Alan Watts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alan Watts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eki 2021

Alan W. Watts - Güvencesizlikteki Bilgelik

“Her kitap bir yolculuktur, fakat bu kitap hem her yere gitmeyi hem de hiçbir yere gitmemeyi amaçlamaktadır.” (s.9)

“Zamanın kendisi huzursuz bir zihnin ürünüdür.” (s.13)

“Karşı çaba yasasına her zaman hayran olmuşumdur. Bazen buna “ters işleyen yasa” diyorum. Suyun yüzeyinde kalmaya çalıştığınızda batarsınız, batmaya çalıştığınızda ise yüzeyde kalırsınız. Nefesini tuttuğunuzda ise onu kaçırırsınız. Bu durum çok eski ve göz ardı edilmiş bir deyişi akla getiriyor: Ruhunu kurtarmaya çalışan kişi, onu kaybeder.” (s.15)

“Bu kitap, insan yaşamının böylesine güvensiz ve belirsiz göründüğü bir çağda, bu konudan daha gerekli bir konunun olmadığı kanaatiyle yazılmıştır. Bu güvensizliğin güvende olma çabasından kaynaklandığını söyler ve aksine kurtuluş ve akıl sağlığı, kendimizi kurtarmanın hiçbir yolu olmadığını söyleyen radikal bir kabullenmeye bağlı olduğunu iddia eder.” (s.15)

“Tüm etkileyici dış görünüşünün yanında, hayatımız sonsuz bir karanlıkla başka bir sonsuz karanlık arasındaki bir ışık kıvılcımıdır.” (s.17)

“Algılayan bir canlı olarak insan, yaşamının anlamlı olmasını ister ve eğer gördüğünden daha fazlası yoksa, yani yaşam ve ölümün anlık deneyimleri ve belirsizliğin ardında sonsuz bir düzen ve sonsuz bir yaşam yoksa eğer, yaşamın anlamlı olduğuna inanmakta güçlük çeker.” (s.17)

“İnsanoğlu ileriye bakacak bir geleceği olduğu sürece mutluymuş gibi görünür, bu gelecek yarının güzel günleri ya da mezardan öte sonsuz bir yaşam olabilir. Çeşitli nedenlerden ötürü gün geçtikçe daha çok insan ölümden sonraki sonsuz yaşama inanmakta güçlük çekecektir. Öte yandan yarının güzel günlerinin de bir dezavantajı vardır, güzel günler geldiğinde daha da güzel günlerin geleceği vaadi olmazsa bu günlerin tam tadına varmak zor olacaktır. Eğer mutluluk daima gelecekten umut edilen bir şeye bağlıysa, o gelecek ve biz ölümün cehenneminde yok olana kadar durmadan avuçlarımızdan kaçan boş bir hayali kovalıyor olacağız demektir.” (s.19)

“Çoğumuz kendimizi güvende hissetmek, bireysel yaşamlarımızın değerli ve anlamlı görünmesi için inanırız. Bu nedenle inanç, yaşama asılma, onu sımsıkı tutma ve kendine saklama çabası haline gelir. Ancak yaşamı ve gizlerini onu sımsıkı tutmaya çabaladığınız sürece anlayamazsınız. Aslında onu tutamazsınız, tıpkı bir nehri bir kovaya koyup alıp gidemeyeceğiniz gibi. Eğer akıp giden bir suyu kovanın içinde tutmaya çalışıyorsanız onu anlamamışsınız demektir ve bu da sürekli hayal kırıklığına uğrayacaksınız anlamına gelir, çünkü kovanın içindeki su akmaz. Akan bir suyu “elde etmek” için onu kendi haline bırakmalı ve akmasına izin vermelisiniz. Aynı şey yaşam ve Tanrı için de gereklidir.” (s.26)

“Nasıl ki gökyüzünü temiz bir pencereden görebilirseniz Tanrı’yı da ancak açık bir zihinle bulabilirsiniz. Pencerenin camını maviye boyarsanız gökyüzünü göremezsiniz.” (s.26)

“Çoğu zengin insan parayı kullanmak ve onun keyfini sürmekten çok para kazanmayı ve biriktirmeyi bilir. Yaşamayı beceremezler çünkü hep yaşamaya hazırlanırlar. Geçinmek için para kazanmak yerine para kazanmak için para kazanırlar ve bu yüzden de keyif yapma zamanı geldiğinde bunu bir türlü başaramazlar. Pek çok başarılı insan emekli olduğunda sıkılır ve mutsuz olur. Başka bir açıdan bakarsak, hafıza ve tahmin etme yetimizi kullanma şeklimiz bizim hayata daha çok değil daha az uyumlamamıza sebep olur. Zevkli bir anın keyfini çıkarabilmek için bile mutlu bir geleceği garanti etmemiz gerekir, yani imkânsızı istiyoruz.” (s.34)

“Bala düşen sinekler gibiyiz. Hayat tatlı olduğu için ondan vazgeçmek istemiyoruz ve fakat ona ne kadar çok dahil olursak o kadar çok tuzağa düşüyor, sınırlanıyor ve hüsrana uğruyoruz. Onu hem seviyor hem de ondan nefret ediyoruz. Onlar için duyduğumuz kaygının bize işkence etmesi için insanlara ve sahip olduklarımıza âşık oluyoruz. Çelişki sadece bizi kuşatan evrenle bizim aramızda değil, aynı zamanda kendimizle kendimiz arasındadır da. Çünkü inatçı doğa hem çevremizde hem de içimizdedir. Aniden sevimli ve ölümlü olan, hem zevk hem acı dolu, lütuf ve lanet olan bizi çileden çıkaran bu yaşam aynı zamanda bedenlerimizin de yaşamıdır.” (s.37)

“Değişim yalnızca yıkıcı bir güç değildir. Aslında her biçim bir hareket modelidir ve yaşayan her şey, nehirler gibi, dışa doğru akmazsa içine akamaz. Yaşam ve ölüm iki zıt güç değildir, sadece aynı güce iki farklı bakış açısıdır. Çünkü değişim hareketi yıkıcı olduğu kadar yapıcıdır da. İnsan bedeni hareketlerde, dolaşımdan, solunum ve sindirimden oluşan karmaşık  bir yapı olduğu için yaşayan bir yapıdır. Değişime direnmek, yaşama sıkı sıkı tutunmaya çalışmak nefesimizi tutmaya benzer: Eğer ısrar ederseniz, kendinizi öldürürsünüz.” (s.39)

“Hayatımızın bir değişim olduğunu görmezsek kendimizi kendimizin karşısına alırız ve kendi kuyruğunu yemeye çalışan Ouroboros gibi oluruz. Ne kadar mücadele edersek edelim “sabitleme” değişimi anlamlı kılmayacaktır. Değişimi anlamlandırmanın tek yolu ona yapışmak, onunla birlikte hareket etmek ve dansa katılmaktır.” (s.40)

“Çoğumuzun bildiği üzere din, açıkça yaşamı sabitleyerek anlamlandırmaya çalışmaktadır. Din, bu geçici dünyayı değişmeyen bir Tanrı’yla ilişkilendirerek anlamlandırmaya çalışmış, yaşamın amacı ve hedefini, bireyi Tanrı’nın değişmez doğasıyla özdeşleştirerek ölümsüz bir yaşam olarak görmüştür.” Sonsuz lütfun onların üzerine olsun, Tanrım sönmez ışığın onların üzerine parlasın.” Yine aynı şekilde din, tarihin inişli çıkışlı devinimini “sözleri ebediyete kadar süren” Tanrı’nın değişmez kurallarıyla ilişkilendirerek anlamlandırmaya çalışır. Böylece anlaşılır olanla sabit olanı birbirine karıştırarak kendimize bir sorun yaratmış olduk. Olayların akışını katı ve keskin çerçevelere sığdıramadığımızda hayatı anlamlı kılmanın imkânsız olduğunu düşünürüz. Hayatın bir anlamının olması için, değişmez düşünceler ve yasalar açısından anlaşılabilir olması lazım ve bunların değişken bir sahnenin arkasındaki değişmez ve ebedi gerçeklere karşılık düşmesi gerekir. Fakat hayatı anlamlı kılmak buysa eğer akışı sabitlemeye çalışmak gibi olanaksız bir işle uğraşıyoruz demektir.” (s.40)

“Hepimiz kelimeler tarafından büyüleniriz. Onları gerçek dünyayla karıştırırız ve gerçek dünyayı sanki kelimelerin dünyasıymış gibi yaşamaya çalışırız. Sonuç olarak bunlar birbirine uymadığında perişan olup şaşkına döneriz. Ne kadar çok kelimelerin dünyasında yaşamaya çalışırsak kendimizi o kadar çok izole edilmiş ve yalnız hissederiz ve hayatın içindeki canlılığın ve neşenin yerine salt bir kesinlik ve güvence koyarız. Diğer yandan, aslında gerçek dünyada yaşadığımızı kabul etmeye ne kadar zorlanırsak kendimizi o denli cahil, muallak ve güvencesiz hissederiz. Bu iki dünya arasındaki farkı kavrayamadığımız sürece sağlıklı bir yaşam sürdüremeyiz.”(s.45)

“Yaşam tarzı onu sürekli bir hüsrana mahkûm ettiği için modern uygarlık doymak bilmez bir açlık içindedir. Gördüğümüz üzere bu hüsranın kaynağı gelecek için yaşamamızdır ve gelecek soyuttur, sadece beyinde bulunan mantıklı bir deneyim çıkarımıdır.” (s.53)

“Doğru bir şekilde çalıştığı zaman beyin “içgüdüsel bilgeliğin” en yüksek biçimidir. Bu nedenle beyin güvercinlerin uçuş içgüdüleri ve rahimdeki fetüsün oluşumuna benzer – süreci kelimelere dökmeden ve “nasıl” yaptığını bilmeden çalışır. Kendini bilen beyin, kendini bilen kalp gibi, bir kargaşadır; kendini “ben” ve benim deneyimim arasındaki keskin bölünme duygusuyla ifade eder. Beyin, bilinç yapması gerekeni yaptığı zaman yani şu anki deneyimden çıkmak için kıvranmadan ve fırıl fırıl dönmeden ama çaba göstermeksizin anın farkına vardığında kendinden beklenen davranışı sergileyebilir.” (s.63)

“Doğası geçicilik ve değişkenlik olan bir dünyada tamamen güvence içinde olmayı istememizin kendisinin bir çelişki olduğu başından bellidir. Fakat bu çelişki güvenceye duyulan arzuyla değişim olgusu arasındaki çatışmadan daha derindedir. Güvence içinde olmak istiyorsam, yani hayatın akışından korunmak istiyorsam eğer; yaşamdan ayrı durmayı istiyorum demektir. Oysa bu ayrım duygusunun kendisidir beni güvencesiz hissettiren. Güvencede olmak “beni” ayrı tutmak ve güçlendirmek demektir, ancak beni yalnız ve korkmuş hissettiren yaşamdan ayrı duran “ben” duygusunun kendisidir. Başka bir deyişle, ne kadar güvence elde edersem o kadar daha fazlasını isteyeceğim. Bunu daha yalın ifade edecek olursam: Güvence arzusu ve güvencesiz hissetmek aynı şeydir. Nefesinizi tutmanız onu kaybetmeniz demektir. Güvence arayışına dayalı bir toplum herkesin davul gibi gergin pancar kadar kırmızı olduğu bir nefes tutma yarışmasından başka bir şey değildir.” (s.67)

“Mutlu olmak kendinizi unutmak istiyorsunuz, ancak kendinizi unutmaya çalıştıkça unutmaya çalıştığınız benliğinizi o derece hatırlarsınız. Acıdan kaçmaya çalışırsınız, fakat kaçmak için mücadele ettikçe acıyı daha da alevlendirirsiniz. Korkuyorsunuz ve cesur olmak istiyorsunuz ama cesur olma çabası kendinden kaçmaya çalışan korkunun kendisidir. Dingin bir zihin istersiniz fakat zihni yatıştırmaya çalışmak dalgaları ütüyle düzeltmeye benzer.

Endişe biçimindeki böyle bir kısır döngü hepimiz için tanıdıktır. Endişe etmenin beyhude bir iş olduğunu biliriz fakat endişelenmeye devam ederiz, çünkü beyhude olması onu engellemez. Güvende olmadığımızı hissettiğimiz ve güvende olmak istediğimiz için üzülürüz. Güvende olmayı istememeliyiz demek de tamamen yararsızdır. Bir arzuya kötü isimler koymak ondan kurtulmamızı sağlamaz. Keşfetmemiz gereken şey güvenlik diye bir şeyin olmadığı, onu aramanın acı dolu bir süreç olduğu ve onu bulduğumuzu düşündüğümüzde de ondan hoşlanmayacak olmamızdır. Başka bir deyişle, gerçekten neyi aradığımızı anlarsak -güvenliğin bir izolasyon olduğunu ve onu ararken kendimize ne yaptığımızı- onu kesinlikle istemediğimizi anlayacağız. Kimse size nefesinizi on dakika boyunca tutmanız gerektiğini söyleyemez. Bunu yapamayacağınızı ve buna teşebbüs etmenin bile son derece rahatsız edici olduğunu bilirsiniz.” (s.68)

“Güvence diye bir şeyin olmadığını anlamak, her şeyin değiştiği teorisini kabul etmekten ve yaşamın geçiciliğini gözlemlemekten bile daha öte bir şeydir. Güvence kavramı içimizde sürekli olan, yaşamdaki değişimlere ve yaşamın her gününe dayanabilen bir şey olduğu hissine dayanır. “Ben” dediğimiz varlığımızın merkezinin ve ruhunun, bu ebedi özün güvenliği, devamlılığı ve kalıcılığından emin olmak için çabalarız. Bu ben’in gerçek insan olacağını düşünürüz -düşüncelerimizin düşüneni, duygularımızın hissedeni, bilgilerimizin bileni olacağını. “Ben”in var olmadığının farkına varana dek aslında güvenlik diye bir şey olmadığını anlamayız.” (s.70)

“Müziği anlamak için onu dinlemelisiniz. Fakat “Bu müziği dinliyorum” diye düşündüğünüz sürece müziği dinlemiyor olacaksınız. Sevinci ya da korkuyu anlamak için bölünmemiş olarak tüm varlığınızla onun farkında olmalısınız. Onu adlandırdığınız ve “Mutluyum” ya da “Korkuyorum” dediğiniz sürece onun farkına varamazsınız. Korku, acı, üzüntü ve can sıkıntısı onları anlamadığımız sürece sorun olarak kalacaklardır fakat anlamak tek ve bölünmemiş bir zihin gerektirir. Şu ilginç deyişin anlamı şüphesiz budur: Tek bir gözün olduğunda bütün bedenin ışıkla dolacaktır.” (s.75)

“Ben’in şimdinin gerçekliğinden kaçmasının mümkün olmadığı açıkça görülünce içsel karmaşa sona erer çünkü “ben” şu an bildiğim şeyin dışında başka bir şey değildir. İnsan zevkin farkına nasıl varıyorsa acının, korkunun, can sıkıntısının ve kederin farkına da aynı şekilde farkına varmaktan başka yolu yoktur. İnsan organizmasının hem fiziksel hem de psikolojik acıya adapte olma konusunda muhteşem güçleri vardır. Acı, ondan kaçmak için geliştirilen içsel çaba tarafından sürekli olarak uyarılmadığında, “ben”i o duygudan ayırdığınızda bu güçler tam olarak devreye girer. Bu çaba, acının beslendiği bir gerilim ortamı yaratır. Fakat gerilim bitince beden ve zihin tıpkı suyu bir bıçakla keser gibi acıyı özümser.

Başka bir hikâyede ise bir adam Çinli bilgeye “Ateşten nasıl kaçabiliriz?” diye sorar, acının ateşinden bahsederek. Bilge “Ateşin tam ortasına git der. Adam “O zaman yakıcı alevlerden nasıl kaçarız?” diye sorunca bilge, “Canını yakacak daha fazla acı olmayacak”, diye yanıt verir.” (s.78)

“Şimdinin dışına çıkamadığımız için tek kaçış yolumuz hatıralara dalmaktır. Orada kendimizi güvende hissederiz, çünkü geçiş sabittir ve bilinir fakat aynı zamanda ölüdür. Böylece, mesela korkudan kurtulabilmek için ondan ayrı durmaya ve onu hatıralar, bilinen ve sabit olan şeyler açısından yorumlayıp sabitlemeye çalışırız. Başka bir deyişle, kendimizi, şimdiyle (hatırlanan) geçmişi karşılaştırarak, onu adlandırarak ve tanımlayarak, gizemli şimdiye adapte etmeye çalışırız.” (s.80)

“Eğer korkunun farkındaysanız, bu duygudan kaçmanın imkânsız olduğunu anlarsınız, çünkü bu duygu artık sizin kendiniz olmuştur. Bu duyguya korku demek onun hakkında ya çok az şey anlatır ya da hiçbir şey anlatmaz size, çünkü karşılaştırma ve adlandırma geçmiş deneyimlere değil hatıralara dayanır tüm varlığınızla tamamen bu yeni deneyimin farkında olmaktan başka bir seçeneğiniz yoktur. Aslında bu anlamdaki her deneyim yenidir ve yaşamın her anında bilinmeyen ve yeni bir şeyin ortasındayızdır. Bu noktada deneyimi ona direnmeden, onu adlandırmadan olduğu gibi kabul edin, böylece “ben” ve anlık gerçeklik arasındaki çatışma hali ortadan kalkar.

Bu çatışma birçoğumuzun içini kemirir, çünkü yaşamlarımız bilinmeye, gerçekleşmekte olanın tam ortasındaki bilinmeyene, yani içinde yaşadığımız gerçek ana direnen uzun bir çabadır. Bu şekilde yaşayarak onunla yaşamayı gerçekten asla öğrenemeyiz. Her an dikkatli, tereddütlü ve savunmadayız bunların hiçbirinin yararı dokunmaz, çünkü yaşam bizi istemesek de bilinmeyene doğru iter ve buna direnmek şiddetle akan bir sele karşı yüzmek kadar boş ve rahatsız edicidir.

Bu berbat durumda yaşama sanatı ne umursamazca savrulmaktır ne de korkuyla geçmişe ve bilinene yapışıp kalmaktır. Bu da her ana tamamen duyarlı olmaya, her anın yeni ve eşsiz olduğunu görmeye, açık ve tümüyle almaya odaklı bir zihnimizin olmasına bağlıdır.” (s.81)

“Çin felsefelerinden -Taoculuk- tüm engelleri esnekliği ve yumuşaklığıyla aşan suyun gücüne dikkat çeker. Bu felsefe, bir kar fırtınasında söğüt ağacının çam ağacına kıyasla nasıl ayakta kaldığını anlatır bize. Çam ağacının inatçı dalları kırılıncaya kadar karı üzerinden toplar. Oysa söğüt ağacının yumuşak dalları karın ağırlığıyla eğilir, onu üzerinden atar ve tekrar eski haline döner.

Mesela yüzerken güçlü bir akıntıya yakalanırsanız, bu akıntıya direnmek ölümcül olabilir. Akıntıyla birlikte yüzmeniz ve giderek kıyıya yaklaşmanız gerekir. Yüksek bir yerden düşen biri bacaklarını dümdüz tutarsa bacakları kırılır, fakat bir kedi gibi esnerse güvenli bir şekilde düşer. Yapısında esneklik olmayan bir bina bir fırtınada veya bir depremde kolayca çöker, lastikleri ve amortisörleri sarsıntıyı azaltmayan bir araba yolda kısa süre içinde bozulur.

Zihin de yastık ya da su gibi şokları sindirebildiği ve esnek olduğu için aynı güçlere sahiptir. Fakat kendini karşıt güce teslim etmek, kesinlikle kaçmakla aynı şey değildir. Bir su kütlesini ittiğinizde su sizden kaçmaz, ittiğiniz noktada size teslim olarak elinizi kuşatır. Bir amortisör sarsıntı anında lobut gibi devrilip düşmez, esner ve aynı yerinde kalır. Kaçmak sert bir şeyin ezici bir güç karşısında yapabileceği tek savunmadır. Bu yüzden iyi bir amortisörün sadece esnek olması yetmez, aynı zamanda sağlam ve yeterince ağır da olmalıdır.” (s.82)

“Dengeli kalmak kendinizi acıdan ayrı tutmaya çalışmaktan kaçınmaktır, çünkü bunu yapamayacağınızı bilirsiniz. Korku, korkudan kaçmak; acı, acıyla savaşmaktır, cesur olmaya çalışmak ise korkmaktır. Eğer zihin acı çekiyorsa, zihin acı olmuştur. Düşünenin kendi düşüncesinden başka bir biçimi yoktur. Kaçış yoktur. Düşünen ve düşüncenin birbirinden ayrılamayacağının farkında olmadığınız sürece kaçmaya çalışacaksınız.” (s.83)

“Elinizi alevden çektiğiniz gibi başınızı baş ağrısından çekip çıkaramazsınız. Siz eşittir baş eşittir ağrı. Gerçekten acının kendisi olduğunuzu anladığınız zaman, acı bir gerekçe olmaktan çıkar, çünkü çıkarılacak kimse yoktur. Gerçek anlamda önemsizleşir yani, acı verir -nokta.

Yine de bu durum, kriz anlarında yapılmak üzere hazırda tutulan bir deney değildir. Bir yaşam tarzıdır. Şu anda başlayan tüm eylemler ve ilişkilerin her zaman farkında olmak, onlara dair tetikte ve duyarlı olmaktır. Bu, kendinizi şimdiden ayıramayacağınız ve şimdiyi tanımlayamayacağınız için farkında olmak dışında gerçekten başka bir seçeneğiniz olmadığını anlamanıza bağlıdır. Aslında bunu kabul etmeyebilirsiniz, ancak bunun bedeli tüm yaşamınızı kaçınılmaz olan bir şeye karşı koymak amacıyla büyük ve boş çabalarla harcamak olacaktır.” (s.84)

“Düşüncenin ötesine geçmek dahilere özgü değildir. “Yaşamın gizemi çözülmesi gereken bir problem değil, yaşanması gereken bir gerçekliktir.” diye bakıldığı sürece düşüncenin ötesine geçme olgusu hepimize açıktır. Bu, pek çok kâhine verilmiştir, fakat pek azı peygamber olabilir. Birçok insan müzik dinler ama çok az kişi çalabilir ve beste yapabilir. Fakat eğer sadece geçmişle ilgili şeyler duyuyorsanız, dinleyemezsiniz bile. Eğer kulaklarımız yalnızca tamtamların müziğine alışıksa Mozart’ın senfonilerini ne yapalım o zaman? Ritimleri algılayabiliriz, fakat harmoni ve melodiye dair hiçbir şey hissedemeyiz. Başka bir deyişle, müziğin en önemli öğelerini keşfedemeyiz.” (s.87)

“Evrenin bütünlüğüyle ilgili pek çok teori vardır. Fakat bu teoriler, insanı bencilliğin yalnızlığından, çelişkilerden, yaşam korkusundan kurtaramamıştır. Çünkü bir çıkarım ve bir duygu arasında dünya kadar fark vardır. Öyle hissetmeseniz bile evrenin bir bütün olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz. Bedeninizin bütün yıldızları ve güneşleri içine alan kesintisiz bir sürecin içinde bir hareket olduğu teorisini oluştursanız da, yine de yalnız ve ayrı hissetmeye devam edebilirsiniz. Siz içsel deneyimin bütünlüğünü keşfetmedikçe, duygu teoriyle örtüşmeyecektir. Bütün teorilere rağmen kendi içinizde bölündüğünüz sürece yaşamdan ayrı kaldığınızı hissedeceksiniz.

Fakat mesela gökyüzünü algılayamadığınızı değil de, o algının kendisi olduğunuzu idrak ettiğinizde, kendinizi ayrık hissetmeyeceksiniz. Duygular açısından, gökyüzü algınız gökyüzüdür ve hissettiğiniz, duyumsadığınız ve bildiğinizin dışında bir “siz” yoktur. Bu nedenle gizemciler ve pek çok şair “Her şeyle bir olma ya da Tanrı’yla birleşme” duygusunu dile getirmiştir. Sör Edwin Arnold’un ifade ettiği gibi: Özü bırakınca, evren ben’i büyütür.” (s.95)

“Zihin bölündüğü sürece yaşam daimi bir çelişki, gerilim, engel ve hayal kırıklığı olacaktır. Acı üstüne acı, korku üstüne korku, sıkıntı üstüne sıkıntı birikir. Sinek baldan kurtulmak için ne kadar uğraşırsa, bala o kadar hızlı batar. Büyük bir gerilim ve anlamsızlık içindeki insanın rahatlamayı şiddet, heyecan ve coşkuda aramasına ve bedeninin, iştahının, maddi dünyanın ve etrafındaki insanların sömürülüşünde aramasına şaşmamak gerekir. Bu durumun, varoluşun kaçınılmaz ve zorunlu olan acılarına kattıkları ölçülemez boyuttadır.

Fakat bölünmemiş zihin, kendinden ayrı durma ve şimdi ve burada olmaktansa başka bir yerde olma çabasının yarattığı gerilimden kurtulmuştur. Her an tam olarak yaşanır ve bu nedenle de bütünlük ve memnuniyet duygusu vardır. Bölünmüş zihin yemek masasına gelir daha iyisini bulmak için hiçbir yediğini sindirmeden acele acele sırayla her yemeği tırtıklar. Hoşuna giden bir şey bulamaz, çünkü gerçekten tadına baktığı hiçbir şey yoktur.

Öte yandan, şu anda yaşadığınızı hatta şu anın kendisi olduğunuzu, bundan başka ne bir geçmiş ne de bir gelecek olduğunu anladığınız zaman rahatlar, acı da haz da olsa dolu dolu tadarsınız. Birden evrenin neden var olduğu, bilinçli canlıların neden yaratıldığı, duyarlı organların, uzayın, zamanın ve değişimin neden olduğu apaçık ortaya çıkar. Doğanın haklılığını kanıtlama, yaşamı gelecek açısından anlamlı kılma çabasından kaynaklanan sorunlar tamamen yok olur. Açıkça, her şey şu an için var olmuştur. Bir danstır o ve siz dans ederken bir yere varmaya çalışmazsınız. Dönüp durursunuz fakat bir şeyi kovaladığınız yanılsamasıyla ya da cehennemin tuzaklarından kaçar gibi değil.” (s.100)

“Geçmiş ve güvenlik terk edildiği her an, yaşam yenilenir. Ölüm, hepimizin doğmadan önce yaşadığı bir bilinmeyendir.

Ölüm yaşamın tüm gizemi olduğu için ölümden daha yaratıcı bir şey yoktur. Ölüm, geçmişin terk edilmesi, bilinmeyenin kaçınılmaz olduğu, “ben”in devam edemeyeceği ve sonuçta hiçbir şeyin sabit olamayacağı anlamına gelir. İnsan bunu bildiği zaman, hayatında ilk kez yaşamaya başlar. Nefesini tutarak onu kaybedersin. Nefesini bırakarak onu bulursun.” (s.101)

“Nasıl öleceğini ve nasıl yeniden doğacağını bilmediğin sürece, bu karanlık dünyada üzgün bir yolcu olursun.” Goethe (s.101)

“Neysem o olduğumu, kaçışın ve bölünmemin mümkün olmadığını kabul etmek zorunda kalmak, kuşkusuz en berbat kadercilikmiş gibi gelir. Korkuyorsam, o halde korkuya saplanıp kalmışım gibi görünür. Fakat aslında, ondan kaçmaya çalıştığım sürece korkuya zincirlenirim. Diğer yandan, kaçmaya çalışmadığım zaman anın gerçekliğiyle ilgili sabitlenmiş ya da saplanmış hiçbir şey olmadığını keşfederim. Korku, kötü, negatif gibi kelimelerle onu adlandırmadan bu duygunun farkına vardığım zaman, anında başka bir şeye dönüşür ve yaşam özgürce ilerler. Duygu arkasında onu hisseden kişiyi yaratarak var olmaya devam etmeyecektir artık.” (s.112)

“Sağlam ve samimi olan bir zihin iyi olmakla, diğer insanlarla olan ilişkilerini belli kurallara göre yönetmeye çalışmakla ilgilenmez. Öte yandan, özgür olmakla da, bağımsızlığını kanıtlamak için huysuz bir şekilde  davranmakla da ilgilenmez. Onun ilgisi kendine değil, farkında olduğu insanlara ve problemlere karşıdır; bunlar onun kendisidir. Kurallara göre değil anın şartlarına göre hareket eder ve diğerleri için dileği “iyi” güvence değil, özgürlüktür.

İnsan ilişkilerinin ahlaka dayanmasından daha insanlık dışı bir şey yoktur. Bir insan yardımsever olmak için ekmeğini bölüşüyorsa, sadık olmak için bir kadınla birlikte yaşıyorsa, önyargılı olmamak için bir zenciyle yemek yiyorsa, barış için öldürmeyi reddediyorsa ruhsuzun tekidir.” (s.113)

“Sonsuz zamanın korkunç bir kâbus olduğunu anlamak için biraz hayal gücü yeterlidir, zira genellikle anlaşıldığı üzere cennet ve cehennem arasında pek fazla bir seçenek yoktur. Yaşamaya devam etme arzusu ancak insan sonsuz zamandan çok belirsiz zamanı düşündüğünde çekici gelir. İstediğiniz kadar çok zamanınızın olması başka bir şey, fakat bitmeyen bir zamanınızın olması başka bir şeydir. Devamlılıkta, kalıcılıkta bir haz yoktur.” (s.122)

9 Oca 2021

Alan Watts - Doğu'nun & Batı'nın Psikoterapisi

“Budizm, Taoizm, Vedanta ve Yoga gibi yaşam biçimlerini derinlemesine incelersek bizim Batı’da anladığımız şekliyle ne felsefe ne de din bulabiliriz. Daha psikoterapiye benzer bir şey buluruz. Bu şaşırtıcı gelebilir, çünkü ikincisini bir bilim olarak düşünürüz; pratik ve materyalistik olduğunu varsayarız; oysa diğerleri son derece ezoterik dinlerdir ve ruhun tamamen bu dünyanın dışında kalan alanlarıyla ilgilenirler gibi gelir.” (s.9)

“Bir insan kendini başkalarının ona atfettiği “kendi” tanımıyla  karıştırmadığı zaman evrensel ve biriciktir. Organizmasının kozmostan ayrılmazlığıyla evrenseldir. Sadece o organizma olduğu için ve sosyal iletişimin yararına bir rolün, sınıfın ve kimliğin stereotipi olmadığı için biriciktir.” (s.15)

“İnsan sorduğu sorunun yanlış olduğunu keşfedene kadar çözümü olmayan ve aynı zeminde sürekli tekrarlanan bir bilmece gibidir. Bu nedenle nevrotik kişi aynı davranış kalıbını tekrarlar; her zaman başarısızdır, çünkü hatalı bir sorunu çözmeye çalışır; kendisiyle çelişmekten anlam üretmeye uğraşır. Sorunun kendisinin anlamsız olduğunu görmezse yeniden psikoza geriler; hiç hareket edemeyecek hale gelir. Alternatif biçimde “psikotik kırılma” kesif umutsuzluğumuzun içinde serbest oyuna izin vermektir. Sorunun çözülemez olduğunu göremeyiz; bunun nedeni son derece zor olması değil, anlamsız olmasıdır.” (s.22)

“Yaşamak için içimizde temel bir içgüdü varsa Freud’un düşündüğü gibi ölmek için de temel bir içgüdü bulunmalıdır. Ama bu hayaletvari güdüler, aciliyetler ve ihtiyaçlar olmadan dil ve düşünce daha açıktır. Wittgenstein şöyle der: Başka bir şey nedeniyle bir şeyin olmasına ihtiyaç yoktur, sadece mantıklı ihtiyaç vardır.” (s.29)

“İnsanı hayal kırıklığına uğratan etkinlik samsara’dır; özgürleşmenin bizi kurtarmayı önerdiği kısırdöngüdür. Bu kurtuluş, hayatın bir sorun, ciddi ve sürmek zorunda olduğunu hissetmemize neden olan ilksel baskılamanın farkına varmayı gerektirir. Çözmeye çalıştığımız sorunun saçma olduğunu görmemiz gerekir. Ama bu, kadere razı gelmekten çok daha fazlasını içerir; hayatın doğanın kaosu içinde kaybetmeye yazgılı bir savaş olduğunu öne süren çileci umutsuzluktan fazlasıdır. Önemli olan sorunun çözümü olmadığını görebilmek değildir, çünkü o zaman mesafeli bir şekilde hayattan eteğimizi çeker ve kolektif bir psikoza kapılırız. Mesele sorunun çözümü olmaması değildir, ama o kadar anlamsızdır ki bir sorun gibi hissedilmemesi gerekir. Yeniden Wittgenstein’den alıntılarsak: Cevabı verilemiyorsa ortada ifade edilecek bir soru da yokturç. Bilmece yoktur. Eğer ortada sorulacak bir soru varsa yanıtlanabilmelidir... Kuşku sadece soru olan yerde barınabilir; soru sadece cevap varsa vardır, bu da sadece bir şey söylenebiliyorsa mümkündür.” (s.32)

“Freud’un id ve libidosu kör ve zorba güdüler olarak sadece şu felsefenin bir yansıtmasıydı: Dünya aslında saf enerjidir; bir tür ham, uçucu bir malzemedir, organik bir örüntü değildir. Bu da her şey bir yana akla verilmiş bir başka isimdir.

“Tüm özgürleşme yolları sonsuz reenkarnasyon döngüsünden kurtuluş vaat eder: Vedanta ve Yoga gerçek Kendilik’in uyanışıyla; Budizm ise herhangi bir öznenin hayat sürecini tamamlamasıyla. Böylece yeniden doğacak kimse kalmayacaktır. Başka sözlerle ifade edersek: Hepsi hayattan hayata ve hatta andan âna yeniden doğmaya devam eden bireysel ruhun maya olduğunu söylerler; bu, oyuncul bir ilüzyondur. Ama Doğu’da ve Batı’da bu doktrinlerin tüm popüler anlatıları insanın özgürleşmedikçe yeniden doğacağını vurgular.” (s.57)

“Özgürleşme ve psikoterapinin ortak bir noktası olduğunu kavramamız için birtakım kanıtlara gerek vardır. Çok iyi bilinen Budizm, Vedanta, Yoga ve Taoizm’in özgürleşme yollarının, bizim sıradan bencil bilinçliliğimizin temelleri gerçeklikte olan sınırlı ve yoksul bir bir bilinçlilik olduğunu iddia etmeleriyle başlamak zorundayız. Temeli ister fiziksel ya da sosyal, ister biyolojik ya da kültürel olsun bu dört yolun da amacı özel bir sınırlandırılmışlıktan kurtulmaktır. Hepsinde meditasyon vardır; bu özel bir nesne, sorun ya da bilincin bir veçhesi üzerine yoğunlaşmak anlamına gelebilir ya da sadece o sırada zihne ne geliyorsa gevşeyip biraz mesafe alarak onu incelemektir.” (s.64)

“Dünyayı kendi orijinal basitliği içinde tutmaya gayret et.” Chuang Tzu (s.77)

“İnsan doğasına onu kendi haline bırakacak kadar güvenebiliriz, çünkü o Tao’nun içindedir ve Tao da dünyanın kendine yeterli düzeni içinde kusursuz bir şekilde hissedilir; kendini yang (pozitif) ve yin (negatif) kutupsallığında gösterir. Kutupsal ilişkiler biri olmadan ötekinin varlığını mümkün kılmazi bu nedenle yang olup da yin’e karşı çıkmanın hiçbir anlamı yoktur. Öte yandan insan kendi doğasına ve parçası olduğu evrene güvenemezse kendi güvensizliğine nasıl güvenebilir? Daha derine inersek güvenmek ya da güvenmemek, kişinin kendini kabul ya da inkâr etmesi, kişi düşünür olarak ve düşüncelerinde kendinden ayrı duramazsa ne anlama gelir?” (s.79)

“Özgürleşmenin yolu, su gibi en az dirençli yolu seçmeyi gerektirir; insan kendi duygularının dopal kıvrımlarını izlemelidir; aptal olmalı ve öğrenmenin inceliklerini reddetmelidir; hareketsiz olmalı ve rüzgârda bir yaprak gibi sürüklenmelidir. Aslında söylenen, aklın tüm sorunları en üst düzeyde yalınlığı arayarak ve en az çabayı göstererek çözdüğüdür.” (s.78)

“Konfiçyus yaşlı bir bilgenin şelaleye girdiğini görür; akıl hastası olduğunu ya da hayatına son vermek istediğini düşünür. Bir müridinden yanına koşarak onu kurtarmayı denemesini ister. Yaşlı adam yüz adım kadar ötede su yüzüne çıkar ve saçlarından sular akarak kıyıya oturur. Konfiçyus onun yanına giderek “Sizin bir ruh olduğunuzu düşündüm bayım, ama bir insan olduğunuzu görüyorum. Lütfen bana söyleyin, böyle bir suyla başa çıkmanın yolları nelerdir?” diye sorar. Hayır, der ihtiyar, benim bildiğim bir yöntem yoktur. Girdapla girer ve girdapla çıkarım, kendimi suya uydururum, suyun bana uymasını beklemem. Onunla bu şekilde başa çıkarım.”  (s.82)

“Bir gün yaşlı üstat Sekito (çok ileri düzeydeki) müridi Yakusan’ı bir kayada otururken görür. “Sekito, burada ne yapıyorsun?” diye sorar.

-Hiçbir şey, yanıtını verir Yakusan.
-O zaman boş boş oturuyorsun.
-Boş boş oturmak da bir şey yapmaktır.
-Sen, hiçbir şey yapmıyorum dedin. Peki hiçbir şey yapmamak nedir?
-Binlerce bilge insanı buraya getirsen de sana bu sorunun yanıtını veremezler.” (s.84)

“Farklı yöntemleriyle Vedanta, Budizm, Taoizm; insan, egosunun sosyal bir kurgu olduğunu anladığı zaman hayatın sorun olmaktan çıktığını vurgular. Hastalık ve ölüm ıstırap verici olabilir gerçekten de, ama onları bir sorun haline getiren, ego açısından utanç verici olmalarıdır. Bu, kendimizi rolümüzün dışında yakaladığımızda  duyduğumuz utancın aynısıdır; bu, tıpkı bir rahibin burnunu karıştırırken ya da bir polisin ağlarken yakalanmasına benzer. Ego roldür, rol yapmaktır; insanın en derinlerindeki benliğiyse süreklidir; organizmasını o kontrol eder ve bazı şeyleri deneyimlerken onlara dahil olmaz. Acı ve ölüm bu sahte tavrı sergiler ve bu nedenle ıstırap çekmekte her zaman bir suçluluk duygusu da vardır; bu suçluluk duygusu bilinçdışı olduğu zaman açıklaması da çok zordur. Bu nedenle karanlık ve güçlü bir duygu da insanın ıstırap çekmemek ya da ölmemek zorunda olmasıdır.” (s.84)

“Sosyalleşmek, sinir sistemimizdeki tüm duyusal deneyimlememizi bastıran en önemli fiziksel etmenlerden biridir. Görsel alanı organizmanın dışında gibi ele alırız, ama aslında içindedir, çünkü dış dünyanın, gözün ve göz sinirlerinin formuna tercümesidir. Bizim gördüğümüz demek ki organizmanın, yani kendimizin bir durumudur. Bunu söylemek bile çok fazla şey ifade eder: Dış dünya yoktur; bizim sinir sistemimiz ve bu durumun gördüğü bir şey vardır.” (s.85)

“Korteks nedeniyle sinir sistemi bildiğini bilebilir; kendi durumlarını kayıt ve ayırt edebilir. Ama bu sadece bir yankıdır, sonsuz bir dizi değildir.

Korteks nasıl korteksi gözler ve kontrol eder? Belki günün birinde insan beyni bir kez daha kendi üzerine katlanacak ve daha üstün bir korteks geliştirecektir, ama o zamana kadar kortekse kendi durumları hakkında gelen tek geri besleme başkalarından gelecektir.

Ego, bilinçsizce organizmanın korteksten daha üstün bir sistemi varmış gibi davranır; bu, kişiler arası enformasyon sisteminin karmaşasıdır ve beyinde yeni, hayali bir katlanma olur. O zaman kendimi (korteksimi) bildiğimi ve kontrol ettiğimi hissettiğim zaman içimde ya da kendimin daha iyi bir versiyonunda geçit töreni yapan başka insanların sözcükleri ve jestleri tarafından kontrol edildiğimi kabul etmem gerekir. Bunu görememek fena halde kafa karıştırır; o zaman sosyal olarak kabul görmeyen duygularıma geçit vermemeye gayret ederim.

Tüm bunlar doğruysa ego duygusunun hipnozdan ibaret olduğu da gerçektir. Toplum kendi emirlerinin birey tarafından bireyin en gerçek kendiliğiymiş gibi görünmesini sağlayarak onu kendi istediği gibi davranmaya ikna eder.” (s.86)

“Kolektif açıdan bir kabulün hâlâ çok uzağındayız. Bizim dışımızdaki dünya yabancı, fena halde bilinmezdir ve onu buğulu bir camın arkasından görürüz gerçekten de, onunla sanki ona ait değilmişiz gibi karşılaşırız. Bu duyguda temelden yanlış bir şey olduğuna çok yavaşça uyanırız; başka hiçbir şey değilse bile yalın mantık, kendilik ve öteki ne kadar ayrı olsalar da bu öteki olmadan bir kendilik olamayacağını kavrar. Bu tanımanın yolunu kesen korku ise, bu dış dünyanın sadece kendiliğimizden oluştuğunu ve sesimize verilen yanıtın sadece kendi sesimizin sonsuz yankıları olduğunu sanmamızdır. Bunun nedeni de kendilik kavramımızın varlığımızın çok küçük ve kurgusal bir parçasına hapsolmasıdır; dünyanın bir aynalar silsilesinden meydana geldiğini sanmamızdır ve aynaların alevi gitgide azaltması gerçekten korkutucu bir solipsizmdir. Ama kendiliğin ve ötekinin bir olduğu ortaya çıkar ve ayrıca kendilik ve yaşanan sürpriz/şaşkınlık duygusu da birdir.” (s.93)

“İnsan, gücünü doğanın güçlerini boyunduruğu altına almaya o kadar adadı ve bunu öyle bir noktaya vardırdı ki artık son insan da yok olana kadar tüm insanlığı ortadan kaldırabileceği bir noktaya erişti. Bu gücünün farkındadır ve çağımızdaki huzursuzlukları, hüzünleri, kaygıları bundan kaynaklanır. Ya insan ya da doğa “semavi gücünü” yani ebedi Erso’un gücünü kendisi kadar ölümsüz rakibi karşısında durabilmek için toplayacaktır.” Freud, Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları (s.99)

“Kabul edene kadar hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Başkalarını mahkûm etmek hiçbir şeyi özgürleştirmez, sadece bastırır... Bir doktor, bir insana yardım etmek istiyorsa onu olduğu gibi kabul etmesi gerekir. Bunu gerçekte yapabilmesinin biricik yolu da kendisini olduğu gibi görebilmiş ve kabul edebilmiş olmasıdır. Belki bu kulağa çok basit gelir, ama en zor şeyler en basit görünenlerdir. Gerçek hayatta basit olma, büyük sanatını icra edebilmeyi gerektirir.” (s.103)

“İnsan kaygılı olmakta kendini tümüyle özgür hissederse çok daha az kaygılı olur ve bunun aynısı suçluluk için de söylenebilir. Ya da müthiş ölüm beklentisi olmasa canlı olmanın hiçbir sevinci kalmazdı.” (s.118)

“Kafaya takmamak dinginliğin, kaygılanmak ilgilenmenin parodisidir.” (s.119)

“Ölüm anında bir sürü insan sadece tuhaf bir kabulleniş duygusunu yaşamakla kalmıyor, başına gelmiş olan her şeye rıza da gösteriyor. Bu, buyurgan bir rıza anlamında değildir; rıza gösterilenle kaçınılmaz olan arasındaki özdeşleşmenin beklenmedik keşfi biçimindedir.

“Olmak” ve “olmamak”ın birbirinden ayrılmaz doğasının bizi götüreceği yer bu kabullenmedir. Bu, kutupsallığın, hayatın ölümü, öznenin nesneyi, insanın dünyayı ve Evet’in Hayır’ı çağrıştırmasının tüm anlamıdır. Özgürleşme yolları birçok kişinin ölümde keşfettiği şeyin yaşarken de keşfedilebileceğini önerir. Özgürleşme insanın kendisinde ötekiyi, hayatı ve ölümü kabullenmesini gerektirir ve bu nedenle birçok inisyasyon töreninde aday sembolik bir ölümle ölür. Ölümün kesinliğini o kadar bütüncül bir şekilde kabul eder ki aslında o gerçekten de ölmüştür ve bu nedenle kaygı duymaz. Zen ustası Bunan’ın sözleriyle: Yaşarken ölü bir insan olur, tam anlamıyla ölü; o zaman yaptığınız her şey, tam istediğiniz gibi, daima iyi olacaktır.” (s.120)

“Eski Berkeleyci motto, var olmak algılanmaktır, bir yanda felsefi oyunlara neden olur: Ben görmek için orada değilsem ormanda bir ağaç var mıdır? Bir yandan da çok derin ve karşı konulmaz bir keşfin nedenidir: Algımızın yasaları ve süreçleri, bizi ayrılmaz bir şekilde algıladığımıza bağlayan köprülerdir; nesneyle özneyi birleştiren bir köprü... İnsanın bilimsel evreninin farkındalığının öngörülmemiş biçimde artmasına neden olur. Ve tekrar vurgulamak istiyorum ki bu tür artışlar vakanın doğası gereği asla öngörülemezler... Kimse algılayanla algılananı -özneyle nesneyi- tek bir evrende birleştirerek başlayan sürecin sonunu bilemez.” Gregory Bateson (s.126)

“Çinli Taoistlerin gördüğü gibi insanın doğasına güvenmekten başka bir seçenek gerçekten yoktur. Bu umutvar bir arzu ya da duygusallık değildir; pratik politikaların en pratiğidir.” (s.127)

“Aydınlanmaya, Zen’in vaat ettiği özgürleşmeye ulaşmaya çok hevesli olan öğrenciye bir koan ya da Zen sorusu sorulur ve bir süre sonra yanıtıyla gelmesi istenir. İlk koan öğrencinin öğretmene sorduğu sorunun gizlenmiş bir halidir: Özgürlüğe nasıl ulaşabilirim? Çok farklı şekillerde dile getirilebilse de koan aslında “Soruyu soran kim? Kim özgürleşmek istiyor?” diye sorar. Ama öğrencinin sıradan bir yanıtı değerli değildir; “kimin” bu eylemi istediğini göstermesi, işaret etmesi istenir. Usta aslında “Bana özgürleşmek istediğini söyledin. Bana seni göster!”der. Bunların sonucunda üzerine önceden düşünülmemiş ve doğaçlama bir eylem ortaya çıkar ve tümüyle içtendir, ama kendi kültürünün otorite figürünün bu kadar ön planda olduğu koşullarda bu Çinli ya da Japon öğrencinin yapacağı son şey budur. Bu şekilde öğrenci bizim argo tabirimizle tam “faka bastırılmış” olur. Ne kadar samimi ve spontan olmayı denerse, o kadar da bir yanıt tasarladığının farkına varır. Bu, yeşil bir fil düşünmeden dileyeceğiniz dileğin yerine geleceğini söylemeye benzer.” (s.136)

“Psikoterapideki en aşina olduğumuz sorunlardan biri hastanın düşüncelerinin ya da eylemlerinin serbest akışının engellenmiş olmasıdır. Zen’de buna kuşku ya da tereddüt denir ve dosdoğru ileri gitmeye karşı egonun baş semptomu olarak görülür. Engellenme bir sorunu düşünmemektir; düşünmeyi durdurmaktır; kaybetme ya da kazanma korkusu nedeniyle kaygılı bir zihin boşluğudur. Engellenme “iki arada kalma” durumuna bir tepkidir ve hayatın olağan akışında eylem ve düşünce öncesindeki bu kısa duraklama bizim egonun gerçek bir duyusuyla karıştırdığımız şeydir.” (s.140)

“İnsan şeylerin olmasına izin vermelidir. Wu-wei cümlesiyle Doğu’da neyi ifade ettiklerini öğrendim: “Bir şey yapmamak, olmaya bırakmak” hiçbir şey yapmamaktan epeyce farklı... İnsanın içine düştüğü karanlık bölge boş değildir. Bu Lao Tzu’nun “müsrif anası”, “imgeler” ve “tohumlar”dır. Yüzey temizlendiği zaman diplerdeki şeyler de büyüyebilirler. İnsanlar bu derinlikte bir şey deneyimledikleri zaman daima kaybolduklarını düşünürler, ama nasıl devam edeceklerini bilemediklerinde, tek yanıt, mantıklı olan tek tavsiye, “Bekle bakalım bilinçdışı bu durum için ne diyecek?” olur. İnsan kendisi bulup kendisi izlediği zaman yol onun yoludur. “Bu nasıl yapılır?” sorusunun genel bir reçetesi yoktur.” Jung (s.149)

“Haley, herhangi bir sosyal durumda; bir insan diğerlerini çıkmazda bırakınca, ötekilerin de aynı tip davranışlarla yanıt verdiklerini göstermiştir.” (s.154)

“Spontan olan kendiliğinden olandır; Taoist Tzu-jan ya da “kendi kendine” çaba göstermeden meydana gelendir. Spontanlık bir ego eylemi değildir, tam tersine egonun sosyal kontrol mekanizmasının engellemediği eylemdir. Biri tutar da, “Seni tüm yüreğimle seviyorum” derse, burada konuşan ego değildir. İnsanın sosyal rolünün, kimliğinin ve görev duygusunun zorlamaları ve çatışmaları olmadan spontan sevmek muhteşemdir demek ister.” (s.155)

“Seçmek ve birini almak olmadığı taktirde, kusursuz yolda zorluklar yoktur. Dümdüz hakikate ulaşmak isterseniz, doğru ve yanlışın aklınızı kurcalamasına izin vermeyin. Doğru ve yanlış arasındaki çelişki zihnin hastalığıdır.” Zen ustası, Sengs Ts’an (s.168)

“Mesele insanın seçmekten vazgeçmesi değildir, gerçekten bir seçim olmadığı bilgisiyle seçmesidir. Doğu felsefesi görünüşte böyle paradokslarla dolu gibi görünür: eylemsiz hareket, düşüncesiz düşünmek, bağlanmadan sevmek. Sadece göreli bir evrende tüm seçimler, tüm taraf tutmalar oyunculdur. Ama bu, insanın bir aciliyet duymadığı anlamına gelmez. Işığın ve karanlığın göreliliğini bilmek, güneşe gözlerini kırpıştırmadan bakabilmek değilidir; yukarının ve aşağının göreliliğini bilmek, yukarı doğru düşebilmek anlamına gelmez.” (s.168)

“İnsan, özünden negatif olunca; normallik giderek kendine zemin bulamayan bir ideal halini almıştır. Çileci bir huzur onun için çaba harcanmasını gerektirir. Kimse normali yakalayamaz; herkes yakalanabilirmiş gibi davranmak zorundadır. Psikolojik insan, normalin peşinde koşarken kendini unutamaz, çünkü normallik bir miktar kendilik-farkındalığı gerektirir.” Rieff (s.178)

“Hayat bir oyunsa onun tersine gitmenin bir yolu yoktur. En belirgin çelişkiler, en sert beyanatlar oyunun ciddi olduğunu gösterir; ancak spontanlık emreden en saçma girişimler ve en çok içine düşülen kısırdöngüler oyunun aşırı uç noktalarıdır. Oyun buna dönüştüğü zaman medeniyetin duyguları bastırma yöntemi bir baraj duvarının ardında biriken su gibi sadece Eros’un gücüne güç katar. Saklambaç oyunu devam eder ve her mantık yürütmede en spiritüelve başka bir dünyaya ait imgelerle ortaya çıkar. Bunu gören bodhisattva hiçbir zaman küçümsemez ve özgürleşmesi, dünyanın bir oyun olduğu bilgisi onu ötekilerden üstün kılar. Başkalarının özgürleşmesi için çalışması sadece şefkatli olmasından kaynaklanır; onların oyun bilinçsiz olduğunda ve ciddiyet aşırı bir uca taşındığında çektiği ıstırabı görür. Bu şefkatin nedeni, bodhisattva’nın kendisinin durumun aşırı ucunda yer alması değildir, çünkü aydınlığın tohumu en yoğun karanlıkta bulunur ve tüm açık mücadeleler aslında örtük olarak sevgidir.” (s.194)

 


 

8 Ağu 2020

Alan Watts - Taoculuk Zen ve Batı Kültürü

“Aydınlanma öylesine güç bir süreçtir ki bir bakarsınız her şeyin olabildiğince yanlış olduğu konusunda giderek güçlenerek büyüyen bir anlayış, bir anda yerini her şeyin ne kadar doğru olabilirse o kadarına kadar doğru olduğu yolunda bir anlayışa bırakıvermiş.” (s.9)

“Anlaşılıyor ki ağırlığı ve yoğunluğu olan maddesel varlığımızın rüzgâr gibi uçucu bir hızı olan düşünceye boyun eğmesi ve bizim zayıf ve nazik tenimizin oradan oraya uçup duran hayal gücümüze yenilmesi beklentisi içindeyiz.” (s.50)

“Bir düşünelim bakalım düşünce ve ruh hiçbir engelle karşılaşmadan alabildiğine gidebilselerdi, her şeye gücü yeten Tanrı örneği her istek anında gerçekleşebilseydi, dünyada istenmeye değer bir şey kalacak mıydı?” (s.58)

“Aşk yalnız ideal olanı değil, gerçek olanı da birlikte getirir. Başkalarını daha yakından tanırken kendi bedenimizi de şöyle bir iyice duyumsarız bu arada. Beden adını verdiğimiz şey bir soyutlamadan başka bir şey değil aslında. Bedenden söz ederek bir nesnenin evrenle olan ilişkilerini, bu ilişkiler bütünlüğü olmadan var olamayacağını görmezlikten gelerek herkesçe benimsenmiş bir düzmeceye uymuş oluyoruz. Ama o gizemli, beklenmeden, aranmadan aşk denen olayın ortaya çıkıvermesiyle yalnız o kimseyle yoğun bir ilişki içine girmiş olmakla kalmıyoruz, tüm dünyayla olan ilişkilerimizde de büyük bir değişim oluyor. Yalnız sevgilimizi başka türlü görmekle bitmiyor bu değişim, dünyayı da bambaşka görmeye başlıyoruz. Zihnimiz sevdiğimizi tutkuyla sahiplenilecek bir nesne olarak yaşamın geriye kalan bölümünden koparıp yalnızca bu ilişkiyi belirleyen bir soyut kavrama dönüştürene kadar da bu böyle sürüp gidiyor.” (s.61)

“Dünya parçalarının toplamından daha büyük bir bütündür. Çünkü parçalar yalnızca bir araya gelmekle, bir araya toplanmakla kalmamış, aynı zamanda bir takım karşılıklı ilişkiler içinde varlığa dönüşmüşlerdir.” (s.63)

“Bizim karşımızdaki güçlük insanların bilinçlerinin, doğanın bir ilişkiler ve bağlantılar düzeni, bir bütün olarak algılanmasına göre ayarlanmamış olmasından geliyor. Şunu iyice kafamıza sokmalıyız, bilinç ne bir başına var olabilen bir ruh, ne de yalnız başına işlevini yürütebilen bir sinir sisteminin çalışmasının ürünüdür. Bilinci daha çok bir sinir sisteminin var olabilirliğini sağlayan birbiriyle ilişkili yıldızlar ve galaksiler bütünlüğü içinde yerine oturtmalıyız.” (s.64)

“Bir insanın nefes alış veriş biçimi, yaşama biçiminin bir göstergesidir.” (s.76)

“Akıl bir anlamda sistemleştirilmiş kuşkudur. Tam karşıtı olan içgüdüsel inançla kucaklaşmadan pek uzaklara gidemez. Hem akıl hem de içgüdü karşılıklı olarak birbirlerini dışlıyorlar gibi göründüğüne göre çözümsüz bir çelişki çıkıyor ortaya. Akıl sistemleştirilmiş kuşku olduğuna göre kendisine de güvenemez. İşte bunun için de kendine güvensizlik uygar insana özgü bir ruhsal bozukluktur.” (s.100)

“Hani Çinlilerin, olan her şey Tao’dur, dedikleri ya da Hintlilerin, her şeyin "böylesi"liği aynıdır diye anlatmaya çalıştıkları şey şu: Her şey birbiriyle bağlantılıdır. Bunun için de bir şeye bütünden kopuk, ayrı bir şey olarak baktığımız zaman hiçbir şeyin, hiçbir olayın kendi başına bir varlığı, bir gerçekliği olmadığını anlarız.” (s.108)

“Denetlemeye çalıştığımız dünyanın bizim içimizde ve dışımızda var olan doğal çevremizden başka bir şey olmadığını ve bize bir şeyleri denetleme gücünü veren şeyin de bu doğal çevremiz olduğunu niçin anlamıyoruz? Çünkü biz her şeye birden aynı anda bakacağımıza birer birer bakıyoruz. Biz kendi durumumuzu denetlemek ya da değiştirmek çabasındayken gücümüzün de bilincimizin de dış dünyaya bağımlı olduğunu bilinçleştiremiyor, gözden kaçırıyoruz. Gene dış koşulların baskısı altında olduğumuzu, dış dünyanın bizi istediği gibi davranmaya zorladığını fark ettiğimiz zaman bu dış dünyayı yaratan şeyin bizim bilincimiz olduğunu unutuyoruz. Daha önce de söylediğim gibi güneş ışıktır, çünkü onu ışık olarak gören gözler var. Gürültüler de onları işiten kulaklar oldukça var olacaktır.” (s.110)

“Doğamızı denetleyebilmek için onu karşımıza almayı sağduyunun gereği sanıyoruz. Ama bu tıpkı kayma yapan arabanın şoförünün arabayı kayma yaptığı yöne değil de ters yöne direksiyon kırması gerektiğini sandıracak sağduyunun aynısıdır. Denetimi sürdürebilmek için tıpkı judo’da olduğu gibi bir takım değişik tepkilere gerek vardır. Judo öğretisinin özü saldırıya direnç göstermek yerine yana çekilerek saldırıyı geçiştirmektir. Judo aslında Zen ve Taocu felsefedeki wu-wei anlayışının doğrudan doğruya güreşe uygulanmasıdır. Yani doğanın güçlerine karşı çıkmaya çalışmayacaksın. Zen yaşam biçiminin amacı; uyanma, aydınlanma yaşantısıdır. Şimdi çok kullanılan ruh bilimsel bir terimi kullanarak iç görü kazanmak da diyebiliriz buna. İnsan aydınlanınca böyle ne o yana ne bu yana gidememek, felçlilik, kasılıp kalmışlık durumundan, ikici kendi kendini denetleyebilmek ve özbilinçlilik düşüncelerinin yol açtığı kısır döngüden kurtarıyor kendini, aydınlanma yaşantısı o bölünmüşlük, kendi kendinden kopukluk duygusunu alt ediyor.” (s.123)

“Zen yolunda ilerleyen kimse tıpkı bir ağacın ağaç olması gibi hiçbir iç çelişki olmadan aynı rahatlıkla insan olmayı becerebilen kimsedir. Böyle birisini dağlardan çağlaya çağlaya akıp gelen bir ırmakta yüzen bir topa benzetebiliriz. Bu benzetmeyle anlatmak istediğim şey şu: Hiçbir durum onun yolunu tıkayamaz, onu durduramaz, onu güç durumda bırakamaz. Böyle bir kimse bir karar vereceğim diye iki yana sallanıp şaşkın şaşkın kararsızlık içinde kıvranıp durmaz, hiçbir olayda kendini telaşa kaptırmaz. Olsa olsa şöyle bir süre durup bir açık yol olup olmadığına bakar, zihnindeki bilinç akımı kaygıların, tedirginliklerin, kararsızlıkların döngüsüne takılıp burgaçlar yapmadan, çağıl çağıl akar gider. Acelesiz, telaşsız ama duraksamadan yapılması gerekeni yapar. Zen’de kendini olaylara kaptırmamaktan, olayların dışında kalmaktan söz edildiği zaman anlatılmak istenen şey budur. Kesinlikle duygusuz olmak, heyecan duymamak anlamına alınmamalı bu. Yalnızca duyguların ve heyecanların yapışıp kaldığı, tıkanıklıklara neden olduğu bir kimse olmamak anlamındadır. Nasıl kuş uçup gidince kuşun sudaki yansısı da yok olursa, bunlar da öylece yok olup gitmelidirler. Böyle bir kimse tam anlamıyla iç özgürlüğünü kazanmış bir kimse olmakla birlikte, zevkinden başka bir şey düşünmeyen bir sefahat düşkünü de değildir. Tam anlamıyla kendisiyle de doğayla da bütünleşmiştir. Onunla bir arada olduğunuz zaman hiç kendini zorlamadan, hiçbir yapmacığın ardına gizlenmeden her nasılsa öylece karşınızdadır. Saldırganlığın en küçük bir izini bile bulamazsınız onda ama kendisine güveni tamdır. Soylu bir beyzadeye benzetebilirsiniz onu, hani soylu olarak doğmuş olmalarının kendilerine kazandırdığı haklardan öylesine güven duyup da ne alçak gönüllülük taslamaya ne de hava atmaya gerek duymayan bu dünyanın soylularıyla karşılaştırabileceğiniz manevilik alanının bir soylusu.” (s.124)

“Meditasyon odasına geri döndüğümde yerime oturacağım sırada birden her şey değişiverdi. Önümde büyük bir genişlik oldu. Sanki yer çökmüş gibiydi. Çevreme baktığımda duyularımızla algılanan sayısız nesnelerle dolu olan tüm evren bambaşka göründü bana. Eskiden gözüme iğrenç görünen şeyler yanılgı ve tutkularla birlikte benim en derindeki doğamdan dışa doğru akıp yitiyordu. Geriye kalansa gerçekten ışıl ışıl bir saydamlıktı.” Suzuki

“Yaz başlarında bir sabahtı. Gümüş bir pus ıhlamur ağaçlarının üstünde donuk pırıltılarla titreşiyordu. Hava ıhlamur çiçeklerinin kokusuyla yüklüydü. Havanın ılıklığı sanki insanı okşuyordu. Anımsıyorum -anımsamama bile gerek yok- kesilmiş bir ağacın toprakta kalan kök bölümünün üstüne çıkmıştım. Birden ağacın ağaçlığının beni baştan aşağı kapladığını duyumsadım. O zaman bu durumu burada olduğu gibi sözlendirmedim çünkü o zaman sözcüklere gerek duymuyordum. Ağaç ve ben bir bütündük.” Bernard Berenson, Ana Çizgileriyle Kendi Portrem (s.140)

“Aşk, insanın dört bir yanını kaplayan dünyanın olağanüstü güzellikte  bir mucize olduğu duygusunu da birlikte getiriyor.” (s.145)

“Her şeyin iyi olduğunu bilen kimse için, her şey iyi olacaktır.” (s.146)

“Anladım ki her şey, her olay, her yaşantı, kaçışı ve kurtuluşu olmayan bir biçimde şu ânın içindeydi ve her bireye özgü bireysellikleriyle, ne olması gerekiyorsa oydu ve böyle olduğu için de tanrısal bir özgünlük ve güce sahipti.” (s.149)

29 Tem 2020

Alan Watts - Mutluluğun Anlamı


“Büyük oryantal felsefelerde insanın mutsuzluğunun kökleri varoluş duygusunu yalıtılmış bir bireye ve egoya hapseden ve onu bir bütün olarak hayattan ve gerçeklikten kopartan kaygı (anksiyete) duygusunun içindedir. Öte yandan mutluluk -uyum, tamamlanmışlık ve bütünlük duygusu- yalıtılmışlık duygusunun bir yanılsama olduğunu fark etmektir.” (s.6)

“Mutluluğun anlamı, bu doktrinin psikolojik eşdeğerinin “tamamen kabulleniş” adını verdiğimiz bir zihin durumu olduğunu açıklar: deneyimlediğimiz her şeye evet demek; her anda olduğumuz, hissettiğimiz ve bildiğimiz şeyi çekincesiz kabul etmek. Vedanta’daki gibi “Her şey brahmandır.” demek, tüm bu evren kabul edilmektedir demektir.” (s.6)

“Bilgelik, insanın kendi ayaklarından kaçabilmesi mümkünmüş gibi başka bir şey olmak için verimsiz bir çaba harcaması yerine olduğu şeyi kabul etmesidir.” (s.6)

“Her türlü mutluluğun ele geçmezliği bilinen bir şeydir. Mutluluğu arayanlar onu asla bulamazlar demez miyiz? Bu, özellikle de dış etkenlere bağlı olmayan, bireyin kendi doğasına bağlı ve ıstıraptan etkilenmeyen mutluluk türü için doğrudur. Neşede ve hüzünde sürer, çünkü hayatı tüm yönleriyle pozitif ve içten gelerek kabul etmenin spiritüel alt tonudur.” (s.19)

“Mutluluğu arayanların onu bulamayacağı şu anlama gelir: ona sahip olanlar onu aramazlar; ona sahip olmayanlar da ararlar ve bulamazlar.” (s.20)

“İnsan, ruhunu boşaltmalıdır; böylece ruhun armağanları içine dolar; doğa açılan boşluğu doldurur. İster benliğinden vazgeçme, Tanrı’nın iradesine teslim olma, hayatı kabul etme, mutluluk için çabalamanın geriliminden kurtulma, ister kendini hayatın akışına teslim etme diye adlandırılsın, asıl prensip rahatlamadır.” (s.21)

“Önümüzdeki problem, böyle rahat bir denge merkezini nasıl bulabileceğimiz ve insanın bireysel yaşamına koyabileceğimizdir. Mutluluğun etrafındaki hareketle sarsılmadığı bir merkez; dış olaylar nedeniyle değil kendi olduğu için mutluluk yaratan bir merkez; aşırı lütuftan en derin ıstıraba kadar deneyimlenen olaylarla sarsılmayan bir merkez.” (s.22)

“En parlak ve sivri zihinlere sahip insanların ruhun en derin hakikatlerini kaçırmaları şaşırtıcı değildir. Ama bu sadece akılsız olmakla daha iyi anlaşılacağı anlamına gelmez. Bu tür iç görüler zihnin parlaklığına ya da ahmaklığına bağlı değildir; zihin kendi kibriyle parlarsa başka şeyleri kaydedemez. Bu kadar müthiş bir basitliği anlamak için insanın zihin gözünü açması ve bakması gerekir; bu bir sır değildir, gün ışığı altında gözümüzün önünde durur, hayat kadar engindir. Çinli bilge Tao-Wu’nun sözleriyle: Görmek isterseniz dosdoğru içine bakın; ama onu düşünmeye yeltenirseniz tamamen kaçırırsınız.” (s.25)

“O kadar açıktır ki görmesi uzun sürer.
Aradığın ateşin, kendi fenerinin içinde yanan ateş olduğunu bilmelisin.
Ve, başından beri pişmekte olan senin pirincin.” (Çin Şiiri) (s.35)

“Aslında hayat ve ölüm zıt değildir, birbirlerini tamamlarlar; yaşamaktan ve ölmekten oluşan daha engin bir hayatın asıl öğeleridir; bu, tekil notalarla ve sessizliklerle oluşan bir melodiye benzer. Hayat ölümden beslenir; hareketi hücrelerin sürekli doğup ölmesiyle, besini emip atığı atmasıyla mümkün olur ve kendini gösterir; bunun karşılığında yeni yaşamların doğduğu verimli bir toprak ortaya çıkar.” (s.31)

“İnsanın mutluluğunun asıl köklerine iniyoruz ve bu bölgelere saf felsefenin tatlı ve mantıklı sesi giremez. Kişinin hayata karşı tutumunu kişisel bakış açısından çok farklı olan evrensel bir temele dayandırması gerektiğinden ne kadar söz edilse de buradaki zorluk, sıradan insanın evrensel hissedememesidir. Onun merkezi kendisidir ve bilinci bir et duvarındaki pencerelerden bakar. Bilincinin kendi dışındaki şeylerdeki varlığını hissedemez; başkalarının gözüyle görüp, organlarıyla hareket edemez. Ve bu duvarın dışındaki dünya tehditkârdır; ona karşı güçlenmek için elinden geleni yapar; çevresine mal mülkten ve illüzyonlardan bir duvar örerek kendisini dünyadan ve dünyayı kendisinden uzak tutar. Kalesinde hayatı dediği şeyleri koruyarak ve onlara bekçilik ederek yaşar ve perdeyi çekerek ışığı, kapıyı örterek rüzgârı hapsetmeyi bile dener. Oysa rüzgârı hissedebilmek için onun çıplak teninizi yaladığını duymanız gerekir; zaman için de aynısı geçerlidir; siz onu tutamadan o geçip gider; hayat için de aynısı geçerlidir ve o et duvarı onu sonsuza dek elinde tutamaz. Onu hissetmek ve anlamak için rüzgâr gibi teninizi yalayıp dünya üzerindeki bir boşluktan ötekine doğru geçip gitmesi gerekir, ama bu dayanılmazdır. Duvarı yıkmak, güvenlikten vazgeçmek, odanın her iki tarafındaki pencereleri açarak hava akımına izin vermek, vazoları kırmak, kağıtları uçurmak ve mobilyaları devirmek anlamına gelir. Bu, yüreğimizdeki tozun ve örümcek ağlarının uçup gitmesi için çok büyük bir bedel ödemek gibi görünür. Ayrıca üşütebiliriz; delirene kadar titreyerek ve burnumuzu çekerek oturabiliriz.” (s.34)

“Zıtlıklarla mücadele ederken insan sürekli kendini hayal kırıklığına uğratır. Hayattan kopardığı ve sadece kendi kişisel kullanımı için sakladığı ödüller küflenir, çünkü köklerinden koparılmışlardır ve yalıtılan hiçbir şey yaşayamaz, çünkü hayatın en önemli iki özelliği akış ve değişimdir.” (s.36)

“Herkes acı çeker, eski zamanlarda da çekerlerdi, ama herkes mutsuz değildir, çünkü mutsuzluk acının kendisi değil, acıya gösterilen tepkidir. Genel anlamıyla, ilkel insan doğanın dış güçleriyle çatışması nedeniyle mutsuzdu. Medeni insanın mutsuzluğu ise genel olarak içindeki ve toplum içindeki doğal güçlerle çatışmasından kaynaklanır ve bunlar daha tehlikeli ve şiddetlidirler, çünkü bunların farkına varmayız ve arka kapıdan içeri sızarlar.” (s.39)

“Çatışma bizim ondan kurtulma arzumuz nedeniyle mutsuzluk halini alır; bir gerilim bir diğerinin üzerine biner. Ama kabul edildiği zaman paradoksal bir keşifte bulunuruz; egoyu ve bu çatışmayı kabul etmek, egonun arkasında duranı da kabul etmek ve onunla bir olmak anlamına gelir ve benlik-bilinci formunu alarak doğayla bir takım oluşturur.” (s.42)

“Spiritüellik insanın hayatla, Tanrı’yla, evrenin Benliğiyle ya da bu prensibin adı her neyse onunla tam bir birlik ve uyumuna temellenen derin bir iç özgürlük duygusudur. Bilmese de bu birliğin sürekli var olması ve dünyadaki ya da kendisine ilişkin hiçbir şeyin onu tahrip edememesidir. Ne kadar küçük ve uçarı olursa olsun her düşüncesi ve eylemiyle evrenin tüm gücünün birlikte çalıştığı duygusudur. Aslında bu tüm insanlar ve şeyler için geçerlidir, ancak spiritüel insan bunu bilir ve bu farkındalık hayatına incelikli bir kalite sağlar; dış görünümü yeni bir anlam kazanmadan öncekiyle aynı olsa da yaptığı her şey tuhaf biçimde canlıdır. Başkalarının fark ettikleri budur ve öğretme becerisine sahipse bunu diğerlerinde de görebilirler. Sözcükleri, yaptıkları ve kişisel atmosferi sayesinde bu farkındalığın tüm yönleriyle hayata karşı büyük bir sevgi uyandırdığını anlarlar.” (s.72)

“Hayatın kabulü cümlesi kesinlikle hayatın tümünün kabulü anlamına gelir; basit bir spiritüel bırakınız yapsınlar olarak anlaşılmamalıdır. Spiritüel ideal “bilge bir edilgenlikten” daha fazlasıdır - bu, gücü ve çabayı dışlayan kısmi bir tutumdur; eski şeytanları kabul eder, ama daha akıllı ve karmaşık olduğu için eskisinden daha kötü yeni bir şeytan yaratır.
Yeni kabul psikolojisinin zorluğu, doğru şekilde anlaşılmazsa bizi gerçeklikten giderek  uzaklaştığımız zihinsel labirentler içinde bırakmasıdır. Gevşeme ya da kabul tekniğinin “işe yaradığı” kuşkusuzdur çünkü agresif bir davranış daha fazla belaya neden olur. Jiu Jitsu denemiş olan herkes, gücün teslim olarak alt edildiğini, şeyleri özel bir şekilde yerleştirince rakibin kendi çabasıyla kendini alt ettiğini inandırıcı, fiziksel bir gösterimle izlemiştir. Ancak iki türlü kabul vardır, biri özel şeyler, diğeriyse genel olarak hayat için geçerlidir. Tıpkı iki türlü mutluluk olması gibi: özel şeylerden ve olaylardan kaynaklanan mutluluk ve hayatın tamamından kaynaklanan mutluluk. İlk tür kabul bir teknik sorunsalıdır, ikincisiyse spiritüelliktir; ilkini sağlamanın yolları mevcuttur, ama ikincisi tuhaf bir şekilde ele geçmez.” (s.89)

“Her şey, hatta hayattan kaçmak bile hayattır.” (s.90)

“Jung’un analizi özel bir sorunun çözümü değildir; radikal bir farklılaştırma ve kişiliği yeniden yaratmaktır ve ben analizin on-yirmi yıl sürdüğü vakalar biliyorum. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü spiritüel yaşamda radikal değişikliklere on-yirmi ayda ulaşılamaz; bu, genellikle hayat boyu süren bir çalışmadır.” (s.115)

“Jung benliği bilinçle bilinçdışı arasındaki “sanal nokta” olarak tanımlar ve her ikisinin de taleplerini aynı şekilde göz önüne alır. Bu durumu temsil eden rüyalar mandala formunda ortaya çıkar; bu sihirli daire, altın çiçek, haçın merkezindeki gül ve bütünlük, denge ve spiritüel merkeze ulaşmış olmayı ifade eden benzer figürlerdir.” (s.116)

“Rüya görürken bilinç biraz uykulu ve yetersizdir; diğer zihinsel süreçlerle etkili olarak ilişkiye girmez; herkes günbatımıyla şafak arasının hayaletlerin oyun zamanı olduğunu bilir.” (s.118)

“Bireyleşmenin Anlamı
Her şeyden önce jargondan farklı olarak düz dilde ne yapmayı önerir? Bireyin kendi iç dünyasıyla uyum sağlamasını önerir; kendindeki bilinçdışı doğal aciliyetlerini tanımalıdır, böylelikle tüm varlığıyla bilinçli bir yerçekimi merkezi ve dengesi olan tam bir organizma haline gelir. Bilinçdışının, insanın kendi içinde doğal olmasının canlılık kaynağı olduğu ön varsayımını kabul eder ve ego ona engelsiz, ama yönlendirilmiş bir kanal sunduğu zaman yaratıcı gücünün en etkili düzeyine eriştiğini varsayar.” (s.119)

“Birçok kişi zaman zaman birden fazla ruhu olduğu izlenimine kapılır; bu, çocuklar ve ilkel insanlar için özellikle doğrudur. Lafcadio Hearn, bu konuyu Japon bir köylüyle tartışırken adam ona insanın dokuz kadar ruhu olduğunu söylemiş; bu sayı spiritüel kusursuzluğa göre değişirmiş. Ne kadar fazla ruhu varsa o kadar iyiymiş, ama kaç tane ruhunuz olursa olsun onları bir arada tutmanız önemliymiş. “Bazen bu ruhlar ayrılabilirler. Ama bu ruhlar ayrılırsa o kişi delirir. Deliler ruhlarını kaybetmiş kişilerdir” demiş. Bu birçok ruha sahip olma duygusu bilinçdışının bir tür farkındalığı gibi görünmektedir, özellikle de bunların güçlerinin bağımsız oluşu bu fikri güçlendirir.” (s.120)

“Bana kalırsa kişiliğin yeniden yaratımı bu çoğulluğumuzun, bir sürü ruhumuzun yeniden farkında olmak biçiminde tanımlanırsa yanlış olmaz ve kişiliğimize onların hepsine birden sahip olmakla, bir kerede birine sahip olmaktan daha fazla katkı sağlarız. Novalis, “Deha belki de içe dönük çoğulluktan başka bir şey değildir,” der.” (s.120)

“Çinliler şöyle der: Yanlış insanlar doğru araları kullanırsa doğru araçlar yanlış biçimde çalışır. Bu deyişin doğruluğunu öncelikle Jung kendi sözleriyle şöyle açıklar: Böyle konularda her şey kişiye ve çok az olarak da yönteme bağlıdır.” (s.121)

“Psikoterapinin Amaçları
Burası Batı’nın psikolojisinin Doğu’nun psikolojisinden ders alabileceği bir noktadır; Doğu kabul etmenin yollarına daha fazla ve kabul edilen şeylere daha az önem verir. Her türlü olaya hazır bir zihin durumu yaratmaya özen gösterir; dış ve iç evrenin sürprizlerine hazırlıklı olunmalıdır. Yolundan saparak kabul edilecek şeyler peşine düşmez. Çalışmanın bu özelliğine yetersiz psikologlar tarafından çok az önem verilir ve bunun sonucu olarak da analiz hayattan uzaklaşır. Analiz kişinin sadece geceleri çalışması gereken bir şey değildir; rüya âleminden ibaret değildir ve ruh sağlığı her Perşembe öğle sonrasında on dolarlık ziyaretlerle kazanılamaz.” (s.124)

“Zorlukların birçoğu bilge bir analistle çalışma fırsatı bulamayanlar  için psikolojik çalışmanın amaçlarını açıkça anlayarak aşılabilir ve burada yine Taoizm ve Budizm gibi Oryantal sistemlerin görüşlerinin önemi vardır. Onların amacı özel bir duruma ulaşmak değildir; içinde bulunulan durum ne olursa olsun doğru zihin durumuna ulaşmaktır. Bu gerçekten de Oryantal psikolojinin formlarının temel prensibidir ve göz önüne almamız gereklidir. Evrimi sırasında insan sayısı koşulun/durumun içinden geçer; yolunu bulmak için bir tepenin doruğuna çıkar ve oradan bir başkasına ve bir başkasına daha atlar. Hiçbir aşama son değildir, çünkü hayatın anlamı hareketindedir; hareket ederek ulaşacağı yerde değildir. Güzel bir yolculuğun güzergâha varmaktan daha iyi olduğunu söyleyen bir atasözümüz vardır, bu söz Oryantal fikre yakındır. Bilgelik özel bir yerel ulaşmakta değildir ve kimsenin bunu basamakları psikolojik deneyimin aşamaları olan bir merdivene tırmanmak gibi düşünmesine gerek yoktur. Bu merdivenin sonu yoktur ve aydınlanma, bilgelik ve spiritüel özgürlük herhangi bir basamağında bulunabilir. Bunu keşfederseniz bu tırmanmaktan vazgeçmeniz anlamına gelmez; yaşamaya devam etmek zorunda olmanız gibi tırmanmaya da devam etmeniz gereklidir. Aydınlanma içinde bulunduğunuz anda (şimdide) bulunduğunuz yeri tam olarak kabul etmek demektir.” (s.125)

“Kabule ve spiritüel özgürlüğe giden yol bir yere vararak değil oraya doğru yol yaparak bulunur ve mutluluğun bulunacağı aşama da şimdidir; içinde bulunduğunuz an, o anda bulunduğunuz yer: şimdi içinde bulunduğunuz ruh durumunu tam olarak kabul etmek, kendinizi kibriniz nedeniyle daha üstün, daha ileri bir ruh hali olarak gördüğünüz bir şeye zorlamamak. Mesele şimdiki durumunuzun iyi ya da kötü, nevrotik ya da normal, ilkel ya da ileri olması değildir; neyse odur ve önemli olan da budur. Daha üstün bir aşamaya geçmek için kabul etmeniz mesele değildir; gerçek mesele kabul etmeniz ve kabul etmenin kendisinin daha üstün bir seviye olduğunu bilmenizdir.” (s.126)

“İnsan yaşarken yumuşak ve şefkatlidir; ölünce katı ve sert olur. Tüm hayvanlar ve bitkiler yaşarken yumuşak ve kırılgandır; ölünce kurur ve solarlar. Şöyle denebilir: Sert ve katı ölümün parçalarıdır; yumuşak ve şefkatliyse hayatın. Bu nedenle askerler çok sert oldukları zaman günü çıkartamazlar; ağaç çok sertse kırılacaktır. Güçlü ve ulunun pozisyonu alçaktır, zayıf ve yumuşağınkiyse yüksek.” Lao Tzu (s.141)

“Dişil tekniği kabul etmek içimizdeki kayıp iyi parçamızı uyandırır ve bizi bütünleştirir. Kabul, zayıf ve yumuşak olan ağacın yoludur – söğüt gibi. Söğüt, karın ağırlığı altında eğilir ve karı üzerinden atar; ama katı ve sert çamın üzerindeki kar ağaç kırılana kadar birikir. Söğütünki fethetmek için eğilmektir.” (s.141)

“Kusursuz insan zihnini bir ayna gibi kullanır. Hiçbir şeyi tutmaz; hiçbir şeyi inkâr etmez; o alır, ama kendinde saklamaz.” Chuang Tzu (s.142)

“Özgürlük arayışının ilginç bir özelliği, bir yere vardığınızı düşündüğünüz andaki pürüzdür. Bu pürüz tam da bir yere vardığınızı düşündüğünüz anda ortaya çıkar, çünkü spiritüelliğin ana noktası, yakalaması en zor olan nokta aslında bir yere gitme meselesi olmayışıdır. Ruhun özgürlüğünü bir yere tırmanarak elde edemezsiniz; bir tür merdivenle ona ulaşılamaz; öyle olsaydı özel bir teknikle bilgelik ve aydınlanma elde edilebilirdi ve tüm mesele bir bilet alıp trene binmek kadar kolay olurdu. Ama basamaklar ve aşamalar siyah ve beyaz değildir ve sabit kurallar ve düzenlemeler yoktur; gözleyerek arzulanan sonuç elde edilebilir. Bu, birini sevmeyi öğrenmeye çok benzer. Bir kitaba bakarak birini nasıl seveceğinizi öğrenemezsiniz; gerçi bu amaçla yazılmış fazlasıyla kitap vardır.
Herhangi bir tekniğin pratiği bir yere varır, evet, özellikle de kabul tekniği. Ancak bu doğruysa o zaman neden kişinin bundan söz etme sıkıntısına girdiği sorulabilir. Eğer kabul tekniğinin kendisi arzulanan amaca ulaşamıyorsa o zaman neden ondan bunca söz ediyoruz? Çünkü bir deyişe göre “eve giden en uzun yol aslında en kısadır”. Bir yere giderek aslında gitmenin bir işe yaramadığının sırrını keşfetmek önemlidir. Yol sizi her zaman bir dairenin çevresinde döndürür ve başladığınız yere geri gelirsiniz.” (s.143)

“Kabul bir yapma ve teknik meselesi haline getirildiği anda da kendimizi kısır döngünün içinde buluruz. Gerçek kabul ulaşılacak bir şey değildir; peşinden koşulması gereken bir ideal değildir – ruhun ele geçirilecek, elde edilecek ve böylelikle de spiritüel mevkimizi yükseltecek bir özelliği hiç değildir. Bir başka paradoksu daha bağışlayabilirseniz, gerçek kabul kendinizi ŞİMDİ olduğunuz şekilde kabul etmektir; bu anda, kendinizi kabul etmeye başlamalısınız, yani değişmeden önce. Başka bir deyişle, adı “kabul” olan ideal zihin durumuna ulaşmak için, içinde bulunduğumuz andaki zihin durumumuzda bir değişiklik yaparsak içinde bulunduğumuz şeyi kabul etmeyi son derece güçleştiren kibrin eline düşeriz.; bu, insanla Tanrı ya da Tao adını verdiğimiz şey arasındaki engeldir.” (s.156)

“İnsanın kendini hakikaten kabul etmesinde bir gizem vardır ve Pitagorasçılar buna: Kendini bilirsen evreni ve tanrıları da bilirsin, derler.” (s.157)

“Nirvana’ya varlığın üç işaretinin kabul edilmesiyle ulaşılır; bu, sangiara’ya “Doğum ve Ölüm Çarkı”na ulaşmaktır – sınırlı deneyimin genel bir simgesidir; ruhun zıtlıklar çarkına bağlılığıdır ve orada sevdiğimiz her şey sevmediğimiz şey ile koşullanmıştır. Nirvana bu sangiara dünyasına yeniden ve yeniden ve yeniden doğma ihtiyacından kurtulma olarak anlaşılır. Sangiara bizim kısır döngü dediğimiz şey gibidir -biz ıstırabın karşısına hazzı, hayatın karşısına ölümü, sürekliliğin karşısına değişimi, kaçışın karşısına kabulü çıkartıp durdukça durmadan dönüp duran bir çarktır. “Doğum ve Ölüm Çarkı” gerçekten de insanın mutsuzluğunun kurt kapanıdır; insan kendinden kaçmak için kendini kovalar. Kendi merkezinde dönen bir sopa gibidir; siz onu bir tarafından ittikçe o da dönmeye devam eder.” (s.175)

“Büyük Lankavatara Sutra’da şunlar yazılıdır: Yanlış imgelemler bize ışık ve gölge, uzun ve kısa, siyah ve beyaz gibi şeyler öğretir; bunlar farklıdır ve ayrılmaları gerekir, ama birbirinden bağımsız değillerdir; aynı şeyin farklı görünümleridir; ilişki terimleridir, gerçeklik değil. Varlığın koşulları birbirini karşılıklı dışlayan özelliklerde değildir, aslında özünde hiçbir şey iki değil, birdir. Nirvana ve Samsara (sangiara) bile -yaşam ve ölüm dünyası- aynı şeyin görünümleridir çünkü Samsara yoksa Nirvana da yoktur ve Nirvana’nın olmadığı yerde Samsara olamaz. Tüm ikilikler yanlış imgelerdir.” (s.177)

“Bir anlamda Budizm şimdinin psikolojisi ve felsefesidir; hayatın ne olduğunu sorarsak ve yanıtımız bir teori değil de pratikse şimdiyi göstermekten daha iyi bir cevap olamaz. Şimdide gerçekliği ve özgürlüğü buluruz, çünkü hayatı kabul etmek tüm anlarında şimdiyi kabul etmektir.” (s.178)

“Deneyimin/yaşantılamanın şu ânına ve tüm kapsadığı özgürlüğe olduğu gibi izin vermek; kendi zamanında gelip gitmesine izin vermek âna izin vermektir.; şimdide neysek ona izin vermektir; bu sizi özgürleştirir; hayatın şimdideki ifadesine olanak verir; bu da bizi ta en başından özgürleştirecektir, ama biz bunu yok saymayı ve bu özgürlüğü kendimiz elde etmeyi deneriz.
Bu nedenle Mahayana Budizmi Nirvana’ya ya da aydınlanmaya gerçekten ulaşılamayacağını öğretir, çünkü ona kendi gücümüzle ulaşmaya çalışmak anda olandan kaçmak anlamına gelir; Nirvana’nın ulaşılmayacak bir şey olduğunu da unuturuz, çünkü o zaten vardır. Lankavatara Sutra’dan alıntılarsak: Istırap çekenler ya da ıstırap çekmekten korkanlar Nirvana’yı bir kaçış ya da ödül olarak düşünürler. Nirvana’nın gelecekte duyuları ve duyu-zihni sıfırlama olduğunu düşünürler. Bunun hayat ve ölüm dünyası olduğunu ve Nirvana’nın bundan ayrı olmadığını unuturlar.” (s.179)

“Sen kendin yüzünden acı çekersin. Başkasının rolü yoktur.” Buda (s.180)

“I ching muhtemelen büyük Çin klasiklerinin ikinci en eskisidir. Legge’ye kalırsa M.Ö. 1143 yılı civarında yazılmıştır. Genellikle bir kehanet kitabı olarak kullanılır, ama muhtemelen çok daha derin kullanım alanları da vardı. Konfiçyus, “Hayatıma yıllar eklenecek olsaydı ellisini I’ı çalışmaya ayırırdım ve böylelikle yanlışlar yapmaktan kurtulurdum” demiştir. Ana metin altmış dört heksegramdır ve sekiz trigramdan oluşur; bunlar bölünmüş ve bölünmemiş çizgiler kümeleridir; hayatın elementlerinin sekiz ana etmenine karşılık gelirler. Bu heksegramlardan biri herhangi bir andaki ve herhangi bir durumdaki iki ana etmeni temsil eder. Bölünmüş çizgiler yin prensibini gösterir ve bölünmemiş çizgiler de yang; bu iki özellik Tao’nun formlar dünyasındaki işleyişidir. I Ching ve kehanet sistemi bana kalırsa birçok Batılı’yı şaşkına çevirmiştir, çünkü bize son derece yabancı bir yaşam görüşünü ve akıl yürütme biçimini varsayar. Bu nedenle Jung eşzamanlılık ilkesi terimini kullanır.” (s.183)

“Birinin içinde ve çevresinde olan şimdiki durum Tao’dur, çünkü şimdiki zaman hayattır. Geçmişe ait anılarımız da, geleceğin potansiyeli de şimdinin içindedir. Kısacası, şeylere bu şekilde bakmak, ânın önemini son derece takdir etmeyi gerektirir ve bir anda olan her şeyin birbiriyle kesin bir ilişkisi vardır, çünkü onlar başka başka nedenlerle değilse bile zaman içinde bir arada olurlar ve bu önemlidir. Bu, Tao isminde bir uyum vardır, demenin bir başka şeklidir ve bu uyum evrenin her ânındaki tüm olayları kusursuz bir akor haline getirir. Şu anda içinizde e çevrenizde olan her şey Tao’dur ve onunla uyumlu olmak istiyorsanız sizin kendi bağlantınızı bulmanız gereken bir uyumdur. Bunun içindeki kendi bağlantınızı keşfettiğiniz zaman Te durumuna geçmişsiniz demektir; bu bazen erdem, lütuf ya da güç olarak tercüme edilir, ama en iyi Tao’nun insanda gerçekleşmesi olarak anlaşılır.” (s.185)

“Tao ve Te en iyi onları bir araya getiren prensiplerle anlaşılır; bu nedenle Tao insanda Te şeklinde ortaya çıkar. Bu, spiritüel bakış açısından Tao ile gizli uyum içinde olan Wu-wei’dir. Başka ve biraz farklı düzenlerde Wu-wei Tao ile materyal yönlerinden uyumu sağlar ve I Ching ilk olarak bununla anlaşılır – gündelik işler, politikalar, strateji ve ekonomi. Bir sürü Tao mekaniği anlık uyumun parçalarını ve ayrıntılı ilişkilerini keşfeder; Taoist psikolojinin amacı bir bütün olarak hissetmektir. Wu-wei’nin sözcük anlamı “yapmamak”, “açıklamada bulunmamaktır” ve bu genellikle “hiçbir şey yapmamak” olarak yanlış tercüme edilir. Ama Wu-wei’nin “yapmamak” derken sadece bunun kendimizden kaynaklı bir eylem olmaması anlamında söyler, çünkü böyle bir şey bizi Tao ile uyumlu hale getiremez ve yine gördüğümüz gibi bu uyumun sırrı aksiyon/eylem değil zaten Tao tarafından kurulmuş olan uyumun kabulüdür. Biz bu aktüel durumu değiştirmek için bir şey yapmayız; ama ona karşı takındığımız tavır bir değişim yaratır ve öncesinde uyumsuzluk hissettiğimiz yerde bir uyum hissetmeye başlarız.” (s.186)

“Zen ekolü aydınlanmanın gizeminin hiçbir şekilde sözcüklerle ve fikirler sistemiyle iletilemeyeceğine inanır ve bu doğrudur. İkilik-olmayan ya da mutlak kabul tüm entelektüel tanımları aşar; ruhun bir koşuludur ve çelişeceği bir zıddı yoktur, bu nedenle de anlaşılması güçtür. Zen üstadına göre aydınlanma, sizin her günkü düşüncelerinizdir. Peki sıradan bir insan ile bir Buda arasındaki farkı yaratan nedir? Ânın Taoist düşüncesiyle uyum içinde, onlar ani gelişmenin aşamalı Budizm ekolünden farklılığına Zen derler; amacı insanın kendi doğasını bu an içinde görmesidir ve doğasının “Buda doğası” olduğunu keşfetmesidir. Tao-wu şöyle açıklar: Onu görmek istiyorsanız onu doğrudan görün; ama onun hakkında düşünmek için durduğunuzda onu tamamen kaçırırsınız.” (s.189)

“Zen asla açıklamaz; o sadece ipuçları verir. Van der Leuw şöyle söylemiştir: Hayatın gizemi çözülmesi gereken bir sorun değildir, deneyimlenmesi/yaşantılanması gereken bir gerçekliktir.” (s.191)

“Bazıları Zen’in bir tür “Naturalizm” (doğalcılık) olduğunu düşünür. Bir anlamda Natüralizm olabilir ama doğal olmaya çabalayan, hatta buna çabalamamaya bile çabalayan hiç kimse doğal değildir.” (s.192)

“Zen, Mahayana’dan ve hatta Taoizm’den daha fazla kişinin kendi doğasını şimdide görmeye odaklanır! Beş dakika sonra kendinizi kabul edeceğiniz bir zamanda ya da on yıl sonra emekli olup bir dağa çekilip meditasyon yapacağınızda değil! Zen ustası dikkatinizi kendinize yöneltmeniz için gerekli her aracı kullanır; şimdi olduğu şekliyle bilinciniz, deneyiminiz; daha önce de söylediğimiz gibi şimdi olduğunuz şeyden daha büyük bir özgürlük yoktur. Gururumuz bizim hayal gücünden uzak ve mütevazı bir deneyimi kabul etmemizi engeller. Ama Zen gerçekliğinde bir başka şey daha vardır. Kendinize bu özgürlüğü sağladığınız anda bunun bir izin verme olmadığını fark edersiniz; bu özgürlüğe sahip olmadığınızda hiçbir zaman zamanınız da olmayacaktır. Şimdi olduğunuz şeyi tam olarak kabul ettiğiniz zaman -şimdiki zihninizi ve onun doğasını-hiç farkında olmasanız da bu mutlak kabul sağlanmış demektir. Geçmiş ve gelecekteki deneyiminiz ne olursa olsun, sizdeki ya da tüm evrendeki hiçbir şey sizi bu özgürlükten yoksun bırakmamıştır ve bırakmayacaktır. Ancak bu farkındalıktan önce yolda karşınıza bir engel çıkabilir ve özgürlük yolunu bağımlılık yolundan ayırabilir. Ancak bu engeli aşınca sanki hiç olmamış gibi ortadan yok olur ve önünüzdeki yol da açılır.” (s.193)

“Özgür insan dosdoğru yürür; onun tereddütleri yoktur ve ardına bakmaz; onun özgürlüğünü sarsacak geçmişte ve gelecekte hiçbir şey yoktur. Özgürlük ona ait değildir; rüzgardan daha fazla onun malı değildir; ona sahip olamaz ve onun tarafından sahip olunamaz. Ve hiç arkasına bakmadığı için eylemleri iz bırakmaz; bir kuşun havadan geçip gitmesi gibidir.” (s.196)

“Mutluluğu arayanlar onu bulamazlar çünkü aradıkları nesnenin arayan olduğunu anlayamazlar. Kendini bulanlar, mutludur diyoruz, çünkü mutluluğun sırrı kadim deyişlerde yatar: Kimsen, o ol.
Paradoks biçiminde konuşuyoruz, çünkü hayattan koptuk ve mutlu olmak için kendimizi onunla birleştirmemiz gereklidir. Ama onunla zaten biriz ve bizim tüm yaptıklarımız onun yaptıklarıdır. Hayat bizi yaşar; biz hayatı yaşamayız. Yine de hayatın “yaşayacağı” hayattan farklı bir “biz” yoktur. Biz kadercilerin inandıkları gibi hayattan farklı bir şeymiş gibi hayatın edilgen araçları değiliz, çünkü edilgen araç olmak için hayattan farklı bir şey olmamız gerekirdi. Kendinizi hayattan ayrı ve hayatla savaş halinde hissederseniz kendinizi hayatın edilgen bir aracı gibi hissedersiniz.” (s.199)

“Oryantal felsefe her yer Brahman’dır, dediği zaman Batılı entelektüalizmi buna hemen kadercilik etiketini yapıştırmaya karşı koyamaz. Kısır döngüyü kıramamamızın nedeni determinizm ya da kaderciliğin bunların felsefi tanımı olmasıdır. Kısır döngü insanın iktidarsızlığıdır; insan olarak iktidarsızlığımızın Tanrı olarak her şeye kadir gücümüzle karşılandığını fark edene kadar da çözüme kavuşamaz. Bu, kaderciliğin özgürlüğe dönüştüğü noktadır.” (s.200)

“Bize ne zaman bir eylem seçeneği sunulsa, kararımızı özgür eylemimiz ya da irademiz değil, o anda varlığımızı etkileyen bir dizi etmen belirler: Kalıtsal güdülerimiz, güdüsel reflekslerimiz, ahlaki yetişmemiz ve binlerce başka eğilim bizi özel bir seçime yöneltir; bu, tıpkı bir mıknatısın bir iğneyi manyetik alanına çekmesine benzer. Bir seçim eylemi bir motifi olmadan yapılmıyorsa özgür olamaz ve motiflerimiz de geçmiş koşullanmalarımızın neticesidir. Ama motif neden için kullanılan bir başka isimdir; bir nedeni olmayan bir eylem olanaksızdır. Böylelikle bir neden-sonuç ilişkisi zinciri sahibi oluruz ve her neden bir sonuçtur ve her sonuç da bir nedendir; bu zincirin her halkasının her iki yanında birer halka bulunur ve önce bir neden ve ardından da bir sonuç gelir. Demek ki zincirin son halkasını belirleyen ilk halkadır.” (s.201)

“Vedanta insanın ruhunun Brahman olduğunu söyler; bunun anlamı bizim en derin kendiliğimizin/benliğimizin kaderin çarklarını çalıştıran ilk Neden olmasıdır.” (s.203)

“İnsan kendini kaderin bir aracından başka bir şey olarak görmezse, özgürlüğünü egosunun hayattan istediği ödülleri kopartabilmek için yapacağı şeylerle kısıtlarsa özgürlüğünü asla kavrayamaz. Özgür olabilmek için insan kendini ve hayatı bir bütün olarak görmelidir; etkin bir güç ve edilgen bir araç olarak görmek yerine aynı etkinliğin iki yüzü olarak bakmalıdır. Bu iki yüz arasında uyum da olabilir, çatışma da, ama çatışmanın kendisi bu tek etkinlikten de doğabilir. İnsan hayatın etkinliğini hem kendi içinde hem de içinde bulunduğu şimdide bir bütün olarak gördüğünde, şimdiki zamanda kendi düşünceleri ve eylemleriyle evrenin doğası arasında bir ayrım olmadığını fark ettiğinde, deneyimi/yaşantılaması da bütüncül olur. Sanki bir kuklanın iplerini çekermiş gibi onu düşündürten ve harekete geçirten hayat değildir; daha ziyade insanın kendi düşünceleri ve yaptıkları bir arada kendi yaratımıdır ve bu doğası şahsi olmayan bir yaratımdır. İnsanın iradesi ve doğanın etkinliği bir ve aynı şeyin iki farklı adıdır, çünkü hayatın yaptıkları insanın yaptıklarıdır ve insanın yaptıkları da hayatın yaptıklarıdır.” (s.204)

“İnsan hayatı hayatın insanı yaşadığı gücün aynısıyla yaşar. Bu nedenle hayatla kurulan bağın yanıtı gibi görünen mutlak kabul özgürlüğün de anahtarıdır; şimdi olduğunuz şeyi kabul ettiğiniz zaman şimdi olduğunuz şey olmak konusunda özgür olursunuz; bu nedenle budala, budala olmasına izin verdiği zaman bilgeye dönüşür. Gerçekte de şimdi olduğumuz şey olmak konusunda her zaman özgürüz ve ancak yanlış kibir/gurur bizim bunu görmemize engel olabilir. Bu nedenle kabul hem edilgenlik hem de aktifliktir; edilgenlik olarak kendimizi kabul etmektir: arzularımızı ve korkularımızı hayatın hareketleri olarak görmek, doğayı ve bilinçdışını kabullenmek, aktivite olarak bize özgür olma izni verir ve arzularımızla korkularımıza sahip çıkarız. Ego ve bilinçdışı, doğa ve insan, biz ve hayat benzersiz bir uyumla dans eden iki dansçıya benzer; biri aktif ve diğeri pasiftir. Bu bütünlük duygusuna sadece ender anlarda değil gündelik yaşamımızda da sahip olmamız gerekir; bu da evrenin ve doğanın, gezegenlerin dönmesinin, suyun akmasının, gök gürültüsünün kükremesinin ve rüzgarın esmesinin kendi aktivitelerimizle bir olduğunu anlamamızla mümkündür.” (s.205)

“Özgür insan kendisinde değişmeyen bir merkez hisseder; bu tam olarak onun egosu değildir; tam olarak hayatın, doğanın ya da egodan bağımsız bilinçdışının içinde de değildir. Bu, dansın tam ortasıdır; iki partnerin çevresinde dönerek birliklerini hissettikleri noktadır. Bu insan özgürdür, çünkü bu merkez onun kendisini özgür ve evrende evinde hissetmesini sağlar; onu her yere götürebilir, her şeyi yaptırabilir. Lao Tzu, Tao için şunu der: Onu kullanınca tükenmediğini göreceksiniz.” (s.212)

“ (Sen olmadan) Tanrı’yı, evreni ve bunların benzerlerini aramaktan vazgeç. O’nu kendi dışında ara. Neşe ve kederi, sevgi ve nefreti, birisi uyanmazken uyanmayı ve birisi uyanırken uyanmamayı, biri kızgınken diğerinin olmamasını, biri aşık olurken diğerinin sevmemesini öğren. Tüm bunları yakından araştırırsan O’nu kendi içinde bulacaksın. O atomlar kadar bir ve fazladır; böylece kendinde kendinden çıkmanın yolunu göreceksin.” Monoimus (s.213)

“İnsanın hayatı özgürlüğüne uyandığında başlar ve bunu hayatının ne kadar erken döneminde keşfederse onun için o kadar iyi olur.” (s.215)

“Bireyleşme sürecinde psişenin yeni bir organ geliştirdiğini söyleyebiliriz, Jung buna bir yanda “egodan farklı olan benlik” adını vermiştir, diğer yanda da “bilinçdışı”. Bu Benlik, özgürlüğün aracı, bir kural olarak ancak yılların olgunluğuyla, özgürlük bir alışkanlık haline dönüştüğünde ve insan organizmasını kendi amaçlarına uyacak şekilde biçimlendirdiğinde ortaya çıkar; tıpkı sürekli akan suyun kayanın üzerine şekiller çizmesini andırır. Bu, kişiliğin gerçekleştirilmesidir.” (s.219)

“Aziz Augustine’in sözlerini hatırlarsak: “Sev ve yapabileceğin kadarını yap.”
Sevgide ve kabulde insan kendi doğasının hiçbir yüzünü inkâr etmez.” (s.221)

“Ama benim kanatlarım böylesine uçmak için değildir.
Ancak kendi zihnimde bir şey kuvvetle ışır.
Ve aniden bir şimşek gibi gelir tatmin.
Burada yüce canlılığın kibirli fantezileri hayal kırıklığına uğratır.
Ama şimdi benim iradem ve benim arzularım,
Güneşi ve yıldızlı ateşleri hareket ettiren aynı sevgiyle
Tıpkı bir tekerlek gibi döner; sabit ve dengeli.” Dante (s.228)