18 Eki 2017

Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle - Kadınlığın 21 Hikâyesi

“Bildiğiniz gibi: Dünya sözcüklerle politikleşir. Dünya halinin doğal bir parçası sanılan durumlar, sözcüklerle politik anlamlarına kavuşur. Politika, bir anlamda terimlendirilmiş dildir.” Murathan Mungan

“Anılarla uğraşmak filan gibi saçmalıklar yok sevgili Bayan Cooper. Bunu unutmanızı öneririm. Yalnızca şimdiki zaman var olmalıdır.” Road Dahl, Son Perde (s.32)

“Bu benim tekniğim, kendime giysilerle hayat veririm. Hatta o anda ne giydiğimi hatırlayamadığım sürece, ne yaptğımı, bana ne olduğunu hatırlamak benim için olanaksızdır. Elimden ne zaman bir süveter ya da elbise çıkarsam, hayatımdan da bir parçayı çıkarmış olurum.” Margaret Atwood, Tokalar (s.41)

“Hayatımın bu döneminde, karşılıksız aşk bana en uygun duyguymuş gibi geldi. Bana çok acı verdi, ama geriye dönüp baktığımda avantajlarını da görüyorum. Hiçbir risk almam gerekmeksizin cinsel ve duygusal fırtınalar yaşattı. Zayıf ve sıradan bile olsa, benim olan hayatımı engellemedi ve hiç karar vermem gerekmedi. Çıplak fiziksel gerçeklik dünyasında, üzerime uymayan giysilerimi çıkarmam gerekebilirdi. O zamanlar metafiziğe inanırdım. Platonik biçimim, eğer açılırsa belki de toza dönüşecek olan, gizemli bir şekilde sarmalanmış Mısır mumyasına benzerdi. Ama karşılıksız aşkta giysilerinizi çıkarmanız gerekmezdi.” Margaret Atwood, Tokalar (s.43)

“Fötr şapkalı adam dışarıda beni bekliyordu. İçki içmek için ona katılmamı istedi.
Hayır, teşekkürler dedim. Başka biriyleyim diye ekleyerek. Bunu onu yumuşatmak (kadınlar her zaman kendilerini tavlamak isteyen erkekleri reddettiklerinde onları yumuşatmak zorunda olduklarını hissederler) için söylemiştim.” Margaret Atwood, Tokalar (s.48)

“Olması gerektiği gibi ayrılmadığın için sanki hiç ayrılmamışsın gibi gelmişti bana.” Margaret Atwood, Tokalar (s.54)

“Daha sonra seni kutlamak için yanına geldim. Beni böyle gördüğüne şaşırmıştın. Söylediğine göre beni hiç düşünmemiştin. Muhtemelen endişeli gözlerle şık saç kesimime, zarif kırmızı takımıma ve gösterişli botlarıma bakmıştın. Evliydin, üç çocuğun vardı ve onların cüzdanındaki şipşak fotoğraflarını, koruyucu bir tılsım gibi tutarak, aceleyle bana gösterdin. Onlarla benimkileri karşılaştırdım. İkimiz de içki içmeyi teklif etmedik. Birbirimize iyi dileklerde bulunduk, ikimiz de düş kırıklığına uğramıştık. Şimdi anlıyorum ki sen benim genç yaşta veremden ya da onun gibi bir hastalıktan ölmemi istemiştin. Yine de sen de bir romantiktin.” Margaret Atwood, Tokalar (s.55)

“Kendini aldatıyorsun ama avutulmayı da reddediyorsun.” Margaret Atwood, Tokalar (s.56)

“Neyiniz var bakalım? dedi. Soluğumu içime çektim, ellerimi kaldırdım ve yeniden indirdim, kendimle hiç ilgilenmiyordum demek istiyordum, sonra bunun yalan olduğunu düşündüm, ben yalnızca kendimle lgileniyorum ve bu mu? Yani hiçbir şey olmaması mı? Yalnızca yorgunluk ve boş, durgun günler, denizdeki balıkların yaşamı gibi bir yaşam ve nedensiz bir gülüş mü? Ona içimde pek çok hikâye var demek istedim, bunlar benim hayatımı güçleştiriyor.” Judith Hermann, Kırmızı Mercanlar (s.57)

“Deniz dibinde fazla kalırlarsa mercanların karardıklarını bilirsin.” Judith Hermann, Kırmızı Mercanlar (s.58)

“Ben hayal kurmam. Bir şeylerin ötesine bakıp boşluğu gören insanlardan değilim.” Flannery O’Connor, Saf, Temiz Köylüler (s.85)

“Hepimiz lanetliyiz. Ama bazılarımız gözlerimizdeki bağı çözdük ve görülecek bir şey olmadığını gördük. Bu bir tür kurtuluş.” Flannery O’Connor, Saf, Temiz Köylüler (s.85)

“Hemen hemen her kitap yaşamdan daha iyiydi Audrey’e göre. Ya da işte, kendi sürdürdüğü yaşamdan... Yakında yaşamı değişecekti elbette, hareketlenecek, tümüyle başkalaşacaktı. İnsan bunu ummasa nasıl sürükleyip durabilirdi günlerini? Ama şimdilik, yaşamaktan uzak durmanın çok daha hoş olduğu kuşkusuzdu. Ve kitaplar onu uzaklaştırabiliyordu.”Jean Rhys, Böceklerin Dünyası (s.90)

“Bütün üzüntüler, sen durup onu düşünmeye başladığın zaman ortaya çıkıyor.” Dorothy Parker, Büyük Sarışın (s.137)

“-Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene!
  -Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun.” Charles Bukowski, Kasabanın En Güzel Kızı (s.160)

“Ona ne kadar serinkanlı olursa olsun, durumun olağan bir durum olmadığını göstermek istedim. Yanıtı mantıklıydı. Aşk hiçbir zaman olağan bir durum değildir ki zaten.” Marta Lynch, Latin Âşık (s.209)

“Benimle fazla kalmıyordu, üç saat kadar. Birlikte uyuyorduk; en iyi ilişkilerin uykuda kurulabileceğini o zaman öğrendim.” Marta Lynch, Latin Âşık (s.213)

17 Eki 2017

Liv Ullmann - Değişim

“Aşk, insan, yalnızlık, kadın üzerine yazmak istiyorum.
Adadaki rastlantıyı yazmak istiyorum. Yaşamımı değiştiren erkeği yazmak istiyorum.
Rastlantıdan doğan bir değişimi, üzerinde kafa yorulmuş bir değişimi yazmak istiyorum.
Tanrı vergisi diye kabul ettiğim anları, iyi anları, kötü anları yazmak istiyorum.
Benim bir parçam olan bilginin ya da deneyimin başkalarınınkinden daha çok olduğuna inanmıyorum. Bir düşüm gerçekleşti, yerine on yeni düş kurdum. Parlayan bir şeyin arka yüzünü de gördüm.” (s.7)

“Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen: İçimde ölmek istemeyen bir genç kız var, diye yazıyordu.
Yaşıyorum, seviniyorum, üzülüyorum, büyümek için sürekli mücadele ediyorum. Yaptıklarım içimdeki bu genç kızı etkilediği için, gene de her gün onun sesini duyuyorum. O, yıllar önceki ben. Ya da ben olduğumu sandığım.” (s.8)

“içimdeki ölmek istemeyen genç kız, hâlâ değişik bir şeyler umut ediyor. Ona hiçbir başarı doygunluk vermiyor, onun sesini hiçbir mutluluk kesmiyor. Her zaman kendimi değiştirmeye çalışıyorum. Çünkü yakınına geldiklerimden çok daha başka şeylerin de olduğunu biliyorum. Etki altında kalmaksızın oturup içimdekini dinleyebilmek için, oraya doğru yol almak, huzur bulmak istiyorum.” (s.8)

“Ve aşk.
Perdedeki gibi yaşamak isterdim onu: Bana şefkatle bakan, erkek kahramanın kadın kahramana fısıldadığı sözcüklerin aynını fısıldayan beyaz gömlekli, beyaz tebessümlü bir erkeğin karşısında ayakta durmak. Beni öptüğünde kemanları duymak.” (s.24)

“Gene de içim öfke dolu. Böylesine büyük bir öfkenin böylesine ılımlı bir görünüş altında saklanabilmesi ne kadar da şaşırtıcı.” (s.29)

“O korkunç kadın suçluluğu yok mu! Bodrum katında yazı yazarken, yukardakiler aylak aylak oturduğumu düşünmesinler diye müzik dinlemeye cesaret edemiyorum. Saygı görmek için gözleme ve ev ekmeği pişirmem, odaları derleyip toplamam gerekir, biliyorum. Öylesine büyük bir özgürlük, öylesine bol seçenek veren bir yaşam sürdürmenin ne kadar iyi olduğu konusunda yazmaya çalışırken aklıma gelen düşünceler bunlar: Kendi irademle özgürüm; kendimin yaratıcısı, kendimin rehberiyim. Gelişmem ve ilerlemem kendi seçimlerime bağlı. İçimde gelecekteki yaşamımın tohumları var.” (s.30)

“Büyüdüm. Gene de zaman zaman, benden başka herkesin bir birlikteliğin parçası olduğu inancı içinde kendimi hâlâ grubun dışında hissediyorum.” (s.34)

“Çok mutsuz bir aşk yaşıyordum. Yalnızca yatağa uzanıp ondan gelmiş esk mektupları okumak istiyordum. Beni unutmak için dağlarda yürüyüşe çıkmış. Bulabildiği bütün doruklarda bir aşağı, bir yukarı koşmuş, kendi için saat tutmuş, kendi rekorlarını kırmış, bir süre sonra da neden bu koşuya çıktığını anımsayamaz olmuş.” (s.34)

“Düşler çiçek açıyor ve bizi tutsak ediyor.” (s.37)

“İlk kez aşık olmuştum. Adı Jens’di. İkimiz de utangaç olduğumuzdan fazla konuşmuyorduk. Sessizlik, ilişkimizin bir parçasıydı. Yaşam, çevremizde öncekinden daha farklı biçimde, yürek gibi atıyordu.” (s.39)

“Benim için kitaplar, her zaman birer canlıdır. Kimi yeni yazara rastlamam yaşamımı biraz değiştirmiştir. Zihnim karışıp kendi kendime tanımlayamadığım bir şeyi ararken bir kitap ortaya çıkvermiş, dostça yanıma yaklaşmıştır. Kapakları arasında aradığım soruları, yanıtları bana getirmiştir.” (s.41)

“Neden yaşam beklediğimiz, tasarladığımız gibi olmuyor? Fırsatları hemen yakalamak için yeterince tez davranmadığımızda onları çalan zaman neden bu kadar acımasız?
Bir zamanlar istemediği kadar zamana sahip olduğuna inanan on altı yaşındaki bir insanın, birden altmış yaşına gelmesi neden böylesine ürkütücü? İnsan zamanın artan bir hızla ilerlediğini, bir zamanlar yarına bırakmayı düşündüğümüz her şeyi yerle bir ettiğini neden bilemiyor?” (s.50)

“Düşlerimize, umutlarımıza çok fazla yatırım yapıyoruz. Kesinlikle varolmayacak bir boşluğa bakıyoruz.” (s.51)

“Kişi, kendi yazgısını içinde taşır. Bilince varmak, acıya açık olmak, ona yaşamın, gelişmenin, değişimin bir parçası diye bakmak uzun bir süreç alır.” (s.66)

“Birbirimize ait olduğumuz günler yaşayacağız.” (s.71)

“Benden daha güçlü olduğu, beni kollamak istediği için mutluydum, bağımlıydım. Kimi kez kendimizi tanımlanamayacak bir sınırlamanın içinde bulduğumuzda birbirimizden birdenbire nefret ediyorduk. Birlikte bir geleceğe inanıyorduk, ne var ki düşlerimiz farklıydı. Evliliğimiz beş yıl sürdü. Bir daha, başka hiç kimseyle böylesine genç olamam.” (s.78)

“Uzun yıllar önce boşanmaya karar verdiğimizde, evlilik danışmanının odasında el ele oturuyorduk. Danışman, böylesine iyi dostsak neden ayrılmak istediğimizi sordu. Neşe içinde, işte bu nedenden dolayı dedik. İsveç’e Ingmar’a gidiyordum. Sokakta durup birbirimize hoşçakal dedik.” (s.79)

“Her şeyden çok, hiç söylemediklerimizin üzüntüsünü çekerim.” (s.81)

“Hiçbir şey sona ermez. İnsan, en güzel, en gerçek özünden çıkan kökler saldığı her yerde her zaman bir yuva bulacaktır.” (s.92)

“Yaşamları birbirine değmiş insanlar, değişik yönlere gitmiş bile olsalar, ilişkilerini yenilemeye gereksinme duyarlar. Yeni yaşamları, şimdi paylaştıklarının bir parçası bile olsa. Kimse kimseye sahip değil. Birlikte, birbirimiz, doğa ve zamanımız var. Böylesine basit. Bavullarımızı konuk evine taşıyoruz. Pencereden asıl evi görebiliyorum. Onu buradan hiç görmemiştim. Bu, oldukça tuhaf. Ancak içim sakin. Artık hiçbir şey beni yaralayamaz.” (s.93)

“Birbirimizin yaşamına çok erken ve çok geç girdik.” (s.97)

“Onun düşü, tek parçadan yaratılmış bir kadındı. Ancak ben, dikkatli davranmadığında her tür parçaya, kırıntıya ayrılıp ufalanıyordum.” (s.97)

“Kendi hakkında bilmediklerini bir aynaymışım gibi bende görmeye başladı. Kendi incinebilirliğini, kendi öfkesini bende gördü. Bu ona geri yansıdığında iyileşmeye başladı. Ancak bir ayna gibi, bir anımsatı olarak ben her zaman oradaydım. Onun olmayı istiyordum. Değişmemi isteseydi, elimden geleni yapardım. Belki, birlikte değişmek, birlikte gelişmek mümkündür. Ancak kişi aynaya çok yakınsa, yalnızca kendini olduğu gibi görmekle kalmaz, artık olmak istemediğini her zaman ona anımsatan öteki kişiyi bırakmak zorunda da kalır.” (s.99)

“Adada, Persona’yı çekiyorduk.
Hava sıcaktı. Ben, başka bir insanı yaşıyordum. O, beni yaşıyordu. Üzerinde konuşmaya bile gerek duymadan. Kumda çıplak ayakla dolaşıyordum. Ayağımın altında soluyormuşcasına güzel bir duyguydu.
Gün boyunca yere uzanıp, çekim aralarında okuyabilecektim. Başım, hemen hemen bilincim yerinde değilmişcesine ağırdı.
İlişkimizin nereye varabileceğini hiç merak etmiyordum. Güneş ışığının, arzunun ve mutluluğun yumuşak duvarları arasında yaşıyor gibiydim. Şimdiye kadar hiçbir yaz böyle olmamıştı. Böyle değil. Kumsalda uzun uzun yürüyor, hiç konuşmuyor, talepte bulunmuyor, korkmuyorduk.
Bir seferinde ötekilerden uzaklaştık. Altında kıraç, verimsiz bir toprağın uzandığı taşlı gri bir bayır keşfettik. Oturduk, bir an için güneşin altında iyiden iyiye sakin sakin serilen denize baktık.
Elimi tuttu, dün gece bir düş gördüm, seninle ben acılar içinde birbirimize bağlanmıştık, dedi.
Evini, o oturduğumuz yerde yaptırdı.
Ve bu, onun yaşamını değiştirdi. Benimkini de.” (s.99)

“Yaşlıların bir çoğu böyleydi. İddialardan vazgeçmişler, gerçekleşmeyecek düşleri bırakmışlar, delicesine koşuşturmaya son vermişlerdi. Bunlar da toplumumuzdaki adalılardı. Çocuklar gibi. Sahte görünüşe, maske takmaya gerek duymayan insanlar. Kim olduklarını göstermeye cesaret edenler. Adalılar. Düşüncelerini yaşayanlar. Düşünceleri dikkate değer olmasa bile.” (s.106)

“Düşler, seyrek gerçekleşir.” (s.110)

“Gerçek bir ayrılık konusunda söyleyecek ne var? kişinin çektiği acıların herkese yayılması mı?” (s.117)

“Benim yalnızlığımdan, güvensizliğimden kaçarak, başka birinde sığınak aramam anlamsızdı. Ingmar, artık eskisi gibi benim yaşamım değildi. Bu, bir gerçekti, hiçbir şey de değiştiremezdi. Ancak, kendime hâlâ sahiptim, kendi varlığımla iletişim kuruyordum, içimdeki her şey ilerlemeyi sürdürmeyi istiyordu. Ingmar’ın her günkü varlığını özlüyordum. Ama benim dostum olduğunu ve en gereksinme duyduğum şu anda her ikimizin de biraraya gelebileceği yeni bir anlaşma noktası bulmanın benim elimde olduğunu biliyordum. Bütün gücümle aramızda bir köprü kurdum. Bundan sonra her şey daha iyi oldu. Bir süre her gün birbirimizi telefonla birkaç kez aradık. Ben ona eski derlemelerimden parçalar okuyordum. O, bana sevdiği plakları çalıyordu. Aşkın bir çok yüzü vardır.” (s.121)

“Bütün dünyanın güzel koktuğu, güneşin parladığı, duygunun kişiyi hemen hemen bilinçsizleştirdiği çok güçlü mutluluğun çok ender geldiğine inanıyorum.” (s.121)

“Her şeyden önce otuz yaşındayım. Yararlanmayı çok istediğim deneyimlerle doluyum.” (s.126)

“Dünyada gitmek isteyen ancak kesinlikle cesaret edemeyen kaç Nora vardır, merak ediyorum. Giderlerse de nereye? Bunu bilmek mi önemli yoksa asıl önemli olan kapının dışına atılan adım mı? Kişinin kendi kurduğu güvenlik çemberinin ötesindeki dünyayla karşılaşma isteği.” (s.127)

“Kendimi, başkalarının yapmamı istediklerini sandığım şeye vererek saatler harcıyordum. İncitme korkusu, otorite korkusu, sevgi gereksinmesi beni en çaresiz durumlarla karşı karşıya getiriyordu. Kendi isteklerimi, arzularımı bastırmıştım. Hoşa gitmek için istekle, benden beklenildiğini sandığımı yapıyordum.” (s.131)

“Kişinin, çevresinin yaşamını sürdürme isteğini bir yana bırakması güzel. Kendini daha iyi tanıması, gereksinmelerinin nedenini anlaması. Başkalarının dürtülerini daha açıkça algılaması, aralarından kendi korkusunu, güvensizliğini seçip ayırabilmesi.” (s.133)

“Erkek, kadının ruhunun dağlardaki geniş platolar ve içine bakamadığı, birdenbire ortaya çıkan derin karanlık uçurumlar gibi olduğunu söylüyor. Kadının, yaşamını ona açıp serme özlemini kesinlikle anlamıyor.” (s.135)

“Her şey sıradan olduğu için huzur duyuyor.” (s.136)

“İçimdeki düşsel hiçbir şeyi elde edememiştim. Ancak bazı şeyleri denemiş ve kavramıştım. Zaman zaman, bütün bilmediklerim, yapmadıklarım yüzünden vicdanım artık beni rahatsız etmiyordu. Yeni keşfettiğim yeteneğimden, kendi başıma karar vermekten, işimden zevk almaktan, öfkelenmekten, ağlamaktan, gülmekten, yaşamaktan keyif duyuyordum. Olumlu ya da olumsuz kendim olmanın sevinci. Beni değiştiren bir mucize değildi. Bir daha hiç mutlu olmadım. Çoğunlukla korkuyordum. Ancak içim daha zenginleşmişti. Kendimle daha iyi dost olmuştum.” (s.139)

“Küçük, yalın mutluluğumla, sahip olduklarımdan doygunluğa erişmiş oturuyordum, ta ki şarkılarda böylesine güzel söylenen, yazılan, resmi yapılan aşkın sahip olduklarımdan çok daha öte olduğu belirtilinceye kadar.” (s.140)

“Düşlerimin birçoğu hiç gerçekleşmedi. Ancak hiç düşlemediğim bir şeyi keşfettim: Yaşam değilse de gerçek olağanüstü olabilir.” (s.140)

“Eski bir gemideki bir pruva başına benziyordum. Bütün gövdesi, ait olduğu gemiye yakından çakılmışken, pruvada öylesine gururlu etrafını süzen dalgaları yararak ileriye bakan kadın figürüne.” (s.141)

“Bir şeyi öğrendim: Kadın için, kocasının bir tür mantıklı özür olduğunu. Siz, perde arkasında geçene aldırmayın. Erkek şişman, aptal, yaşlı olabilir. Gene de kadının sarkmış gövdesini, menapoza girmesini kınayabilir ve karısını genç biriyle değiştirdiğinde yalnızca anlayış görür. Bu, meslek yaşamında da, özel yaşamda da böyledir. Evlenmemiş ya da boşanmış bir kadının alışmak zorunda kaldığı korunmasız durumu dönem dönem yaşadım. Herkesin, kimsesinin bulunmadığını bildiği bir kadındım.” (s.141)

“Aylığımı tartışırken, bir erkek meslektaşımınkiyle aynı ücreti istemiştim. Onunla aynı süredir tiyatroda çalışmamıza karşın, bana onun benden daha çok para almak zorunda olduğunu, çünkü aile geçindirdiğini söylediler. Bir çocuğu, evi, sorumlulukları olan ben bu kategoride değildim. Çünkü, ben bir kadınım.
Ailemin ekmeğini ben kazanıyorum. Ama benim “karım” maskesi altında bedava çalıştırabileceğim bir yardımcım yok.” (s.142)

“Bütün yıl boyunca akşamları evlerinden çıkmayan kız arkadaşlarım var. Çünkü, çifte sorumluluklarından yorgun düşmüşler: Zamanı iyi kullanma telaşı, vicdan azabı, uykusuzluk. Gelecekte bir gün uyuyabilecekleri, dinlenebilecekleri, kendilerine ayırabilecekleri bir gün oluncaya kadar, çocuklarından başkalarıyla duygusal ilişkiye girme gereksinmelerini bastırıyorlar.
Gene de neyse ki, yalnız anne çocuğunun öpücükleriyle, yastığına bıraktığı pusulalarıyla, sırdaşlıklarıyla, sıcak vücuduyla, sorumluluğuyla ödüllendiriliyor. Her gün çocuğuna yakın oluyor. Duygusal açıdan erkeğe oranla gücü, bitip tükenmiyor.” (s.142)

“Kadın olmak, erkekle aynı gereksinmeleri, aynı özlemleri duymaktır. Sevgiye gereksinme duyuyor, sevgi vermek istiyoruz. Keşke hepimiz, insanoğlunun değerleri söz konusu olduğunda erkekle kadın arasında hiçbir farkın olmadığını kabul edebilsek. Cinsiyetimiz ne olursa olsun. Sürmeyi seçtiğimiz yaşam ne olursa olsun.
Benim aybaşılarım, benim menapozum var; göğüslerimin sarkmasından korkuyorum. Artık yüzüme bakınca göremeyeceğiniz içimdeki genç kızın bilincindeyim. Erkeğin işindeki güçlükleri, saygınlığı, dazlak kalma ve iktidarsızlık korkusu, kuşkuları ve on üç yaşından beri onu terketmeyen güvensizliği var.
Sorunlarımızla birlikte biraradayız. Birbirimiz için tehlikeli değiliz ya da birbirimizi tehdit etmiyoruz. Hele bibirimize gereksinmemiz olduğunu hissettiğimiz anda hiç etmeyiz.” (s.143)

“Linn, yaşam nedir anne, diye soruyor. Sadece insanlar mı?” (s.165)

“Bir ömür boyu tek bir eli tutma deneyimini yaşamayı çok istiyorum. Talepte bulunmadan. Ancak, kendim kendime engelim. Yalnızlık korkusu gibi, anımsanması gereken bir kitabın unutulmuş bölümleri gibi kocaman asma kilit asılmış dehşet saçan bir paket gibi hep kendi yolumun üstüne çıkıyorum.” (s.179)

“Yaşam olanakları burada yatmıyor mu? Ulaşmak gerekli değil, ancak her zaman gidiyor olmak, devinim içinde olmak gerekli. Sevgide de. Aynı eli tutarken de – eğer şanslıysam.” (s.180)

“Başkalarının istedikleri biçimde yetiştirildiğimi algılıyorum. Böylece beni beğenecekler ve varlığımdan sıkıntı duymayacaklardı. Bu insan, ben değildim. Ben olmaya başladığımda verecek daha çok şeyim olduğunu duyumsadım. Yaşam, daha zengindi.” (s.181)

“İnsanlar arasındaki hiçbir ilişki mükemmel değildir.” (s.182)

“Sevgilim beni öptüğünde kemanlar çalmıyor. Hollywood’un mutlu sonu gerçek yaşamda kesinlikle eşdeğeri bulunmayan, uydurma bir yapım. İnsanları her zaman yeni ezgilerle yürümeye özendiren tehlikeli bir düşler ülkesi.” (s.182)

“Marianne, sürekli sevgiyi düşünüyor. Duygusunu, olması gerektiğine inandığına benzetemediği için tasalanıyor. Sevgi nedir? Duyduğum sevgi mi? Yanıtı, filmin sonu veriyor: Sevgi, artık birbirini benimseyen iki kişi arasındaki yakınlıktır. Yalın bir mutluluk içinde. Sevgi, budur. Onların sevgi biçimi. Gerisiyse fantazidir.” (s.183)

“Ingmar, her zaman içimdeki anneliği uyandırır. Henüz yirmi beşimde ve hemen hemen onun hakkında hiçbir şey bilmediğimde de olduğu gibi. Goethe, kendinden üstün biriyle karşı karşıya geldiğinde insanın benliğinin aşk ilan etmekten başka bir çaresi kalmadığını yazar. Ancak benim için bu böyle değil.” (s.186)

“En iyi arkadaşım önemsiz şeylerle dolu upuzun mektubun altına düştüğü kısacık notta yıllardır birlikte yaşadığı erkeğin birdenbire başka biriyle evlendiğine kayıtsızca değiniveriyor.
Sarılmak, korumak, okşamak ve hâlâ incinebilir oldukları için teşekkür etmek istediğim sevdiklerimin fotoğrafları – sevgimi çoğaltan fotoğraflar. Yalnız yaşasalar, kesinlikle daha mutlu olacak kadınlar vardır. Ancak, birisine sahip olmaları gerektiğini ve bununla belli bir değer taşıdıklarını kanıtlayacaklarını sanırlar.” (s.186)

“Gerçekten yalnızken, uyanıp yalnız olduğumu duyumsamamın, birisiyle birlikte uyanarak yalnız olduğumu  duymaktan kimi kez daha az güç olduğunu sanıyorum.” (s.187)

“İki kişinin birlikte, yan yana büyüyebileceğini ve birbirlerine neşe verebileceğini umuyorum. Birinin, gücünü sürdürmek için ötekini ezmeksizin. Belki olgunlaşma, başkalarının da olgunlaşmasına izin vermektir.” (s.187)

“Belirsizlik içinde yaşamak güç ve yıkıcı. Ancak bunun yaşamın bir bölümü olduğunu kabul ettiğimden artık daha kolay. Ona rağmen değil, onunla birlikte yaşamak.” (s.188)

“Gerçekte mutluysak, çok mutlu olduğumuzu sürekli yineleyerek ortada dolaşmamıza ne gerek var?” (s.191)

“Ben, bir kadınım, tek çocuklu, bekar, meslek sahibi bir kadınım. Yaşamım, bir insanın bekleyebileceği her şeyle ve daha çoğuyla dolu.” (s.192)

“İçimin derinlerinde ölmek istemeyen bir genç kız olmakla birlikte sürekli değişim içindeyim. Şu anda yaşayan bizler, çok uzun zamandan beri varolmuş ve yeryüzünün varolduğunu gösterecek hiçbir şey kalmadığında da sürüp gidecek bir şeyin çok ufak parçalarıyız sadece.” (s.192)

“Değişim nedir? İçimde olup biten bir şey mi? Ya da başka kişilerde deneyimlediğim bir şey mi?” (s.192)

“Kendimi kalbura benzetiyorum. Herkesin duyguları içimden geçip gidiyor, ancak ben onları kesinlikle tutamyorum. Akşamları boş olarak bir kenara konuyorum – yalnızca, ertesi günü yeni duyguların seline kapılayım diye. Çocuksuyum. Övüldüğüm zaman mutluluğa garkoluyorum. Bir sahneyi tamamladıktan sonra Ingmar: Bu filmi sensiz yapamazdım diyor. Ne olursa olsun bütünüyle farklı bir film olurdu.
Onda bilmediğim çok şey var. Gerçi büyük çoğunu duyumsadığımı sanıyorum. Oyuncu olarak bu, benim kaderim.” (s.199)

“Gizliden gizliye tam da bu tür bir algılanışın özlemini çekeriz: Başkalarının, içimizin derinliklerinde gerçekten olduğumuz gibi bizi algılamalarının.” (s.207)

“İnsanlarla düşleri üzerine konuşuyorum. Birçok kişi, düşlerini gerçeğin sınırı olarak deneyimliyor. Yalnızca ayrıntılar düşleri gerçek yaşamdan ayırıyor: Renkler, gölgeler, birden görüntüler ve mantık dışı karşılaşmalar.” (s.210)

“Yıllar çok çabuk geçiyor. Ve bir zaman ben olanla benim aramda aşılamayacak bir zaman yarığı çoktan oluşuyor.” (s.222)

“Sen, benim bütünüyle özgür bir parçamsın.
Seni daha yakından izleyecek kadar zamanım olmasını dileyerek sana bakıyorum. Özgürlüğünün, içinde nasıl yaşadığını görmek için.
Anlıyor musun sevgili Linn? Dışarıda, çocuklarla birlikte gülüyorsun, tek başına gizli oyunlar oynuyorsun ve senin dünyanda hâlâ güzel kokular, renkler ve bütün güzellikler var. Sana koşup, senin yaşamını sürmemek için gerçekte hiçbir geçerli nedenimin olmadığını anlıyor musun? Belki,  srekli arayış içinde olduğum, çocukluğun yitik dünyası.” (s.227)

9 Eki 2017

Stefan Zweig - Clarissa

“Yalnızlık korkusu zehirden beterdir. Bu korkuyu duymaktansa çalışmak daha iyidir. Arkamda bir huzursuzluğun beni beklediğini hissettiğimde beni yakalayamaması için koşarım; tüm meslektaşlarımın hayranlık duyduğu çalışkanlığımın ardındaki son sır budur.” (s.45)

“Ben iyileşmeye inanmıyorum. Her insanın bir takıntısı vardır ya da en azından takıntılı olmaya müsait genleri vardır ve bunlar herhangi bir yerde kendini gösterme dürtüsüyle hareket eder, bu dürtüyü kesip atmak mümkün değildir, kendini boşluğa yansıtma arzusu olan bu aptal dürtü olsa olsa başka yönlere kaydırılabilir. Her insanın, düşün insanının bile ve hatta özellikle düşün insanının beyninde karanlıkta kalmış, kendi aklının aydınlatamadığı bir bölgesi vardır. Napoleon’un aile takıntısı vardı, Dostoyevski’nin kumar, Balzac ise hem oyun yazarı hem de işadamı olmak konusunda takıntılıydı. Bilgi hiçbir işe yaramaz. Kişisel takıntıları konusunda yardımcı olunabilecek herhangi biriyle daha tanışmadım, kendim de dahil olmak üzere.” (s.46)

“İnsan susarak da yalan söyleyebilir.” (s.46)

“Alışkanlıklar insanı kendi içine çeker.” (s.55)

“Vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir, kişi kendini aşmak zorunda kalırsa kişiliği bozulur.” (s.63)

“Dünyanın yeni bir düzene ihtiyacı var. O doğrultuda çalışmak gerekir. Tolstoy gibi, en iyilerin yaptığı gibi. Bakın, insan daracık bir çevrenin içinde durur, ancak onu tamamen doldurduğunu düşünür. Hiçbir şey soyut değildir. Goethe’nin dediği gibi: Milyonlarca lüleli peruk da taksan, arşınlarca yüksekteki kaideye de çıksan, neysen osundur.” (s.63)

“Dünyadaki hırslı insanlar birbirlerine bağlıdır, her biri diğerini teşvik eder. Yalnızca basit insanlar, sessiz olanlar, hırslı olmayanlar, sadece onlar bir araya gelmiyor, dünyamızın bahtsızlığı da budur işte.” (s.64)

“Bu milliyetçilik her şeyi mahvediyor. Kötü olan ise tek bir vatanın her şeyin üstünde olması. Vatanlarımızın aptallıklarının içine sürükleniyoruz. Bu vatanperverliğe. Dürüst ve iyi niyetli olmak neye yarar, eğer tepedeki bir avuç insan böyle olmak istemezse. Boğa kırmızı bez parçasına baktığında ne görüyorsa, onlar da başka bir bayrağa baktıklarında aynısını görüyorlar.” (s.70)

“Çok mutluyum haklısınız. Ama bu mutluluka ne yapacağım? Yalnız başıma benim için biraz fazla bu. Ben daha mütevazı mutluluklara alışkınım. Çoğu zaman akşamları bir kitabım olur, bir arkadaşım, güzel bir mektubum, biraz da müziğim. Aslında bunlardır benim mutluluk diyebileceğim şeyler. Çoğaldıkları zaman onlarla ne yapacağımı bilemiyorum, başkalarıyla paylaşmak istiyorum.” (s.77)

“Artık insanları daha çok bana iyi gelip gelmedikleriyle değerlendiriyorum. Onlarla birlikte olduğumda kendimi daha iyi hissedip hissetmediğimi soruyorum kendime.” (s.78)

“İnsan bazen anlamını kavrayamayacağı özverilerde bulunur.” (s.81)

“Ne tuhaf, her yoksulu düşünüyoNe tuhaf, her yoksulu düşünüyorum, az şeyi olan herkesi. Ama her şeye sahip olanları da düşünüyorum, her birinin istediği şeyi anlayabiliyorum, çünkü her birinde, onları namussuz yapan bir şeylerin var olduğunu biliyorum.” (s.85)

“Sen ve ben, biz ikimz dünyanın kendisiydik ve dünya daha önce hiç olmadığı kadar büyük ve güzel görünüyordu.” (s.89)

“Savaş boyunca insanlık dememek gerekir, savaş insanlığa yakışmıyor.” (s.97) 

4 Eki 2017

Jean Paul Sartre - Küba'yı Anlatıyor

“Devrim, güzel olacağı kuşkusuz olan, kendi mimarisini yaratmakta, topraktan kendi kentlerini doğrultmaktadır.” (s.9)

“Başlangıçlarında bütün devrimlerin büyük çoğunluğunun ortak bir niteliği vardır: sadelik.” (s.12)

“Halk gittikçe yoksullaşırken, zenginlerin daha da zenginleşmesinin mümkün olabilmesi için, halkı cehalet içinde bırakmak çok yerinde olur. Kumayı öğrenmeleri, düşünmeyi öğrenmeleri demektir. Şu halde onlara hiçbir şey öğretmezsiniz. Her şeyden önce okul yapmazsınız. Castro iktidara geldiğinde öğretmenlerin yarısı çalışacak okul olmadığından ücretsiz olarak süresiz izindeydiler. Derhal hepsi göreve çağrıldılar. Ama yine de sayılarını üç katına çıkarmak gerekti. Ve bu sayı bile yeterli olmadı. Kısacası, 1959’dan önce Kübalı’ların %45’i okuma yazma bilmiyordu. Küba’nın nüfusunun %45’i köylüydü; ve sanırım her iki oran da aynı insanları temsil ediyordu. Cehalet, yoksulluğun neticesi değildi, ülkenin efendileri halka yoksulluğu ve cehaleti birlikte sunuyorlardı.” (s.52)

“Gittikçe gerileyişleri sırasında Kübalı’lar tarihin insanları şekillendirdiğini anlamışlardı. Şimdi onlara tarihi insanların çizdiğini göstermek gerekiyordu. Derken, devrim geldi. Birgün, adanın en yüksek zirvesinden, tarlalara yıldırım düştü. Bütün ordunun, polisin peşine düştüğü, Castro ve “kanun dışı” arkadaşları, derhal toprağı köylülere dağıtmaya karar verdiler ve bu kararlarını bütün ülkeye duyurdular.” (s.64)

“Geçen gün Castro bana profesyonel bir devrimci olduğunu söyledi ve kendisine bununla ne kastettiğini sorduğum zaman, bu haksızlığa dayanamam demektir, dedi.” (s.65)

“Az gelişmişlik, milli ekonominin basit bir bozukluğu olarak tanımlanmamalıdır. Az gelişmişlik, geri bir ülke ile onu bu gerilik içinde tutan büyük devletler arasındaki karmaşık bir ilişkidir.” (s.120)

“Guevara bana, bizden fikirler bir doktrin tahminler istiyorlar dedi. Ama unutuyorlar ki; biz baskıya karşı tepki olan bir devrimin içindeyiz.” (s.121)

“Bir devrime ihtiyaç duyulduğundan beri, şartlar, bunun gençlik tarafından başarılmasını zorunlu kılmıştı. Sadece gençler devrime girişmek için yeterli kızgınlığa ve kine, başarmak için yeterli dürüstlüğe sahiptiler.” (s.133)

“Castro yeni rejimin hümanizm olduğunu söyledi. Bu doğrudur. Fakat, yine de hatırlamak gerekir ki, birçok devrim ilk döneminde bu sıfata layık olmuş, ama sonradan omuzlarındaki ağır yükün altında ezilerek bu niteliğini kaybetmiştir. Bugün Küba devrimini koruyan –ve belki de uzun bir süre için koruyacak olan- isyan tarafından denetleniyor olmasıdır.” (s.172)

“Eğer bir kimse her zaman elinden geleni, hatta daha fazlasını yapmıyorsa, hiçbir şey yapmamış sayılır.” Fidel Castro (s.184)

“Alçak evleri olan küçük bir kasabadan geçiyorduk ki, bir duvarın arkasından atlayarak önümüze çıktı. Avcuyla, otomobilin üst kısmına vuruyordu. Fidel’e kızgın bir şekilde, düşüncesiz adam, diye bağırdı. “Hayatını koru. O sana değil, bize aittir. Bu arabanın ön tarafında ne işin var. Arkaya otur ve lütfen bu arkada keyfeden beyler öne geçsinler. Fidel gülerek, onlar benim konuklarım, dedi.” (s.197)

“Yuvarlak şapkalara, spor gömleklere ve bazen de maşetlere rağmen hiç kimsenin başka birine benzemediğini farkettim, dedim. Okuma yazma biliyorlar mı?
Gördüklerimiz mi? Sanırım çoğu bilmiyordu.
Peki, şunu nasıl izah edersiniz, dedim. Bana kalırsa bu cahil insanlarda kültürlü bir hava vardı.
Bunun nedeni düşünen insanlar olmaları, diye cevap verdi. Her zaman düşünüyorlar. Devrim, tetiği çekmişti. Her biri düşünmeye başladı ve düşünmeyi bırakmaları için uzun bir zaman geçmesi gerekecek.” (s.199)

“Simone de Beauvoir, sizi arabadan çekip çıkardıkları zaman, hiç değilse ilk birkaç dakika içinde çok keyifsiz görünüyordunuz. Gerçekten öyle miydi, dedi.
Castro ona döndü, yanmamış purosunu önüne koydu. Gerçek olmalı dedi. Beni çevreleyip, itip kakmalarından mutluluk duyuyorum. Ama benden, istemeye hakları olan, fakat onlara vermeye imkânım olmaya şeyler isteyeceklerini de biliyorum.” (s.200)

“Ona bu soruyu kendim sormam gerektiğini düşündüm. Sordum: İsteyen herkesin, istediği ne olursa olsun, almaya hakkı var mıdır?
Evet, dedi. Çünkü istekler, şu veya bu şekilde, ihtiyaçları dile getirirler.
Çok az arkadaşım vardır. Çünkü arkadaşlığa büyük önem veririm. Bu cevap üzerine Castro’nun benim arkadaşlarımdan biri olduğunu hissettim, ama bunu ona söyleyerek vaktini harcamak istemedim. Sadece ona şunları söyledim: Küba devriminin hümanist olduğunu söylüyorsunuz. Neden olmasın? Bana sorarsanız, tek bir hümanizm biliyorum, o da ne çalışmaya, ne de kültüre, fakat her şeyden önce ihtiyaca dayalıdır.
Başkası yoktur dedi. Ve Simone de Beauvoir’a dönerek ekledi: Zaman zaman beni korkuttuları doğrudur. Bizim sayemizde ihtiyaçlarını keşfetmeye cesaret ediyorlar. Çektikleri sefaleti anlamaya ve artık bunun son bulmasını istemeye cesaretleri var. kısacası, insandırlar. Ve biz onlara ne veriyoruz?” (s.204)


“İnsan, yaşama şartlarını değiştirmeye muktedirdir. Fakat her istediğini de dilediği şekilde değiştiremez; gerçekten, ancak kendi kendini değiştirerek, nesnel ihtiyaçlarını değiştirebilir. Milli egemenlik ve özgürlük kazanabilir, ama bunu ancak büyük toprak mülkiyeti rejiminin yarattığı sefaleti koruyan sahte, burjuva demokrasisinden kurtularak yapabilir. Bunu ancak kendini halka dönüştürüp, bütün diğer insanlar arasında özgür bir insan olmak için, diğerlerinden farklı olmaktan gurur duyan ve bunu çok önemli sayan ayrı bir birey olarak sadece kendini düşünmeyi ve sadece kendini sevmeyi bırakacak olursa yapabilir.” (s.238)

3 Eki 2017

Jean Paul Sartre - İş İşten Geçti

“Yalnız ve hayalsiz kaldı.” (s.20)

“-Sizler yaşantınızı boşa harcamışsınız.
Bunun üzerine ölüler hep bir ağızdan yanıt verdiler.
-Siz de. Elbette yaşantımızı boşa harcadık. Bunu herkes yapar.
-Madem ki ölüyoruz, ziyan olacak yaşantımız, elbette boşa harcanacak.” (s.44)

“İnsan daima çok erken ölür.” (s.45)

“-Birbirimize bağlanmak mı? Ortaklaşa neyimiz var sanki?
  -Aşkımız.” (s.101)

“Meğerse iş işten geçmiş. İnsan bitmiş bir oyunu tekrarlayamıyor.” (s.141)

2 Eki 2017

Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

“Bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir.” (s.56)

“Yalnızca tutkunun ne olduğunu hiç bilmeyen insanlar, nadiren bu duyguyu tattıklarında, belki de bu kadar çığ gibi ani, kasırgaya benzer tutku patlamaları yaşıyorlar: o anda yaşanmamış yıllar, kullanılmamış güçlerin biriken öfkesiyle birlikte insanın göğsüne yumruk gibi iniyor.” (s.60)

“Yıldırım hızıyla yaşadıklarımı bir kez daha sırasıyla, hatıra denen o büyülü kendini kandırma sayesinde, tadını çıkararak yaşamak istiyordum; şu da var ki insanın böyle şeyleri kavrayabilmesi o kadar da kolay olmuyor. Kim bilir; belki de insanın bunları anlaması için ağrıyan bir kalbe gereksinimi vardır.” (s.61)

“Her zaman kibirle ruh, mantık, duygu dediğimiz, acı dediğimiz şeylerin aslında ne kadar zayıf, zavallı, sıkıntı veren şeyler olduğunu yine korku içinde duyumsuyorum,çünkü bütün bunların hepsi, aşırı olsa bile acı çeken, eziyet çeken bedeni bütünüyle yok edemiyor; böyle zamanlarda ölmemek veya yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmamak için, insan güm güm çarpan kalbiyle o anlara tahammül gösteriyor.” (s.67)

“Bütün acılar korkaktır, yaşama karşı duyulan aşırı arzu karşısında acı geriler; çünkü yaşama arzusu, düşüncelerimizde var olan ölüm arzusundan çok daha güçlü şekilde bedenimizin her zerresinde mevcuttur.” (s.67)

29 Eyl 2017

Mary and Max

İnsanlar Tanrı'ya inanmaktan hoşlanırlar, çünkü soruların cevapları karmaşıktır.

....

Mary, dünyanın pürüzlerini yok etmek için kendini sihirli bir güzellik kremi olarak görmekten vazgeçmelisin.

....

Seni affetmemin sebebi kusursuz olmayışın. Hataların var, benim de öyle. Bütün insanların hataları var.

....

Akrabalarımız Tanrı'nın vergisidir. Çok şükür ki, arkadaşlarımızı biz seçeriz. (Ethel Watts)

Mary and Max, 2009