemiştim size. Kurmaca dünya, bize sadece yaşadığımız dünyaya tahammül etme gücü vermiyor, aynı zamanda onu anlama ve dolayısıyla değiştirme gücü de veriyor.” Barış Bıçakçı (s.37)

“Başkalarından önce kendime kabul ettirmeye uğraşıyordum kendimi. Bu duygunun geride kaldığını umuyorum. Yine de yazmaktan uzak durmuyorum. Niye? Galiba, kurmacanın hayata nüfuz etme ihtimalinden umudu kesmediğim için bu kez de.” Behçet Çelik (s.40)

“Çok fazla ses olması, kulaklarımızı korumamız gereği bahsinde birden şunu kavradım: Ben kulaklarımı çoktan dış dünyaya kapatmışım. Kendi küçük dünyamın duvarlarında yankılanan seslerle meşgulüm. Kendimi tekrar etmem de bu yüzden belki.” Barış Bıçakçı (s.56)

“Sınıfsız toplum ütopyasının en heyecan veren yanlarından biri, bence iş bölümünün ortadan kalkmasıyla sanatçının da silinecek olması; ama bu aynı zamanda herkesin de sanatçı olması anlamına gelecek – o gün ona sanat denmeyecek olsa da. Sanatçı denen varlık bunun da mücadelesini vermiyor mu?” Behçet Çelik (s.67)

“Kapitalizm yaratıcı değildir, yalnızca yaratıcı enerjilerden beslenir.” Ayhan Geçgin (s.69)

“Yazı, bir hayatın olduğundan daha hızlı geçmesine yol açabilir. Dolayısıyla, bir ömrün çok daha önce bitmesine neden olabilir. Böyle koyarsak, yazar için vaktinden önce ölen kişi, dememiz gerekir.” Ayhan Geçgin (s.100)

“Bir süredir hem iç dünyamın, hem de gezegenimiz dünyanın karanlığı, boğuntusu çok koyulaştı, kalem kuvvetiyle gerçekliği eğip bükerek bu koyuluğu seyreltmeye çalışmak dışında ne yapılabilir, diye soruyorum kendime. Okuyoruz ve yazıyoruz: Aynı anda hem bildiğimiz gerçek dünyanın tam içindeyiz hem de ayaklarımız bambaşka var olmayan dünyalara sağlam basıyor. Böyle bir ikili duyuşu, düşünüşü mümkün kılan bir zihnimiz olmasaydı ya da biz zihnimizi böyle bir duyuşu ve düşünüşü mümkün kılacak biçimde geliştirmeseydik yaşadığımız dünyadan bir şey anlamazdık. İnsandan bir şey anlamazdık.” (s.204)