Nurdan Gürbilek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nurdan Gürbilek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ara 2017

Nurdan Gürbilek - Benden Önce Bir Başkası

“Hiçbir yapıt boşluğa doğmaz; akan nehre sonradan eklenir. Bu dünya bizden önce de düşünülmüştür; bütün yapıtlar kendilerinden önceki yapıtlarla yapılmış bir konuşmanın izini taşır.” (s.10)

“Ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker.” Marx (s.11)

“İnsan bir böcek gibi aşağılandığında, bir sümüklüböcek gibi kabuğuna çekildiğinde, bir örümcek gibi yeraltı planları kurduğunda ne olur? Bağımsız, sıra dışı, başına buyruk olayım derken kendilerini yoksullarla aynı çukurda bulan okumuş yazmışlar doyuramadıkları istekleriyle, ezikliğin acısıyla, yer altı düşleriyle baş başa kaldığında ne olur? İnsancıllar’dan, İkiz’den, Beyaz Geceler’den başlayarak adım adım kurduğu yeraltı trajedisinde bu soruların cevabını arıyordu Dostoyevski. Kapitalizmin insanı bir dişliye, bir vidaya, bir piyano tuşuna dönüştürdüğünü, kendilerini yığınlardan daha soylu, daha bağımsız, daha sıra dışı sayan okumuş yazmışları yığınlarla aynı böceklik yazgısında buluşturduğunu görmüştü. Ama hâlâ kaçacak bir delik vardı. Öncelikle yeraltı.” (s.50)

“Yeterince büyümediği için kitaplara bağlanmıştır Selim; bu var. Ama kitaplara fazlasıyla bağlandığı için de büyüyememiştir; bu da var. Gerçek dünyayı kestirilemez bulduğu için kitaplara sığınmıştır; ama kitaplara sığındığı için de, “kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi” olarak kalmıştır.” (s.60)

“Büyürken hepimiz için birer dayanaktır sevdiğimiz yazarlar. Ebeveynlerimizden kaçıp sığındığımız, kendimiz seçtiğimiz için daha çok önemsediğimiz gerçek ebeveynlerimiz.” (s.62)

“Ben bugüne kadar hiçbir ıstırabımı bilinçaltına itmeyi başaramadım. Bu yüzden çok boş kaldı orası.” Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar (s.66)

“Bazen ortaya yayılmış bir dünya haritasının üzerine seni boydan boya uzanmış olarak tasarlıyorum hayalimde. O vakit bana öyle geliyor ki içinde yaşayacağım bölgeler ya senin vücudunla kapayamadığın ya da senin ulaşamadığın yerlerdir ancak.” Kafka, Babama Mektup (s.67)

“Benim içimdeki çocuk büyümedi. Yaşamadığı için büyümedi hiç.” Oğuz Atay (s.73)

“Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır barbarlıktan.” Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine (s.93)

“Her saz, asıl sesini geriye bir şeyler çağırdığı, bir çehrenin veya bir anın etrafında ölüm kaderini kırdığı zamanlar bulur.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.103)

“Eğer maziyi çok seviyorsam; ona, o güzel, büyük, muhteşem günlere bağlı isem, emin ol ki bu, ölülerin de bu toprakta ve hayatımızda bir söz hakkı olduğunu düşündüğüm içindir.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.104)

“Belki, unutulmuşu o kadar ağır ve vaatkâr kılan şey, artık erişemediğimiz, kaybolup gitmiş alışkanlıkların izinden başka bir şey değildir.” (s.106)

“Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun ya da bulunmasın, içimizdeki didişmede kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.106)

“Çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. Bu adamlar (Baudelaire, Valery, Verlaine, Mallarme, Edgar Allan Poe, Proust ve Dostoyevski’den söz ediyor) beni kendi hakikatlerime ve asli yalanlarıma götürdüler. Çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk yahut en büyük ibdâ ve ihtirasımız (eser ve icadımız), bir kelime ile, masalımızdır.” Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor, Yaşadığım Gibi (s.107)

“Bir şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister. Bunu başarana cadde isimleri kuru dalların çatırtısı gibi seslenmeli, şehir merkezindeki dar sokaklar ona günün hangi saati olduğunu dağ başındaki bir gölcüğün kesinliğiyle yansıtmalıdır.” Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk (s.118)

“Her şey, bütün hayat, ölü bir dalga gibi ayaklarınızın ucunda kırılıyor. Ve siz, kirli bir suda bir yığın çakıl taşı, yosun parçaları arasında yalnızlığınızı seyrediyorsunuz.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.120)

“Ah şu yaş meselesi, bu içimizden kendimize tuttuğumuz korkunç ayna. Hiçbir şey onun kadar zalim olamaz. Bu yamyam, bu korkunç maske hayatın her dönemecinde karşıma çıkıyor.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.120)  

“Geçmişin sahiden geçtiğini, geçmiş dediğimiz şeyin “mazi dediğimiz o uzak masal ülkesi” olduğunu söylüyordu çünkü Tanpınar. Bir şair olarak konuştuğunda yekpare bir ana dönmek istiyor, dönülemeyeceğini bilmesine rağmen o özlemle avunuyor, kendine kayıptan örülmüş bir iç kale kurmak istiyordu.” (s.128)

30 Kas 2017

Nurdan Gürbilek - Vitrinde Yaşamak

“Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla varolduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.” (s.29)

“İnsanın tanımadığı insanlara ve nesnelere bakması ya da bakıp da tanımıyor olması, başlangıçta büyük bir huzursuzluk yaratmış olmalı. Simmel bu huzursuzluğu şöyle dile getirir: İşitmeyen ama gören kişi, görmeyen ama işiten kişiden çok daha tedirgindir. Büyük şehir sosyolojisine özgü bir şey var burada. Büyük şehirde insanlar arasındaki ilişkilerin ayırt edici özelliği, gözün kulağa üstünlüğüdür.” (s.31)

“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” Yusuf Atılgan, Aylak Adam (s.32)

“Yıldızlı gökyüzünün gidilebilecek tüm yolların haritası olduğu, yolların yıldızların ışığıyla aydınlandığı o çağlar ne mutluydu. O çağlarda her şey hem yeni, hem de tanıdıktı. Serüven doluydu ama yabancı değildi insana. Dünya çok büyüktü, ama yine de eviydi insanların.çünkü insanın ruhunda yanan ateş, yıldızların ateşiyle aynı doğaya sahipti; dünya ve benlik, ışık ve ateş bütünüyle ayrı şeylerdi, ancak hiçbir zaman birbirleri için sürekli birer yabancı değildiler.” Lukacs, Roman Kuramı (s.84)

“İşçinin kaderi, tüm toplumun kaderidir.” Lukacs (s.87)

“Lukacs’a göre klasikler sağlıklı, romantikler hastalıklı, dışavurumcular iflah olmaz derecede hastalıklıdır.” (s.89)

“Yeni bir dünyanın umutlarımızdan başka habercisi yok mu?” (s.91)

19 Eyl 2017

Nurdan Gürbilek - Mağdurun Dili

“Başkasının bize bakıyor olması; başkasının yargılayan, küçük düşüren, utandıran bakışının nesnesi olduğumuzu, o halde savunmasız, kırılgan, incinebilir olduğumuzu gösterir.” Jean Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (s.16)

“Yaşam yaşamdır, karekökü almak değil.” Dostoyevski (s.35)

“Vagonlar gibi geçiyor kelimeler, ve yalnız geçişlerini seyrediyorsun. Kimler var içinde? Umrunda değil.” Cemil Meriç (s.79)

“Aylak Adam: Küçük kumarlarınız vardır... Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem de kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok.
Eviyle işi arasında gidip gelen insanları, romanda sık sık tekrarlanan deyişle elipaketlileri, onların ikiyüzlü ve tekdüze, sıkıcı ve sahte yaşamını, özellikle de orta sınıfın yapay huzurunu hedef alır suçlama. İnsanlar rahattırlar, kolay olanı seçmişlerdir, gösterişe önem veriyor, yapmacık davranıyor, başta kendileri olmak üzere herkesi kandırıyorlardır.” (s.126)

“Cehennem ötekilerdir. Bunu söylerken bizim ötekilerle ilişkilerimizin hep zehirlenmiş, yasaklanmış ilişkiler olduğunu söylediğimi sandılar. Oysa bambaşka bir şeydi söylemek istediğim. Eğer ötekiyle olan ilişkilerimiz kısıtlayıcı, kusurluysa, o zaman öteki cehennem olabilir. Niçin, çünkü kendimizle ilgili en önemli olan şey, kendimizi tanımamızdır. Kendimle ilgili ne söylersem söyleyeyim, hep ötekinin yargısı işe karışır, ne hissedersem edeyim, ötekinin yargısı vardır. Eğer ilişkilerim kötüyse, tümden ötekinin egemenliği altında kalırım ve o zaman gerçekten cehennemdeyimdir. Dünyada cehennemi yaşayan birçok insan var, çünkü fazlasıyla başkalarına bağımlılar. Başkalarıyla ilişkimiz olmaması anlamına gelmez bu. Sadece başkalarının bizim için ne denli önemli olduğunu gösterir.” Jean Paul Sartre (s.137)

“Olanaksızlık taştan bir duvar demektir.” Dostoyevski (s.153)

“Sıradan insanın sıra dışı olana hınç duyduğundan söz ediyordu Nietzsche. Doğru, ama sıra dışı olmanın, büyük tutkuların, güçlü beklentilerin problemsiz olduğunu kim söyleyebilir? Nietzsche için bir yanda küçük erdemlerle avunan uysal sürü insanı, bir karınca sürüsü ya da bit olmaktan öteye geçemeyen büyük çoğunluk, kendi deyişiyle, “o sıradanlar, o lüzumsuzlar, o fazlalıklar” vardı. Diğer yandaysa kendi erdemini kendi bulmuş, bağımsız, güçlü, kendine yeterli özgür ruhlar.” (s.171)

3 Tem 2017

Nurdan Gürbilek - Sessizin Payı

“Sanat ilhamını bazen doğrudan hayattan alır.” (s.21)

“Savaş ve Barış’ta Tolstoy sorar: Milyonlarca insanın yüce idealler uğruna düpedüz cinayet işlediği bir dünyada kim adaletten söz edebilir?” (s.24)

“Doğru hayat gerçekten mümkün mü? Yoksa yanlış hayat doğru yaşanamaz iddiasıyla mı yetineceğiz?” Adorno, Ahlak Felsefesinin Sorunları (s.45)

“Mutluluk, romantik heyecanların durulduğu yerde başlar.” Tolstoy (s.49)

“İnsan kendi yaşamını doğru bir varoluşun çelimsiz ve kırılgan imgesine uygun olarak kurmaya çabalarken, imgenin hem kırılganlığını hem de hiçbir zaman gerçek yaşamın yerini tutamayacağını aklından çıkarmaması gerekir. Aksi takdirde insanın başkalarından daha doğru bir hayat sürdüğü iddiası kişinin özel çıkarını gizleyen bir ideolojiye dönüşür.” Adorno (s.57)

24 May 2017

Nurdan Gürbilek - Yer Değiştiren Gölge

“Herkesin hayatında adeta sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır: Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünyayla bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan bir şeyler kalır: Birinin yüz ifadesi, bir eşyanın ayrıntısı, merkezinde bunların durduğu bir an, bir sahne. Belirsizliğin içinde birden çakan bir sahne, nerede görüldüğü çıkarılamayan bir nesnenin anlık görünüşü, kendine gelen kişi için geçmiş yaşantının özeti oluverir birden. Bugünün duygusu; insanın geçmiş yaşantıyı sevinçle mi, utançla mı, sıkıntıyla mı, suçluluk duyarak mı hatırlayacağı da bu sahneye bağlı değil midir?” (s.9)

“Geçmişe bakmak, onun dönüp bize bakması demek değildir her zaman. Yüzümüzü geçmişe dönmek, onun yüzünü bize dönmesi anlamına gelmeyebilir.” (s.13)

“Şu soruyu sormuştu Tanpınar: Neden geçmiş bizi bir kuyu gibi çekiyor? Nerede olduğunu hatırlayamadığım bir yerde Nietzsche söylemişti sanırım: İnsan bir kuyuya bakarsa, kuyu da ona bakar. Suyu çekilmiş, kurumuş bir kuyu olmalı Nietzsche’ninki. Tanpınar’ın kuyusunun dibinde ise hep bir su birikintisi vardır; tıpkı bir ayna gibi, bakana kendi yüzünü yansıtır.” (s.15)

“Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir der Tanpınar. Demek ki, o da kendi başına bir varlık değil, hatıraların içimizde konuşmasına izin veren bir zemindir.” (s.23)

“Beyhude hatırlıyoruz, bu hiç olmamış şeyleri.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.26)

“Düşünmekten, yaşamaya fırsat bulamamış.” (s.30)

“İçindeki çocuk da yaşamadığı için büyümemiştir. Kendine bir hayat kuramamış, sahte olurum ya da kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamamış, bir kere böyle düşündüğü için başka türlü düşünememiş, sırf öyle söylediği için bütün hayatını kelimeler uğruna harcamıştır.” (s.31)

“Dışarıda yağmur yağıyor, sen yağmurun dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş hüzün, sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. Mevsimlerin değiştiğini gözden kaçırmamalısın, mevsimleri ve insanları birbirine karıştırmamalısın.” (s.32)

“Gerçeklere yabancılığı, sahteliğe dayanamayışı, sözünün eri olması, her söyleneni ciddiye alması, Dostoyevski’yle Dostoyevski, Gorki’yle Gorki olması, inançlarından taviz vermemesiyle, yetişkinlerin dünyasında yaşamayı bir türlü öğrenememiş bir çocuk gibidir Selim; bir yere tutunmak için boş yere çırpınan inanç, büyük ve güzel şeyler yaratma umudu, çocuğun kırılmamış iradesi; kırılmaktan, kirlenmekten duyulan korkudur. Sıkıntılarına ancak romantik oldukları sürece katlanabilir, insanlarla ancak onlara inandığı sürece birlikte olabilir.” (s.37)

“Buraya konuşmak için geldim. Bütün mesele kelimelerse, kelimelerle istediğim gibi oynayacağım. Kelimelerle yeni bir akıl kuracağım.” Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar (s.38)

“Gündelik şeyler beni boğuyor. Halbuki içimde başka susuzluklar var.” Ahmet Hamdi Tanpınar (s.50)

“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” Yusuf Atılgan, Aylak Adam (s.59)

“Bir yapıt yaratmak, büyük bir iş başarmak, iyi, dolu, güzel bir yaşam yaşamasını bilmiş olmaktan daha önemli sayılabilir mi hiç?” Bilge Karasu, Gece (s.102)

8 May 2017

Nurdan Gürbilek - Ev Ödevi

“Ne olurdu bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı şeyleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Kendime söyleyecek söz bırakmadım.” Oğuz Atay, Tutunamayanlar (s.15)

“Her gün açıklanamayanlar biraz daha artıyor. Tarifi güç bir yorgunluk geliyor üstüme.” Oğuz Atay, Tutunamayanlar (s.15)

“Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor... Bütünüyle unutulmak gibi acıklı bir oyuna kimsenin yüreği dayanmıyor, der Turgut. Çünkü anlatamayan insan dile getiremediği öfkesiyle baş başa kalır, çünkü anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürür insanı. Çünkü anlatamamak yalnızlık demektir.” Oğuz Atay, Tutunamayanlar (s.16)

“İçimde hâlâ kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayatın olması garip.” (s.33)

“Rüzgar, toz, rüzgar. Yine de masallar, çatılardan çok daha iyi bi korunak unutuluşa karşı.” John Berger (s.37)

“Bir yastan söz edeceksek eğer, sese dayalı bir dünyadan sözcüklerin dünyasına geçişin yası bu. Bir sesi yitirip sözcüklere mahkum olmanın yası.” (s.43)

“Gözlerimi kapasam, karanlıkta kalırsın.” Latife Tekin (s.53)

“Mümkün olabilse de doğuştan gelen mutluluğunu, sadeliğini, saflığını yitirmiş dilbazlar dünyanın bir tarafında, masum, sessiz insanlar da ayrı bir köşesinde ömür sürseler.” Latife Tekin (s.55)

“Gaston Bachelard Mekânın Poetikası’nda evi bir mutluluk mekanı olarak tarif etmişti. Sahip olduğumuz, rakip güçlere karşı savunduğumuz, bizi daima kendine çeken bu mekâna ait imgeleri, bu imgelerin düşsel değerini inceliyordu. Evin düş kuran çocuk için koruyucu sınırlar oluşturduğundan, anıların ve düşlerin barınağı olduğundan söz ediyordu. En çok da ışık imgesinden yola çıkmıştı. Evden dışarıya sızan, evi gören bir varlığa, bir göze dönüştüren ışık: Penceredeki ışık, evin gözüdür.” (s.61)

“Dışarıda karanlıktayızdır, evdeyse ışık vardır.” (s.62)

“Geceye açılmış bir gözdür ev. Görür, geceler, gözetler.” Bachelard (s.62)

“Her çocuk er geç aynı şeyi yaşar. Bir zaman gelir, onun için ev olmaktan çıkar ev. Ne erken çocuklukta olduğu gibi keşfedilecek bir dıştır artık, ne de dış dünyaya karşı sığınılacak bir iç. Tam olarak ne zaman yaşarız bunu: Evin dışarıya karşı bir sığınak olduğu kadar bir engel de olduğunu fark ettiğimiz an mı? Evin geçici, ana babamızın güçsüz,ölümlü olduğunu sezdiğimiz an mı? Yoksa evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda büyük bir iç sıkıntısı da verdiğiniz, bir iç dünyası olmanın bedelinin bu iç sıkıntısı olduğunu fark ettiğimiz an mı?
Bu duygunun zamanı, yoğunluğu, katlanılabilirliği, evden eve çocuktan çocuğa değişir kuşkusuz. Tek bir şey dışında: Ömür boyu bize eşlik eden mutluluk imgelerimizin olduğu kadar, kurtulmak için hep çaba harcayacağımız korkularımızın, dağıtmak için her yolu denediğimiz iç sıkıntımızın da kaynağı, kaynağı değilse bile ilk sahnesi burası. Evden söz edeceksek mutlaka buraya, bu mutluluk mekânının arka bahçesine, birçok düşün olduğu gibi birçok şiirin, öykünün, romanın da imgelerini topladığı bu arka bahçeye uğramamız şart.” (s.63)

“Pazar gününün cumadan bakıldığında sonsuz bir mutluluk imgesi olarak göründüğünden söz etmişti bir arkadaşım. Asıl mutluluk diyordu, cumanın kendisinde, yani mutluluğun görülebilir olduğu yerde. Pazarın ışığı oraya vurmuştur. Bu yüzden Cuma parıldar, ışır; pazarın kendisiyse söner.” (s.69)

“Nedir Pazar öğleden sonralarını çocuk için katlanılması zor bir sıkıntının sahnesi kılan? Psikanalitik bakış çocuğun sıkıntısını “bir şeylerin başlatıldığı ancak hiçbir şeyin gerçekleşmediği o donuk beklenti durumu”yla açıklar.” (s.69)

“Bizde en çok sıkıntı uyandıran anlar yalnız olduğunuz anlardan çok, başkalarının yanında kendimizi yalnız hissettiğimiz anlar değil mi? Oyun arkadaşı bulamadığımız anlardan çok, oyun arkadaşlarımızla birlikteyken sıkıldığımız anlar? Bir şeylerin olmasını beklediğimiz, bu şeylerin bir türlü gerçekleşmediği anlar. Çağrı var, çağıran var, çağrıldığımız yerde bekliyoruz, ama hiçbir şey olmuyor. Uzunca bir süre görmediğimiz, zihnimizde uyarıcı bir imgeye dönüştürdüğümüz biriyle buluştuğumuzda ne çok yaşamışızdır: yanlış yer, yanlış zaman, yanlış insan. Sizi yanılttığı için karşınızdakine, yanlış şeye umut bağladığınız için kendinize duyduğunuz öfkeyi bastırdığınızda tek bir duygu kalır geriye: Sıkıntı. Bir şeyler başlamış ama hiçbir şey gerçekleşmiyor.” (s.70)

“Gitmek ya da kalmak: Evin bize dayattığı –yoksa bağışladığı mı demeliydim bir ikilem bu. Walter Benjamin’in Geri Dön Her Şey Affedildi adlı fragmanından şu satırlar: Tıpkı barfiksde büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk er ya da geç kendi payına düşecekkaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız, sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.” (s.75)

“O kristale yakından baktığımda,gitmek yönündeki tercihlerimiz, sevdiklerimize zalimce gelebilecek özgürlük arayışımız kadar, bazen kalmak zorunda olduğumuz için çektiğimiz sıkıntının, şu bitmek bilmeyen ev ödevlerinin de payını görüyorum. Çok sonra, işler yolunda gider, şu ödevler biterse eğer, belki bir gün bize de birisi söyler: Geri Dön Her Şey Affedildi.” (s.75)

“Bir yemişin, hamlığından kurtulması sürecini insancaya çevirirken, geçmesi gerekebilecek süreyi çok uzatıyorum; bu da, ağır kanlı bir ağaç olduğuma verilsin. Elimden ancak bu kadarı geliyor.” Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi (s.77)

“Bir zamanlar başkalarının onun için kurduğu düzenden kaçan, sonra kendi düzenini kuran kişi, şimdi o düzende rahat edemezse nereye kaçar, kaçamazsa ne yaşar? Eve olan inanç bir kere zedelendikten sonra, geri döndüğünüzde bulduğunuz yabancı, nüfuz edilmez, inatçı kütleyle birlikte yaşamak nasıl bir şey?” (s.101)