Sema Kaygusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sema Kaygusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Tem 2017

Sema Kaygusuz - Esir Sözler Kuyusu

“Yazmak durduruyor. Yazarken kaç yaşındaysam, o tarihte kalıyorum. Bir fotoğraf karesindeki yüzlerin hiç değişmediği gibi.” (s.9)

“Zaman zaman yazma eylemi ile kibirliliği birbirinden ayıramıyorum. Bana kalırsa, yazdıkça kendi cehennemime çekilen bir zavallıyım da. En alçak gönüllü olduğum  zamanlarda bile çapraşık bir küstahlığa bürünüyorum yazarken ve benliğimi kışkırtan küstahlıktan biraz olsun kurtulmak için, önümde açılan beyaz boşluğa akıl, gözlem ve mantık dolu satırlar döşüyor, döşüyorum.” (s.9)

“Herkes bir yana savurmakta kendi bedenini, ruhlarımız arkadan yetişiyor hayata. Yere düşürdüğümüz ukdeleri toplaya toplaya...” (s.52)

9 Eyl 2016

Sema Kaygusuz - Karaduygun

“Uzun bir gece uykusunun olsa olsa iki hediyesi vardır: biri zindelik, öbürü unutuş. Birhan’ın uykusuzluğuysa yara almaya açık olmaktır. Gece gezen herkes gibi hatır, hatıra ve hafızanın harcıyla örülen hayali bir konakta, yapay ışıklar altında düşe kalka dolaşırken, tarihi bir serüven gibi yaşar karanlığı. İç kanamaya benzer gizli bir hastalıktır uykusuzluğu. Başkasının doyasıya uyuduğu uykulardan kovulmuşcasına gücenik, gece avlanan kuşların bile paydaş olamayacağı yalnızlığı üstlenmek zorunda kalır. Tek başına temsilidir kitlesel bir uykusuzluğun.” (s.12)

“Birhan gibiler derken, dünyanın uğultusunu içinden duyan karaduygun insanlardan söz ediyorum. Aşkın bir duyarlılığı sıska bacaklarıyla taşıyan bu yeryüzü sürgünleri, nasıl ki seslerin cismaniliğini derinden biliyorlarsa, başlarındaki ağrıyı ucundan tutup iplik gibi yumağından çözebileceklerini de sanıyorlar. Her şeyi dokunulur kılan imgesel bir alemde, kendi hatıralarıyla yeniden tasarlıyorlar dünyayı. O yüzden onların hayal kırıklığı başkalarınınki gibi limoni değil, genelde kan tadında oluyor. Birhan’ın başı daha çok, daha çok, daha çok ağrıyor o zaman. Hala merak duyduğu bir rüya çünkü şakaklarında.” (s.24)

“Biz zamanı, aynı şey yalnızca birimizin başına gelsin diye kurmuştuk.” (s.29)

“Sadece hayatlarımızla bölük değiliz birbirimizden, dilim dilim zamana da bölünüyoruz. Bazen, eski zaman parçalarımıza bakınca kendimizi hatırlayamıyoruz.” (s.38)

“-Hangi rengi seviyorsun, asıl onu söyle.
  -Doğrusunu istersen en çok maviyi severim.
  -Niçin onu seçmiyorsun o zaman?
  -Sevdiğim şeyleri haketmiyormuşum gibi geliyor.” (s.40)

“Bir deniz görünce, insan sanıyor ki dünyadaki bütün denizler aynı. Neden biliyor musun? Çünkü biz karşıdan bakıyoruz. Olan biten her şeyi, her anı, her küçük ayrıntıyı böyle heykel gibi durarak yüz yirmi derecelik açıdan görebiliyoruz ancak. Heykeller nasıl bakar, aynı öyle.” (s.44)

“Karşıdan bakmak ezbere bir şey. Pekala gözlerini kapatabilirsin. Denizleri birbirinden ayırt edemiyorsak, zihnimizle gördüğümüzü tenimizde bilmediğimiz için.” (s.45)

“Ben eskiden... annemi ağaç sanırdım biliyor musun? Bana elleriyle değil de yapraklarıyla dokunurdu.” (s.45)

“Kayıbız Helin, hepimiz kayıbız. Kimyamız bozuk bizim. Toprağa tutunacağımıza ölüm korkusuna tutuluyoruz. Açgözlülüğümüz ondan. Meyveyi ağacından toplar gibi bedenle ruhu ayırıyoruz birbirinden. Beden, düşüncesi olmayan ham bir şey oluyor o zaman. O ölüme yollanan madenciler, kamyon kasalarında sıkış tepiş taşınan o tarım işçileri, onların hepsi bedenden ibaret. Ezilenler beden, ezenler akıl olmuş. Tam bir bağımlılık ilişkisi! Yoksa bu zalim kültür böyle sımsıkı nasıl örülür?” (s.47)

“Canı var olan her varlığın bir hafızası var bence. Su bile eskiyi hatırlıyor buharlaşırken.” (s.50)

“Yeni duygularla şekillenmektense, tek bir duygunun kalıbına dökülmüş bomboş bir kap gibi hem katı, hem kırılgandım.” (s.62)

“Bir keresinde Birhan, hüzün ile keder arasındaki ayrım sınıfsal bir meseledir demişti. O günden beri bu ayrımın sınır çizgisini epey aşırıya kaçma pahasına arıyorum.” (s.68)

“Tanışma anlarının özünde daima karşılaşmaya içkin öngörülemez bir yaşantı vardır. Karşılaşmanın doğasında, ya hiç karşılaşmasaydık duygusunun esrarengiz bilinmezliği yatar çünkü. Böyle durumlarda yaşananlar, yaşanmayacak olana ilişkin bir ürpertidir yalnızca. Bense yaşanmayacak olana eğimliydim.” (s.77)

“Tesadüf tesadüf müdür gerçekten? Yoksa bütün tesadüfler gecikmiş karşılaşmalar mıdır?” (s.100)

“Her sabah kimseler dürtmeden kendiliğimizden uyansak da ellerimizle yontacağımız kafayı asla insandan münezzeh kılamayacaktık. İmkansızdı, imkansızdı dünyadan başka yere uzanmamız.” (s.104)

9 Ara 2015

Sema Kaygusuz - Barbarın Kahkahası

“Sanıyor musunuz ki herkes kendisinin kendisidir? Ağaçlar ağaçlardan olur, biz uzaklardan... Göğün sözcüğü bulutsa madem, insan sesi niçin dönüşemiyor harfe?” (s.14)

“Halbuki gerçekten dinleyen kişiler kelimenin esasını anlatıcının gözlerinde bulurlar.” (s.19)

“Duyguların ağdalanmasını gidermek için de latif kokulu bitkilere başvurmak gerek. Sandal ağacından küçük bir dalı elinde tutup mütemadiyen koklaması eminim işe yarayacaktır. Böylece günün birinde, gördüklerini içine akıtıp kendini değiştirmeye başlar. Arkasından konuştuğu kimseye bir faydasının olmadığını er geç idrak edip kendi kendiyle sohbet eder.” (s.21)

“Ama çırpınan balık çareyi düşünmüyor, soluk aldığı denizi arıyor. Kendini değiştirmeye çalışmıyor. Acayip bir şey, anlatması çok zor. Ne kadar zavallı olduğumuzu düşündüm o zaman. Hele balıkla karşılaştırırsan daha zavallı. En küçük bir zorlukta mucize bekliyoruz. Bir mucize için göğe yalvardığım günler oldu benim. Aniden buharlaşıp başka bir zamana sıçramak istediğim anlar oldu. Oysa balık oltaya takılınca deniziyle birlikte geliyor. Başka bir evrene yeltenmiyor. Mucizeyi değil denizini arıyor.” (s.33)

“Aşkı kemirerek de yan yana gelir insanlar. Onların ikisi de birbirinin kemirgeni olmuş bence. Gerçekten arkadaş olsalardı çoktan bitmişti ilişkileri. Arzuyu kabullenip aşkı yaşasalardı altı aya varmaz ayrılırlardı. İkisini de beceremedikleri için sonunda yabancı topraklara esir düşmüşler. Birbirlerini suçlamaktan başka dil kuramıyorlar.” (s.45)

“İnsan kendi kafasına alışamıyor. Gerçekten bak. Hepimizin kafası tesadüf.” (s.92)

“Dünya diyorum Selçuk, dünya. Ben dünyaya hiç dokunmadım. Kurcalamadım. Dağıtmadım. Tane tane ayırmadım. Masum kalmak için...” (s.94)

“Kimi zaman matem havasında, kimi zaman nostaljik içlenmeyle yad ettiğimiz çağ, zannedildiği gibi çocukluğumuz değil, bağrımızda saklı çocuksuluğumuzdur.” (s.124)

19 Eki 2013

Sema Kaygusuz - Yüzünde Bir Yer

“Kendini, kendinle hırpalıyordun.” (s.12)

“Bir şeye ad vermek, onu kendine alışmaya zorlamaktır.” (s.18)

“Düne kadar sadece hissederek yaşardın. Bir önceki günün hissini anımsayarak benzer bir şey hissetmek üzere alesta bekler, önceki zamanlardaki hislerinin hatırasıyla kendinin karbon kopyası olurdun.” (s.24)

“Hisler düşünceyi tetiklemediğinde hissedilmiş olanı hissetmekten başka elden bir şey gelmiyor.” (s.24)

“İnsanın olmadığı haliyle kusursuzluğa özendiği bu viran çağdan, olduğu haliyle kusursuzluğa eriştiği olası bir çağa sıçrayalım seninle. Herkesin anladığı dilden konuşan peygamberlerin henüz türemediği, hiçbir tanrı buyruğunun yazılmadığı, Gılgamış’tan başka kimsenin ölümsüzlüğe yeltenmediği, insanın yediği kadar avlandığı çağdışı bir çağ olsun söz gelimi. Madem yerimizde duramıyoruz bir sesli bir sessiz iki harf gibi yanyana, dokunaklı bir çığlığın hecesi olalım ikimiz.” (s.25)

“Anlatılara düşkünlüğün, varoluşsal ıstırabındandır. Yaratılan misal alemiyle teselli bulmak için.” (s.29)

“Ah bir görsen beni, uzansan... Hiç değilse bir eksik parçana dokunmuş gibi olacaksın.” (s.30)

“Dilekte bulunmak, kendini tasarlamayı bırakmaktı.” (s.30)

“Burada durmuş hayatla arandaki uzaklığı ölçüyorsun.” (s.69)

“Yavaşlığın büyümeni hızlandırıyor aslında. Bazen ağaçtan uzayan bir sürgünü ilgiyle seyrederken varoluşu iliklerinde hissediyor, hissettiğin an yitirmiş oluyorsun varlığını. Işık çakımı varlık... Bir an için alev alev tutuşuyor, dumanlı izini bırakıyorsun geride. Beni hep arkanda unutuyorsun. Ama o geçit vermeyen ağırbaşlılığın yok mu, ah o koçbaşların açamadığı sur kapıların, en çok buna içerliyorum. Keşke saçmalığı kotarabilsen hayattan.” (s.96)

“Bir tanrıyı kendisi istemedikçe göremezsiniz.” (s.98)

“Seni uyumak zor. Hele beni düşündüğünü düşlemek, kendi alemimin kuytusundan yaşantını gözlemek eziyete dönüşüyor bazen. Sen zamanı eyliyor, ben burada kaburgalarının içine sıkışmış, günden güne ciğerine işleyen bir yara gibi zamanı içiyorum.” (s.103)

“Hayal kurmak kalbe yapılan bir muamele sadece. Şimdiki zamanı yerli yerine oturtan insanca bir tahammül biçimi.” (s.138)